Gel teskere gel!

Gel teskere gel!

Türkiye toplumu, hafızası silinmiş ve boş hafızaya “kurucu efsane” yüklenmiş bir toplumdur.


Türkiye toplumunda “birey” olma hâli bu hafıza yapısından ötürü eksiklidir. “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi”nden beri dillerde sakız olan “yürüyün gençler, aslan gençlik”gazlaması, yeterince birey olamama hâlinin tipik ve yaygın ifadesidir. Geçmiş ile yüz yüze gelmedikçe, bütün eğitim kurumlarının duvarlarını işgal eden “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi” yerini “Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi”ne bırakmadıkça bu eksik zor kapanır.


İki haftadır Gezi’den çok şey yansıdı. Bana en anlamlı geleni “Hrant Dink Sokağı” oldu. Bu, unutturma ve unutmaya karşı “hatırlatma”nın devrimci sesiydi. Türkiye’de gerçek devrimin “hakikat”i hatırlama ile olacağına inanırım.


İnterneti, sosyal medyayı doğrudan özgürleştirici olarak tarif etmek yanıltıcı olabilir. Türkiye’de internet karşısına oturmuş “özgür beyin”lerin ezici çoğunluğu, çok yönlü bilgi kaynakları ve sosyal ağlardan özgürce beslenmekten çok, tek doğrulu “resmî siyasi ağ”kanalıyla biçimlenmektedir. Resmî siyasi ağ: Maarif eğitimi, Diyanet eğitimi, asker eğitimi ve her öğünü bunlarla doldurulmuş beslenme çantaları...


Evet, internette özgürlük var, istersen “hakikat”e dahi erişebilirsin. Ama istemek yetmez, resmî siyasi ağdan kendini kurtarabilmen gerek. Bunun için “toplumsal seferberlik”hâlinde geçmişle yüzleşmek şart.


Gezi eylemi iki haftalık bir eylem değil, çok daha önceden “ne yaptığını bilen” insanların“kışla” komedisine karşı başlattığı bir hareket. Ne zaman ki bütün gözler Gezi’ye dikildi, o zaman “mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi” sorusunun cevabı fark edildi. Bunu başkası bilmiyor muydu? “Resmâ siyasi şebeke” habersiz miydi bunlardan? İşlediği suçtan habersiz fail olur mu? Ama “tarihi saklamak” kurucu felsefenin omurgası.


Burası bir vakıf mülküydü, bir Ermeni mezarlığı ve kilise arazisiydi. İşte internetin yararı! Peki, bu gerçek niye sadece internette kalıyor, “Darbelere ve Irkçılığa Dur” diyenler dışında niçin alanların başka köşelerine, AKM cephesine yansımıyor? “Eğitim şart” diyen ve alışageldikleri gibi “asker kışladan çıksın” diye bekleyen ulusalcı ve eğitimle sakatlanmış “devrimci” hafızaların seçiciliği olabilir mi? Ermeni soykırımı ile yüzleşmeden veya Ermeni soykırımı ile yüzleşmek için “devrim” demeyenin devrimine inanmam. Yüzleşme, bu topraklar için aslında devrimdir!


Bir başka anlamlı olay da İzmir Gündoğdu Meydanı’nda yaşanıyor. Kürsüden yapılan konuşmanın bir yerinde “9 Eylül günü Yunan’ı denize döktüğümüz bu yerde” (resmî tören) cümlesi sarfedilir sarfedilmez alanın bir köşesinden “yuh” sesleri yükseliyor. Onların dışında kalan çoğunluk 9 Eylül 1922 günü İzmir’de bir tek Yunanlının kalmadığını, ama 13-19 Eylül günleri arasında yüz binden çok kadın, çocuk ve yaşlı İzmirli Hıristiyan’ın yanarak, dumandan boğularak, denize dökülerek öldüğünü biliyor muydu? Hayır.


Bugün iktidar olanlar iktidarı devraldıklarının, yani İttihatçı Cumhuriyetçilerin mirası olan bir“tarih” üzerinde oturuyorlar. Bu mirastan yerine göre ya “Yavuz”u seçiyor, ya“Çanakkale Destanı”nı okuyor ya da Ermeni mülküne oturtulmuş “Topçu Kışlası”ndan ülkeyi adeta topa tutuyorlar. Bu hak mı? Bakınız şu İslam seçiciliğine:


Çanakkale’nin başkomutanının bir Alman mareşali olduğunu hem saklıyor, ama Hıristiyan komutasında İslam askerinin şehitliği meselesini izah edemiyor!


Yavuz’un hilafeti getirmesini yeterli buluyor, kardeşlerinden yeğenlerine pek çok yakınını öldürerek yükseldiği saltanatında Alevi millete ettiği zulmü “ihmal” ediyor!


Topçu Kışlası’nı Avcı birliklerinin karargâhı sanıyor, iktidara el koymak için gelen Hareket Ordusu’nun “İslamcı-Türkçü” İttihatçı zihniyeti ile Sultan Abdülhamit’in “İslamcı” zihniyetinin Hıristiyan millete pek farklı bakmadığını görmezden geliyor!


Geçmişte yaşanan acılar bugünün olaylarında yer alanların düşünce ve değerlerinde bir anlam ifade etmiyorsa ve hatta yaşanmış vahşetler “milli kahramanlık” olarak sunuluyorsa, “renkli ve çoğulcu” ve fakat “vahşeti affeden” bir geleceğe yürünüyor demektir. Dikkat!


Vesayetin dayattığı “milli kahramanlıkla” beslenen eski toplumsal kimlik, yani “modern, laik, Atatürkçü cumhuriyet” bireyi kimliği (TC Kimliği) yerine yenisinin yürürlüğe girmesi çok gecikti. O yüzden, şu an “yaşam tarzı” sorununu da kapsayan bir “kimlik bunalımı”içindeyiz. Eski kimlik “zayiinden hükümsüz”, yeni kimlik ise “henüz” ortada yok. Eski kimlikte ısrarla direnenler, biraz da bu yeni kimliğin netleşmemiş olmasından güç alıyor.


Dün Mamak, Maltepe, Metris kışlaları toplumun başına dertti, bugün “Taksim Topçu Kışlası!” Ha eskisi, ha yenisi, yahu bu toplumun kışlalardan kurtulduğu günü göremeyecek miyiz?


Gel tezkere gel! Bitsin bu “barış ve demokrasi”ye hasret!