Hainlerin gerçek yüzü

Talat.Ulusoy - 09/10/2009 15:13:59 (684 okunma)


Hainlerin gerçek yüzü

Kuruluş dönemi dışında cumhuriyet tarihimiz, o güne kadar tanımadığımız üç iç düşmana karşı varoluş savaşı tarihidir. Bu iç düşman ya komünisttir, ya şeriatçıdır ya da Kürttür. Zaman zaman Kürtçü-komÜnist veya şeriatçı-Kürt düşmanlara da rastlanmıştır. Ama, çok partili düzene geçilirken Doktor Hikmet Kıvılcımlı'nın kurduğu Vatan Partisi'nin kapatılması için açılan davanın iddianamesinde bunu çağrıştırır bir düşman resmi çizilmek istenmişse de, şeriatçı-komunist iç düşmanımız olmamıştır.

Bencileyin resmi görüşün ve milli eğitimin talim ve terbiyesiyle yetişenlerden, iç düşmanlar hakkında belletilmiş bilgileri sorgulayanlar; Kürtlerin, komünistlerin veya şeriatçı diğer cumhuriyet düşmanlarının, yerleşmiş ferdi sıfat olarak “hainler”in, hain tanımına uymayan yüzlerini de görebilmek şansına sahip olurlar. 

Başbakan Erdoğan kongre konuşmasında, cumhuriyet tarihinin alışılmış düşmanlarından örnekler vermek için Said Nursi’nin adını anmakla cesur bir adım atmıştır. Bu cesur adım, “belletilmiş düşmanlar”ın her birinin her cepheden tanınması için, “belletilmiş bilgi” esaretinden kurtulup, hakikatin çoğul cephelerine yelken açılması için de bir ilk adım olabilmelidir. Yoksa, bu güzelim adımı, “şu ve şu isimler eksik kalmış” ya da “şu isimler şu ismi anmak için kullanılıyor” canbazlığıyla “100 Türk Büyüğü” batağına sürüklemek işten bile değil. 

Naçizane ben, öğrendiğim kimi güven veren bilgilerin belletilenlerden çok farklı olduğunu görünce, bunu sizlerle paylaşmak zorunda olduğumu hissettim. Paylaşacağım, bu “hain”lerden birinin, Said Nursi’nin, görebildiğim farklı yönlerinin resmidir. Bu resim, ansklopedik kuruluk ötesinde, Şerif Mardin’in “Bediüzzaman Said Nursi Olayı” (bundan böyle BSNO) adlı kitabı (İletişim Yayıncılık, Ekim 1992) ve zengin referanslarının çok azıyla renklendirilebilmiştir.

Şeriatçı bir Kürt olmakla ve hatta Şeyh Sait isyanına karıştığı iddiasıyla yargılanmak ve sürülmekle birlikte, o günlerden bu günlere Kürt kelimesini ağıza almaktan daima imtina ettiğimizden midir nedir, sadece şeriatçı bir iç-düşman olarak ünlenmiştir. Otuzlu yaşlarında ilk kez İstanbul’a vardığında Türkçe bilmeyen Nursi’nin, cemaati içinde bile aslını telaffuzdan sakınılması dikkate değerdir ve öğrenilmiş ulusçu korkuların derin etkisine bir ölçü olabilir belki.

“Has dur!” komutuyla esas duruşa geçecek bir kişilik yapısında olmayan Said Nursi, emsallerine gore farklı zekası ve elli yaşına varasıya sürdüregeldiği yoğun çabasıyla derinleştirdiği İslami kültürünü Devlet ve Diyanet hizmetine terketmemekle; hain bir Kürt olmanın yanında, bir de Cumhuriyet düşmanı, “mürteci” damgasını yemiştir. Gerçekten öyle midir? Devletin ya da bir devletlinin damgası yeter mi? Yoksa. toplumsal ilerlemeyi reddediyor olmanın ölçütleri var mıdır, ki vardır, öyleyse bu ölçütlerle yargıya varmak gerekmez mi?

Medrese eğitimini tamaladıktan sonra, kendini yoğun olarak pozitif bilimlere yönelten Nursi, “…bir yandan gelenekçi konumun korurken onunla aynı zamanda gerçekleştirmesi gereken felsefi sıçramanın stratejik anlamdaki odak noktasını, Allah’ın tabiattaki etkinliği anlayışı”nı oluşturdu (bkz. BSNO s.331). “Tabiat sisteminin materyalizmde görülen” merkezi önemine Said-I Nursi’nin düşüncelerinde de yansıma bulduğuna atıfla Ş.Mardin şöyle devam ediyor: “…ama bir önemli farkla: Said Nursi’nin düşüncesinde, tabiat yasalarının tartışılmaz yaratıcısı olarak görülen, ‘madde’ değil Allah’tır. Said Nursi’nin tabiat problemine ilişkin düşünceleri, günümüz Nurcularının bu sistemi çağdaş bir yaklaşımla ele almalarına yardımcı olmuştur.”(BSNO s.66) Burada toplumsal ilerlemeyi reddeden bir profil göremiyorum ben. 

Positivist, materialist, laik, ateist meslek ve meşreplerden olup da, ben dahil, niyet ve samimiyet okumada uzmanlaşmışların, meseleye sınırlı satırlarla ifade edilen bu noktadan başlayarak derinlemesine bakmaya çalışmalarını öneririm. Demokratik açılımın ayaklarının sağlam yerlere basması için gerek şart, bütün “resmi hainler”in; yani komunistlerin, Kürtlerin ve inanç özgürlüğü için direnenlerin yekdiğeri hakkında bellediklerini aşıp birbirlerini iyi anlama çabasında ısrarlı olmaları ve “düşman yaratarak siyaset” dönemine son diyebilmelidir.

Böyle bir çabaya kalkışınca neyi farkettim biliyor musunuz? Said Nursi’nin hayatında, sürgün ve hapislerle şiddete maruz bırakılmasına rağmen, şiddet yok. Sonra, imanını diyanet memuriyetiyle maddeye de tahvil etmiyor. O inancını, kültürünü yaşatmak ve geliştirmek uğruna, her tür devlet baskısına boyun eğmeyerek cumhuriyet tarihinin önemli bir direniş örneğini sunuyor.

Son söz: Hiçbir zaman bir hain olmadı ama, Said Nursi bence bir “sivil itaatsizlik” örneği!