Haramzade haramiler!

Haramzade haramiler!

Kütahya türküleri ayrı güzeldir: “Ben kendimi gülün dibinde buldum”, “Elif dedim, be dedim”, “Kütahya’nın pınarları akışır” akla ilk geliveren, dile takılanlardandır.


Kütahyalı Gomidas
’ın müziği hangi pınardan içtiğini bu türküleri dinleyen anlar. Onu 1915’te yurdundan süren ve ona hayatı zindan edenler, Cumhuriyet’te Macar Béla Bartók’u davet eder Anadolu türkülerinden “müzik” devşirsin diye. Oysa Ermeni yurttaş Gomidas o işi çoktan yapmış; Anadolu ezgilerini derleyip harmanlamıştır bile.

Ermenileri “İttihatçı eşkıya”lara vermeyen Mutasarrıf Faik Ali Bey 1919’da Kütahya’dan memleketi Diyarbakır’a vali olarak giderken tüm Kütahyalı Ermenilere seslenen bir mektupta, günümüz diliyle kısaca şöyle seslenir:


“...Sizi toplu kırım felaketzedesi olmaktan korumayı bir resmî görev ve bir insanlık görevi kabul ederek çalıştığım zaman Kütahya’nın ... İslam halkı tümüyle benimle aynı düşünce ve duyguda bulunmuş ve hatta başka vilayet ve sancaklardan o selin önünde düşe kalka topraklarınıza sığınan sınırsız sayıdaki Ermeni ailelerine konukseverlik göstermişti. Yerli yabancı hepiniz malınızın, canınızın, ırzınızın kesin olarak korunduğunu gördünüz. İşte bunu unutmamak en büyük görevinizdir.

Faik Ali Bey yaptığının sadece bir “insanlık görevi” olduğunu belirtip kendine yontmakla yetinmiyor, “devlet görevi”nin de böyle davranmayı gerektirdiğinin altını çiziyor. Görülüyor ki bu memlekette sadece “İttihatçı eşkıya” zihniyeti hâkim değilmiş! Devamla;

Hayır, unutmamak yetmez. Bütün o felaket olayının milletin kastı ve işi değil, ancak bazı haram yemiş vatan haramilerinin eseri cinayetler olduğunu ve Türk vatandaşlarınızın o suçlardan yüz çevirdiği ve uzak olduğunu uygarlık dünyasına ve insanlığa en gür sesinizle ilan etmek de büyük vicdan borcunuzdur.

Faik Ali Bey 1915’te yaşanan felaketin canlı tanığı. İttihatçıları çok iyi tanıyor ve tanımlıyor: Haram yemiş vatan haramileri! Kütahyalıların o haramzadelere yüz vermediğini dünyaya haykırılmasını istiyor.


“... Birkaç yüz kişinin yaptığı iş olan o Ermeni olayından da bütün bir toplumun milyonlarca masum fertleri sorumlu tutulmak ve rencide edilmek istenilirse,... ilahi ve insani adalet bundan üzüntü duyar ve incinir.

Bugün “Ermeni Soykırımı” denince “Türkler, Müslümanlar öyle şey yapmaz” diye ortaya atılanlar, Faik Ali Bey’in son sözlerini bir daha okuyun: Birkaç yüz veya bin kadar “haram yemiş vatan haramileri” ile yetmiş milyonu aynı kefeye koymaya, suça ortak gibi göstermeye hakkınız var mı? Memleketin başına açtıkları Çanakkale ve Sarıkamış felaketlerini sadece “şehitler”i anarak geçiştirmeye, böylece EnverTalatCemal ve suç ortaklarını “kahraman”laştırıp aklamaya hakkınız yok! Onlar tarih kitaplarında bütün zulümleriyle bilinmelidir.


KÜTAHYA’YA PAŞA GELDİ

Faik Ali Bey ayrıldıktan sonra, 6 Ağustos 1920’de M. Kemal Paşa gelir Kütahya’ya ve o da bir mektup bırakır halka iletilmek üzere yeni mutasarrıfa. Sadeleşmiş özeti şöyledir:


“... Kütahya’yı da ziyaret eden heyetimiz, burada gördüğü cömert ve güven veren samimi ve yüce gösterilerden dolayı fevkalade onurlu ve sevinçlidir. Vatansever Kütahya halkının mali fedakârlığı, maddi ve manevi içten gayretleri ve çabalarıyla beş on gün içinde donatılmış ve hazır edilen binlerce mevcuda varan askerî kıtaları giriştiğimiz dinî, millî, vatanî mücadelede zafere erişmemizi sağlayacak kahraman bir zümrenin fedakârlığının isbatı olacağından eminiz... Kütahya halkının öğünç veren yardımlarından dolayı hissettiğimiz şükranı, Büyük Millet Meclisi namına beyan ile arz-ı veda eder ve iş bu öğünç veren duygularımızı aynen bütün halka bildirilmesini rica ederiz.

Burada da bir “kahramanlık”tan söz edilmektedir, ama bu beş yıl önce Ermeni Kütahyalıları eşkıyaya vermemek için gösterilen kahramanlık değildir. İttihatçılar için o davranış bir “ihanet”tir ve o “ihanet”ten hiç söz edilmez.

M. Kemal’in “övgü dolu” mektubuna rağmen Kütahya, 1922’de de Ermeni ve Rumları vermek istemez. Mutasarrıf İbrahim, Belediye Reisi Hüseyin Hüsnü, Müftü Osman, Ticaret Odası Reisi Emir, ulemadan Hacımüezzin oğlu Mehmet, Sultan dergâhı postnişini Nuri ve şehrin diğer ileri gelenleri öne düşer ve İzmir ile beraber Kütahya’nın “çok dilli, çok dinli” bir Osmanlı “özerk bölge”si olmasını isterler. Bu insani istek de İttihatçı nazarında “ihanet” olarak tanımlanır.

Kurtuluş”tan sonra Kütahya’da Ermeni bırakılmadığı gibi, barış içinde birlikte yaşamak isteyen Müslümanlar da “vatan haini” ilan edilirler ve kimi asılır, kimi memleketten sürülür.

O günden bu yana bu memlekette “kahraman” ve “hain” sıfatları yanlış yerlerde ve bolca kullanılır olmuştur. Hele 1980 askerî darbesinin ardından “hain” ilan edilen ve vatandaşlıktan çıkarılanların çokluğunu düşünürseniz...

İttihatçı zihniyet genellikle “kahraman-hain” hamaseti üstünde saltanat sürer. Yüzleşmek, bu saltanata son vermektir.

Kütahya türküleriyle girdik, yine öyle bitirelim:


Duman vardır Güzel İzmir başında
Arzum kaldı toprağında taşında
Bir ben değil cihan âlem peşinde
Ben korkmam ölümden er geç yolumdur
Ele düğün bayram bize zulümdür.

Kütahya kader arkadaşı İzmir’in yanışını görmüştür de, öyle yakılmıştır bu türkü sanki!