Köşküm var körfeze karşı


Köşküm var körfeze karşı

Mübadele”nin, yani “insan değiş tokuşu”nun, yani “al Hıristiyan’ıver İslam’ı” anlaşmasının doksanıncı yılı. İttihatçı Cumhuriyet’in 29 Ekim’de resmen kuruluşundan önce, 30 Ocak 1923’te imzalanan bir anlaşmaya dayanarak yapılır bu “insan alışverişi”.

Balkan Harbi patlamasa belki de yüzüncü yılını “kutlamak”ta (!) olacağımız “mübadele”, İttihat ve Terakki’nin 1913’te iktidarı zorla ele geçirdikten sonra ilk yapmak istediği işlerden biridir. Nitekim Cumhuriyet kurucuları da resmî kuruluş ilanından (29 Ekim) önce bu “büyük düş”ü gerçekleştirmeye girişirler ve Anadolu “Hıristiyan” unsurlardan arındırılır.

Bu yaka”da mübadele genellikle “hasretli” çağrışımlarla anılır. Gülcemal vapuru hatırlanır, Hüseyni makamından “Köşküm var deryaya karşı” türküsü geçilir, “ata toprakları”na geziler düzenlenir. Silinen hafızalara “hakikat”in geri çağrılmasına kapı aralamak bakımından bunlar güzel şeyler.

Karşı yaka”ya gidenler çok acılar yaşar, çoğu Türkçeden gayrı dil bilmediğinden aşağılanır, “Türk tohumu” diye çağrılır, acılarına “rebetiko” yakarlar. Anadolu’ya gelenler de dilleri ve “ağız”larıyla aşağılanır, acılarını içlerine akıtırlar, ama yeni türkü yakmaz, çokluk eski türküleri çığırırlar.

Zalim ve ettiği zulüm, çocukların “başı belaya girmesin” diye pek anlatılmaz ve Türkiye toplumunda resmî “hafıza silme” çabalarına, böyle bir “insani” katkı da vardır. Oysa mübadil torunları atalarının “anavatan”a gelince yaşadıklarını bilse “yüzleşme”ye çok önemli katkıları olur.

Her bir mübadilin “hayatı roman”dır. Bırakınız “köşk”e yerleşmeyi, başlarını sokacak bir yer bulma, yani “iskân” konusunda yaşananlar, “devletin malı deniz(!)” dizisi olur. O günlerin gazetelerinden 7 Şubat 1923 tarihli Ahenk’ten aktardığım sadeleştirip kısaltılmış bir haberde (Kardeşlerimizi İyi Düşünelim) başa gelecekler görülüyor ve uyarılıyor:

... Yunanistan’daki kardeşlerimizin bugün yarın anavatana kavuşmaları durumu artık bir sürpriz olarak karşılanmamalı... Bunları kucaklamak, bunların bugün ve yarınlarını sağlama bağlamak gerekir... Bu yön üzerinde çok durarak, çok düşünerek hareket zorunluluğu vardır... Bu basit bir şey değildir...

 


GANİMET MALLAR

Mübadele 1 Mayıs’ta başlayacaktır. İzmir ve artalanında zaten hemen hiç Hıristiyan kalmamış, 1923’e varmadan hayatta kalanlar adalara ve Yunanistan’a zorla gönderilmiştir ve dolayısıyla onlardan kalan çok miktarda “emval-i metruke” (terk edilmiş mallar) vardır, ama, daha mübadiller gelmeden bu “ganimet” malları “kapışılmış”tır!

Tütüncüye bağ, bağcıya tarla, ormancıya balıkçı köyü verildiği hikâyeleri çoktur. Peki, yıllarca bir şey alamayan, ortada kalanlar var mıdır? Onların hikâyelerinden biri şöyle:

... Yüksek bir halkçılık düşüncesinden esinlenerek memurların başvuruda bulunanlara güzellikle davranmalarını çeşitli genelgelerle üstelemiş olan muhterem Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya beyefendinin ilgisine” diyerek 10 Haziran 1929 tarihli Anadolu gazetesi, “Bir Hak Sahibi Kovulur mu?” başlıklı haberde bir olay aktarıyor:

Şikâyetçi Halil Demir’in ifadesine göre “şimdiye kadar” kendisine bir “ev bulunamamış”tır.

Bir seneden beri yaptırmakta olduğu araştırmalar sonucunda... Yavru sokağında 2 numaralı evin hakkı olmayanlarca işgal edildiğini meydana çıkarmış ve ev kendisine tahsis edilmiştir.


Haksız işgalden çıkarılmaya çalışılınca evdeki şahıs evin kendine verildiğine dair kararı göstermiş ise de yapılan incelemede bu kararın sahte olduğu anlaşılmış
(tır)...

Halil Demir Efendi bir dilekçe ile Vali yardımcılığına başvurarak “kararın sahteliği ortaya çıkmış olduğundan evin bir an önce boşaltılması ile kendisine verilmesini...” ister ve “huzur”dan kovulur. Kim bilir hangi arkası kalın “devletli”ye tosladığını!

Mübadele anlaşmasının üstünden tam altı yıl geçmiş! Alıntı iktidara biraz mesafeli gazetelerden değil,Anadolu gibi göbeğinden “İttihatçı ve Halkçı” bir gazetedendir. Yani, ”Yüksek Halkçılık” düşüncesine göre bile “mızrak çuvala sığacak” gibi değildir.

Üstelik Anadolu iki ay önce verdiği “İskân esas kayıt defterlerinde bazı tahrifat yapıldığı meydana çıkarıldı” haberiyle sorunun “devletli”ler ile “mübadil”ler arasında olduğunu da ortaya koymak zorunda kalmıştır:

... Yapılan incelemeler; memurların kayıtlar üzerinde değişiklikler yapmış olduğunu göstermiştir. Fakat değişiklik şimdi değil, bundan çok önce yapılmıştır...” (Anadolu, 2.4.1929)

Tapu delinmiştir” bir kere. Her biri ayrı bir yazı konusu olacak “yolsuzluk” hikâyeleriyle doludur 1936 yılına kadar gazeteler. Tapu kayıtlarının niye halktan gizlendiğine, Ermeni “emval”inin yanı sıra bu “geçmiş hikâyeleri”ni de ekleyin lütfen.

Bitirirken, İzmir’de Atatürk’e “tahsis” edilen Ermeni halı tüccarı Takfor’a ait Kordon’daki “köşk” hakkında bir not: “Atatürk 1930-1934 yılları arasında İzmir’e her gelişinde hep bu (Takfor’un) evde kalmıştır... Atatürk’ün vefatı üzerine, ev kız kardeşi Makbule Baysan’a veraset yoluyla intikal etmiştir. 25 Eylül 1940'ta İzmir Belediyesi binayı müze yapmak üzere istimlâk etmiştir.” (http://www.kultur.gov.tr/izmir ataturk-muzesi)

Ulu Önder” Ermeni Hamparsumyan’ın “metruk” hanında İktisat Kongresi yaparken de bu “köşk”te kalırdı...