NAZIM HİKMET ‘in ORTAÇAĞI


NAZIM HİKMET ‘in ORTAÇAĞI

Anasının Nazım’ı doğurduğu tarih 15 Kasım 1900, ama babasının kütüğe yazdırması iki ay sonra: 15 Ocak 1901. Nazım Hikmet’in doğduğu günden daha önemlisi yaşadığı çağ bence. Her ülkenin tarihsel devirleri kendine özgüdür, farklıdır. Nazım Türkiye’de Yakın Çağ’da doğmuş, Türkiye’de Orta Çağ zindanlarında yaşamış ve ölmüştür. Çünkü Türkiye, İttihatçılar eliyle Aydınlanma Çağı’ndan Orta Çağ’a  geriletilmiş bir ülkedir. Orta Çağ’ın alaca karanlığına haksızlık ettiğimi bile bile bu benzeştirmeyi yapıyorum.

Tarihin tekerleği geriye dönmez değil mi? Eğer tarihsel devirleri takvime bakarak değil de, yüklenen özelliklerine göre değerlendirirsek; Osmanlı milletlerinin Tanzimat’tan 1913 İttihatçı Babı Ali Baskını’na kadar geçen sürede, adalet ve eşitlik alanındaki kazanımları, siyasi özgürlük ve toplumsal zenginlikteki ilerlemeleri ile, 1913’ten günümüze kadar geçen süredeki siyasi yoksullaşması arasında uçurum olduğunu görürüz. Eğer tarih şablona göre değil de, somut durumun somut tahliline göre değerlendirilecekse, söylediklerim tarihsel materyalizmi ters yüz etmez, etse etse insanı “tarihsel determinizm”e esaretten kurtarır.

İttihatçı “milli eğitim” ile zihinlere işlenen “determinist doğru”lar vardır. Sadece insana vergi olan akla, yine insan eliyle geçirilen zincirlerdir bu doğrular: Bir, tarih bir cetveldir; iki, on santim dokuzdan ileriye yazıldığına göre 1923 de 1909’dan ileridir; üç, eğer şiddet bu tarih cetveline uygunsa ileridir, iyidir!.. İttihatçı eğitim bu üç temel ilkenin hem bilimsel ve hem determinist (!) akılcılığıyla ile büyülediği nesillere “doğru”larını kolaylıkla kabul ettirir. Özellikle “ulu kişiler hakkındaki doğru”lar hiç sorgulanmaz, ayıptır, hatta herkesin dinince günahtır. Kadere karşı gelinmez!

Tarihsel doğrulara bir örnek: Osmanlı’da askerlerden başka okumuş adam, yani münevver, yani aydın dediğimiz insan yoktu. En başta Ulu Önder, ondan sonra Milli Şef çok okumuş adamlardı ve çok ileri düşüncelerin sahipleriydiler. Böyle insanlar sayesinde kılıç ile kitap tek elde buluştu ve bizleri cumhuriyet gibi ileri bir düzene kavuşturdu. Bütün devrimler böyle öncüler sayesinde olur. Cumhuriyetin sözlükteki tanımı ile, bizde adı Cumhuriyet olan İttihatçı-darbeci  düzenin aynı şey olup olmadığını sorgulamak, kadere karşı gelmektir, ilerici ve devrimci bir tutum değildir.

Sanki ispatlamaya gerek varmış gibi, bu “çok okumuş asker” efsanesini ispatlamak için “bilimsel” çalışmalar bile var! Ulu Önder’in okuduğu kitap sayısı ya 3937, ya 3397 ya da bir eksik, iki artık. Bir de hangi kitabı nerede okuduğu konusunda da, örneğin Çalıkuşu romanını 1915’te Çanakkale  siperlerinde okudu gibi! Çalıkuşu Çanakkale’den sonra değil mi, allahaşkına!

Doğrulara ikinci örnek: Ulu Önder  Cumhuriyet’i demokrasi ile taçlandırmayı ve düşünce özgürlüğü ile canlandırmayı “mutlaka” çok istiyordu.  Ama toplum buna hazır değildi!

Demokrasi seçme ve yerleştirme sınavı mıdır, demokrasiye hazırlık kursları mı vardır? Her mahallede bu kurslar açılmıştır da, millet mi gitmemiştir? Yoksa Nazım, demokrasi sınavlarında çaktığı için mi zindanlara atılmıştır? Hayır, Nazım iyidir, “Kurtuluş Savaşı Destanı”nı yazmıştır, Atatürkçü’dür, ulusalcıdır! İyi de niye yıllarca zindanlarda tutulmuştur? Sorgulamak yok. Sorgulamak dini inancı zayıflatır!

“İçişleri Bakanlığı tarafından, polis müdüriyeti aracılığıyla dikkati çekilen İstanbul Savcılığı, şair Nazım Hikmet bey aleyhinde, şiirlerinde komünizm propagandası yaptığı suçlamasıyla dava açmıştır.

Nazım Hikmet bey, bugünkü Türkiye’nin az olan şairlerinden biridir ve büyük bir şairdir. Sanatı, düşüncesi ve kalbi çok yüksek olan bu gencin şiirlerini heyecansız okumağa imkan yoktur. İtiraf etmek gerekir ki, Nazım Hikmet’in eserleri bir komünist propagandasından ibaret olsaydı, onlardan bu heyecanı duymak güç olurdu.

Düşünce ve düşünceyi yayma özgürlüğünün sınırlandırılmasından çıkacak zarar, aşırıya kaçmasından doğabilecek sakıncalardan daha kabul edilebilirdir. Bunun için düşünce alanında yapılacak uygulamanın amacını ve yararını biz bir türlü anlayamıyoruz. Bir düşüncenin baskısı düşünce alanına olsa olsa güç verebilir. Hiçbir inanç hapis korkusuyla durdurulamamıştır.

Nazım Hikmet’in şiirlerini asırlarca sonra, yine zevkle okuyacaklarına şüphe olmayan çocuklarımız, bu büyük şairin ülküsünü özgürlüğüyle ödediğini öğrenecek olurlarsa, bilmeyiz ne düşüneceklerdir? Yalnız şunu biliyoruz: Düşünce özgürlüğü bir tehlike olamaz. Sanatın güçlü kanatlarıyla yükselen ülkünün sesini susturmak çok boş bir çabadır.”A.A.

…”

Sadeleştirilmiş ve çok az kısaltılmış başyazı burada bitiyor. Sene 1931. Okuduklarınız 8 Mayıs tarihli İzmir’in Yeni Asır gazetesinde yer alan başyazı. Bilindiği gibi başyazı, yazarıyla birlikte gazetenin görüşüdür ve okuyucu kitlesinin yakın olduğu düşünce hakkında fikir verir. “A.A.” imzalı bu başyazı, gazetenin sahibi Ali Şevket Bilgin’e ait. Aynı ideolojiyi paylaşmasa da Nazım’ı değerli bulan ve düşünce özgürlüğünü temel değer kabul eden ve cesaretle savunan  bir yazı. Ama karar verici kılıçlılara göre  başyazar ve Nazım demokrasiye hazır değil! Aptal, köylü, cahil milletde kesinlikle demokrasiye hazır değil!

İzmir’de alanlara sığmayan Serbest Fırka’nın kendini kapatmaya zorlanmasının (18 Aralık 1930) ve daha haftası olmadan  Menemen Olayı’nın patlak (!) vermesinin (23 Aralık) ardından altı ay bile geçmemiştir Yukarıdaki başyazı “demokrasiye hazır değil” denilen toplum hakkında sanırım bir fikir verir. Serbest Fırka, İttihatçı  Önder’in en yakın arkadaşı Fethi Okyar’a kurdurduğu ve yönetimine en az onun kadar muteberleri atadığı bir danışıklı partidir, ki siz bir de örgütlenme özgürlüğü ortamında partiler kurulsa ne olurdu, onu düşünün! Hala bundan korkanlar, “dağdaki çobanın oyu ile benim gibi okumuşun oyu bir olur mu” diyebiliyorsa, bunda İttihatçı “milli eğitim”in payı büyüktür. Roboski’de bombalanan otuz dört yurttaş için “ama onlar kaçakçı” diyen zihniyet de, imam hatipli de olsa aynı “milli eğitim”in eseri.

Peki, açıkça Serbest Fırka’ya yönelerek gösterdiği cesaretle, alanlara sığmayan mitinglerde gösterdiği olgunluk ve demokratik taleplerle bütün Ege’de halk böyleydi de,  Doğu’’da ne haldeydi? Kürt milletinin üstüne bombalar yağıyordu. Bir farkla ki, İttihatçılar Roboski için yapıldığı gibi faili gizlemiyordu. Gazetelerinde açık açık “bomba yağdırdık” diye yazabiliyordu. Ama Cumhuriyet’in Halkçı ve Serbest Fırkacı İttihatçıları acaba halktan gizli neler konuşuyordu?

1 Ocak 1931 tarihli Meclis gizli oturumunda konuşan Başvekil İsmet İnönü’ye kulak verelim: “Genel olarak bilinen şey budur ki bu memlekette cereyan eden hava devlet kuvvetleri örselenebilir, örselenmiştir gibi bir durum meydana gelirse, bozguncular baş kaldırmak için bu havayı uygun buluyorlar. Onun için kanunlar devlet otoritesini, devlet kanunları ve kuvvetlerini her durum ve eylemde korumak ve saygın kılmak için bir çok önlemler göz önünde bulundurmuşlardır. Menemen olayında suçlu ve tertipçilerin, amaçları için bu derece cesurca harekete kalkışmak için kendilerinde kuvvet hissetmeleri devlet kuvvetlerinde ve hükümet işlemesinde bir tür zayıflık olarak değerlendirildiğini reddetmek mümkün değildir. Gerçekten böyle bir hava ve böyle bir anlamı bozguncular ve kötülüğe eğilimliler bu durumlardan çıkarmış olabilirler.” (TBMM Gizli Oturum Tutanakları)

Sanki aynı günlerde aynı ülkeden değil de, iki ayrı zaman ve dünyadan sesleniyor bu iki insan! Birincisi, bir gazetenin başyazarı, ikincisi Türkiye’nin “kurtarıcı” ve Cumhuriyet’in “kurucu”larından bir İttihatçı paşa. Hangisinin sözleri doğru diye sormayacağım, çünkü kılıçlının dedikleri için “o günün şartlarında öyle gerekiyordu” kalıbında basılmış bıktırıcı bir “bilimsel” yanıt mutlaka gelecek. Hem basmakalıp, hem de her tür ahlaksızlığa, şiddete kapıları sonuna kadar açıyor “o günün şartlarında ne yapıldıysa doğrudur, çünkü şartlar öyle gerektirmiştir” blimsel (!) anlayışı.

Her iki kişiye ait sözler de gösteriyor ki, o gün Türkiye’nin önünde iki yol var: Birincisi, gazetede savunulan,düşünce özgürlüğü içinde toplumu zenginleştirerek ilerlemek; ya da, ikincisi; “devleti güçlendirmek” gerekçesiyle özgür düşünmeyi Ceza Kanunu’nda suç olarak tanımlamak ve Faşist İtalya’dan alınan ünlü 141 v142’nci maddeleri alarak İttihatçı vesayet rejimini sürdürmek..

Bu suçlamalara, halkın açık desteğine rağmen kendi kendini kapatan SCF’nin ikinci adamı Ahmet Ağaoğlu, pişmanlık dilekçesine benzer sözlerle şu yanıtı veriyor: “Cumhuriyet, inkılap baştan başa bir dindir, bir imandır. Bu dinin, bu imanın bir kitabı olacaktı, bir ibadeti olacaktı, dahileri olacaktı, müminleri olacaktı. Cumhuriyetin erdemlerinin, düşüncelerini insanlar arasında geceli gündüzlü çalışarak herkese (okunamadı) bildirecek, bu cahil insanları yürütecek adamlar olacaktı. İşte bu alandaki görevlerimizi yerine getirmedik. Bu alanda sorumluluğumuz vardır. (1 Ocak 1931, TBMM Gizli Oturum Tutanakları)

İttihatçılar’ın inkılabı küçük ve fakat bir “kılıçlılar tekkesi”nin yalnızca kendi dinini hakim kılmak için uyguladığı engizisyon şiddetidir. Onların iktidarına “aydınlanma” demek  tarihe metre ile kefen bezi biçenlerin zihniyetidir. Hatta, Avrupa Ortaçağı’nın alaca karanlığı bile yoktur bu dönemin zindan karanlığı içinde.

Nazım’ı tarihsel çağı içinde eksisiyle artısıyla sorgulayarak anlamak, onu öldüren  zindancılarının eline bırakmamak gerekir, diye düşünüyorum.