Padişahım sen ölmedin!

Padişahım sen ölmedin!

Eğitim eliyle “zihin”lerine kakıldığı için, millet Atatürk’e ve kurduğu Cumhuriyet’e “minnettar”dır. Bu yükün altında Atatürk’ün “buyruk”larını tartışmak asla düşünülemez. Sonsuz “şükran”, sonunda sorgusuz bağlılığı getirir. Oysa bu hâl “biat” kültürüdür, “düşünce özgürlüğü”nün değil, “inanç”ın amentüsüdür. “Padişahım çok yaşa” tezahüratı “Atatürk sen ölmedin” niyazından daha dünyalıdır.

Her yaştan gencin, başarmak için gerekenler “damarlardaki asil kan”da var olduğu hâlde yıllardır “birinci vazife”sini bir türlü başaramadığı başka ülke var mı? Bağımsızlık elden gitti gidiyor, Cumhuriyet ha yıkıldı, ha yıkılacak! Acaba bir “imalat hatası” mı var, inşaatın “temel”i bu “zemin”e uygun mu, “çürük” mü yapılmış diye sorgulamak bir “laik günah”tır!

Saltanat’ta herkes “köle”ydi, Cumhuriyet sayesinde özgür “vatandaş” olduk! İşte o “çocuk”luk marşımız: “Kamutay bugün doğdu ve saltanatı boğdu!” Anayasa’nın “değiştirilemez” üç maddesinden daha güçlü biçimde “zihin”e kazınmıştır bu dize. Kemalist’i de, demokrasi yüzü görmemiş Cumhuriyet’e “100. Yıl kutlamaları” için şimdiden kolları sıvayanları da “zihniyet” oluşumunda bu kaynaktan beslenir.

Kanun-u Esasiye”de (Esas Kanun, ilk Anayasa, 1876), yer alan temel hak ve özgürlüklerin hiçbiri 1921 “Teşkilat-ı Esasiye”de (örgütlenme esasları, yani anayasa değil) yer almaz. “Kurtuluş Savaşı”nda hak ve özgürlük aranmaz, bu bir “devrim kanunu”dur diyebilirsiniz. İlk Anayasa’dan (1876) sonra bu ülke de “hiç” hak ve özgürlükleri güvenceye alan anayasa yapılmamıştır, yapılanlar hep “İttihatçı teşkilat”ı güçlendirmek içindir. O zaman “devrim kanun”larını korumak için “İttihatçı zihniyet”in tek ve hâkim kılınmasına da “diktatörlük” denmez mi?

Nitekim, 20 Nisan 1924’te Meclis’te kabul edilen “Teşkilat-ı Esasiye”ye “Türklerin Kamu Hakları” başlığıyla kimi haklar konulmuştur. Konulmuştur ama hızla geri alınmıştır! Önceden (3 Mart) çıkarılan “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” ile 1876’da getirilen eğitim özgürlüğü zaten ortadan kaldırılmıştır. 4 Mart 1925’te çıkarılan “Takrir-i Sükûn Kanunu” ve ardından gelen “İnkılâp Kanunları” ile düşünce özgürlüğü yok edilmiştir.

Teşkilat-ı Esasiye”de (1924): “sıkıyönetim” hâlinde, bütün özgürlükler “geçici” olarak sınırlandırılabilir veya ertelenebilir denir. Cumhuriyet tarihinin önemli bir bölümü “sıkıyönetim” altında geçtiğine göre, “sıkıyönetim” bir Cumhuriyet “ilke”sidir.

Kanun-u Esasi”deki “Dilekçe Hakkı” maddesiyle her vatandaş her rütbeden memur hakkında şikâyet etme hakkına sahipken, hâlâ yürürlükteki “Darbeli Cumhuriyet Anayasası”na konulan “darbeyi başaran rütbeli memurlar asla yargılanamaz” maddesi de bir Cumhuriyet “ilke”siydi.

Kanun-u Esasî”nin 26’ncı maddesinde, “İşkence ve sair her nevi eziyet katiyen ve külliyenyasaktır” diye açıkça yazılırken, “Teşkilat-ı Esasiye”de bu açık ifade yoktur. Cumhuriyet tarihinin faili meçhulleri, işkenceleri ve “aşırı” güç kullanımları da bir Cumhuriyet “ilke”si hâline gelmemiş miydi?

Bu örnekler “yüklenmiş zihniyet”ten kurtulmaya yetmeyebilir. O zaman “tebaa”lıktan “vatandaşlık”a geçişi bir başka “mihenk taşı”na vuralım.

Hürriyetin ilanının (1908) hemen ardından ilkokullara “Malumat-ı Medeniye” (Uygarlık Bilgileri) dersi konur. Bu ders Cumhuriyet dönemi boyunca okutulan yurttaşlık bilgisi, gibi derslerin başlangıcıdır. Bu ders için yazılmış ilk kitaplardan biri “Rehber-i İttihad”dır (Birlik Rehberi, 1909). Yazarı Balıkesir’in Müstecap köyünden, Eski Foça’nın damadı, bir ayağı İzmir öteki ayağı İstanbul’da olan hukukçu Müstecabi İsmet’tir.


Rehber-i İttihad
’da çocuklara her din ve dilden insanların eşit vatandaş olduğu anlatılır “insanlık, eşitlik, özgürlük” kavramları öğretilir. İlk kez “millet meclisi” ifadesi kullanılır ve “Dil Devrimi” yapanların anlayamayacağı kadar temiz bir Türkçesi vardır. Bu “tehlikeli” gidiş 1912 “Sopalı Seçim”i, 1913 “Babıâli Baskını”, 1914 Almanya emrinde “savaş” ve “kurtuluş” darbeleriyle durdurulur.


Millet-i Hâkime
, yani Türk ve İslam millet bir cumhuriyet için yola çıktıysa, doksan yıl boyunca eşit haklı yurttaşların demokratik cumhuriyetine niye varamadı? Demokrasisiz cumhuriyete ne denir? Hiç mi “hırsız”ın suçu yok?!

Dondurulmuş “zihin”leri çözdürmek için açıkça koyalım: Yapılanlar “demokratik cumhuriyet” amacıyla yapılmadı. Evet, bir “kurtuluş savaşı” verildi, bunun nelerden ve kimlerden kurtuluş demek olduğunu iyi bakmak gerekir. Sadece doksan yıla bakmak yeter.


Millet-i Mahkûme
 yani Müslüman olmayan Osmanlı “tebaa”ları eşit haklı “vatandaş” hakkını aldıktan sonra zenaatte, ziraatte, ticarette çok çalıştı, biriktirdiği sermayeyi sanayiye yatırdı, hızla zenginleşti. “Bin atlı akınlar” ile, “kelle” vergileriyle geçinmeye alışmış Millet-i Hâkime, yani İslam Millet (sonradan Türk, daha sonra Türk-İslam) “yaya” kaldı! Ermeniler üstüne yapılan “1915 akınları”yla yükselen ve Dersim’den bugüne varan süreç, Millet-i Hâkime’nin “akın”larıdır!

Bitirirken iki “ahret” sorusuna izin verin:

Kanun-u Esasi” ruhunda mı, “Teşkilat-ı Esasiye” ruhunda mı bir yeni anayasa istersiniz?

Eski Foça’da “Müstecabi İsmet Sokağı” var mı? Ana cadde kesin “Atatürk”tür! O hiç ölmedi!