Yüzleşme Mekânları 4: İZMİR’İN UTANÇ ÇUKURU


İzmir’in bir ünlü “çukur”u var; Basmane semtinde, eski Fuar’a komşu. İzmir basını “Utanç Çukuru” der oraya.  Çünkü şehrin göbeğinde yıllardır kurbağalara “mekân” olan bu çukur “Güzel İzmir”e yakıştırılamaz.

O “çukur”dan utanmak gerekir, bu doğru. Ama yukarıdaki gerekçeyle değil, o çukurun “saklı tarih”i  nedeniyle “utanç” duyulmalı..

Hafızası silinmiş İzmir’in geçmişi konu edildiğinde, “ısmarlama” çalışan “milli tarihçi”ler, “kurtuluş” üstüne  hemen “efelik muhabbeti” satar. O muhabbettir ki, şehrin geçmişindeki “günah” ve “günahkâr”ları gizler.

Yangın, Vurgun ve Günah

9 Eylül 1922, İzmir’in “kurtuluş” günü. “Kurtuluş”tan dört gün sonra başlayıp dört gün süren yangın ertesinde artık İzmir yoktur. Bugün o eski “Güzel İzmir”den kalan, sadece zorlama “güzellemeler”e muhtaç “İzmir” adıdır.

Yangının en amansız gününde Büyük Millet Meclisi, Ermeni’lerden çalınan malların geri verilmesini emreden “Vahdettin Yasası”ndan nasıl kurtulabileceğini tartışır (1) ve yürürlükten kaldırır. Kim tutabilir artık İzmir’de İttihatçı vurguncu çeteleri! Şehir hane hane soyulur ve yakılır.

Soygunculuk öyle büyük boyuttadır ki, “Büyük İzmir Yangını”nı görüşmeyen Meclis 27 Kasım gizli oturumunda “Büyük İzmir Vurgunu”nu gündeme almak zorunda kalır.

Şu cümle, 27 Kasım tarihli oturumda Maliye Bakanı Hasan Fehmi Bey’in yaptığı açıklamadandır: “İzmir yangınında ülkenin genel servetine verilen zarar abartmasız en düşük değerde hesap ile altın para olmak üzere 300 milyon altını aşkındır…” (2)

Yangınla başlayan “vurgun” durmaz; “1915’teki İttihatçı hükümet döneminde olduğu gibi emvâle (mallara-tu) el koyma, 1923’te de aynen sürecektir. Bununla emvâl-i metruke (terkedilmiş mallar) olarak nitelendirilen tüm mallar vaziyet edilmeye (el koymaya) yani gasp etmeye ve ekonomik tanımıyla devlet adına el koymaya…” devam edilir.(3)

Şehir yanıp yakılıp kül olduktan sonra, yangın yeri 1936’ya kadar öylece virane kalır.. Hikâye burada başlar ve yeri gelir gerilere gider.

Satılık Şehir Var!

Oysa, yangın yeri için 1925 yılında acele “imar planı” yaptırılmıştır. İmar planı mülkün yeniden bölüşümünü kitabına uyduran “çizimli ve renkli yasa”dır. Plan ile belirlenen “yeni” arsalar “açık arttırma” ile satışa çıkarılır. Satılan satılır, yine de elde epey arsa kalır. Elde kalan bina ve arsaların bir bölümü için “18 Mart 1925 Tarihli Bakanlar Kurulu kararı” ile “,.. gayri müslim toplumların çeşitli sebeplerle ellerinden çıkan okul, mabet ve hayır müesseselerinin özel idarelere devri” uygun bulunur, bu kanaldan da bir bölümü belediye ve diğer resmi kurumlara  dağıtılır. Yine de elde pek büyük bir “kömür karası yangın alanı” kalır. Orası da İzmir’in pek ünlü “Kültürpark ve Fuar” alanı olur.

Bir Hıristiyan “hayır kurumu”na ait olup Belediye’ye verilen Basmane semtinde Kültürpark’a komşu ve bir imar adası ile ilgili,  Şehir Meclisi’nin (o zamanın belediye meclisi) Nisan 1932 oturumunda bir “dilekçe” görüşülür. 6 Nisan 1932 tarihli dilekçenin sahibi; “36 no’lu imar ada”sı üzerinde bir “garaj”  ve ek olarak mağazalar, dükkânlar, depolar yapmak; yıllık 3.000 lira kira ve giren çıkan araçlardan alınan ücretten %10 pay ödemek, on yıl sonra da devretmek” isteğini belirtir. Şehirler arası yük ve yolcu taşıyan araçla bu”garaj”a park etmek zorunda olacaktır.

Yalnız son maddede “…bu iş arttırma, görüşme, pazarlık suretiyle kötü sonuca bağlanırsa her şeyden önce beş bin liralık bir opsiyon mektup şeklinde tarafıma verilmesini bu teklifte şart ve rica ederim” der. Çünkü, dilekçe verilmeden, görüşülmeden, kabul edilmeden masraflar edilmiş, projeler hazırlatılmış ve bunlar dilekçeye bile eklenmiştir ve dilekçe sahibi bu masraflarını istemektedir!

Dilekçe sahibi Nazmi Sadık Bey’dir. Nazmi Sadık Bey “Türk Sesi” gazetesi sorumlu müdürü ve “Türk İli” gazetesi sahibidir. “Türk Sesi”  Büyük Yangın’dan sonra İzmir’de ilk çıkan gazetedir!

Belediye başkanı dilekçeden yana uzunca konuşur ve şöyle bitirir sözlerini: “Boş olan o arazi imar edilmiş olacaktır.”

Bir iki itiraz vardır, özellikle “Develerin yerini alan motorlu araçları misafir ederek para kazanan eski İzmir hanlarının, Garaj yapılırsa halleri nice olur?” endişesidir.

27 Nisan tarihli beşinci birleşimde “nizam encümeni”nden gelen tutanak okunur. Encümen “tekel” oluşturacak biçimde garaj yapımının yasal olmadığını belirtir. Tutanak  kabul edilir ve belediye başkanı Behçet Uz Nazmi Sadık bey ile görüşüp bu “tekel” olma talebini geri almasını isteyecektir. Konu Bütçe Encümeni’ne de gider. 8 Mayıs tarihli encümen kararı özetle şöyledir: Başkalarının da teklif vermesi koşuluyla uygundur.

Dünyada Mekân, Ahirette İman

Bu deyim yangın ertesi İzmir “vurgun”ları için mi söylenmiş olabilir mi?

Sonunda bu “imar adası”na garaj yapılır, hem de kırk yıl kadar İzmir’in “tek” şehirlerarası otogarı olarak kalır. Yetmişlerin ortalarında “garaj” buradan Halkapınar’a taşınınca, boş kalan 35 bin metre karelik bu ada  “dünyada mekân”a inanan kimi imansızların iştahını kabartır. Projeler hazırlanır, belediyeye teklif üstüne teklifler yapılır. Hemen bir “çok katlı” dikmeye girişirler.

Cumhuriyet dönemi adlarıyla; Refik Saydam Bulvarı, Hürriyet Bulvarı ve 1362 sokak arasında kalan geniş üçgen imar adasına “Dünya Ticaret Merkezi” yapmak isteyen İzmirli işadamları ortaklığı ihaleyi 35 milyon dolar bedelle kazanır. Belediyeye vereceği büyük bir opera binası ve otoparkın da yer aldığı proje için dönemin belediye ile protokol yapılır. 1999’da  imar kurallarına aykırı olduğu için, derin temel çukuru kazılmışken inşaat durdurulur. Daha sonra imar değişiklikleri yapılsa da yargı tarafından o değişiklikler de iptal edilir. 2001 krizinden sonra bazı ortakların bankalara  borçlarından ötürü arazinin yüzde 35 hissesi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) kalır

O gün, bu gündür 36 no’lu adanın bütününü kapsayan bu çukur “İzmir Çukuru” ya da “Utanç Çukuru” diye anılır.

İzmir niye bu kadar yıl beklenir bu çukurdan “utanmak” için?

Bu şehirde, büyük çoğunluğun şehrin geçmişine dair hafızası silinmiştir çünkü…

Hayır Kurumu: Bir Ermeni Hastanesi

Oysa, “36 no’lu ada”da 1800 başlarında bir Ermeni Hastanesi vardır. 1845 Yangınında Ermeni Mahallesi ile birlikte hastane de yanar ve inşa edilir. Bahçe içinde, sağlam bir taş yapıdır.

“Başlangıçta yetmiş yataklı olan hastane binası,.. Agop ve Ohannes Ispartalıyan tarafından 1879 yılında genişletilerek, yüz yirmi yataklı olarak yeniden açılmıştır. Ancak hastanenin daha çok yaşlı ve yoksulları barındıran bir hayır kurumu gibi görev yaptığı belirtilmektedir. … Reşadiye Caddesi’nden Basmane Garı’na doğru giden cadde üzerinde geniş bir alan içerisinde yer alan hastane (Surp Krikor Lukasoroviç Erkek Hastanesi’nin) … Basmane’de 9 Eylül Meydanı’na bakan Dünya Ticaret Merkezi’ne ait üçgen parselde yer aldığı sanılmaktadır.”(4)

Bu kadar açık semt ve sokak adı, parsel formu belirtebildikten sonra, ki bir tek kapı numarası eksiktir, hâlâ “sanılmaktadır” şüphesiyle işi bitirmek çok düşündürücüdür. Üstelik yazar hastanenin içini bile avucunun içi gibi bilecek kadar bilgi sahibidir:

“Meyve, sebze ve çiçek bahçeleriyle çevrili, geniş ve iyi donatılmış hastane yapısı, 14×65 metre boyutlarında, ince uzun bir dikdörtgen formunda olup,.. Zemin katta idareye ait odalar, mutfak, hamam, hizmetli odaları; üst katta ise ameliyathane ve hasta odaları yer almaktadır… Alt kattaki yedi odadan biri hastane müdürüne, biri idari heyetinin toplantı ve çalışmalarına, biri hayır şirketinin görüşmelerine, ikisi erkek hademelere, biri ihtiyar kadın hizmetçilere, biri de depoya aittir. Ana girişin sol tarafında, verem gibi bulaşıcı hastalık taşıyanlar için iki oda yer almaktadır. Üst katta ise iki ameliyat odası, iki hademe odası … bulunmaktadır. Yapının bahçesinde eczane, su deposu, çeşme, birkaç odanın yer aldığı küçük bir yapı ve bir kilise mevcuttur. Ayrıca bahçede on-on beş kimsesiz çocuğu ve yirmi-yirmi beş akıl hastasını barındıracak bir bölüm vardır.”

Evet, hiç şüpheye gerek yoktur ki burası “Surp Krikor Lukasoroviç Ermeni Hastanesi”dir ve “hayır kurumu” mülküdür.

Altına Hücum!

Sonuç: “Utanç Çukuru” on yedi yıllık yargı sürecinde boğulur ve bugüne kadar kimseye yar olmaz. Para yatıran batar.  Boşuna dememiş eskiler: “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste.”

Bu “çukur”, evet “Utanç Çukuru”dur. Kurbağa, sivrisinek ve çevreye yaydığı kokular değildir ama utanılacak olan. Vicdan sahibi, ahlâk sahibi her insan için bir hastanenin “yakılması, yıkılması, yok edilmesi” kabul edilemez.

Derler ki “milli tarihçiler”: “Ermeniler yaktı!” ya da az buçuk “utanç” duyabilenleri, “Rüzgâr vardı, o yüzden yandı!” der.  Derim ki onlara; “geniş bir alan” yani bahçe içinde bin metrekare kadar bir alana oturan, toplamı iki bin metrekareyi aşan bir taş binaya ve o binanın her odasına o alevler nasıl erişir?

Derler ki “milli tarihçiler; “Onlar düşmandı!” Derim ki onlara, “verem hastaları, çocuklar, “akıl hastalıkları” bölümünde yatanlar mı düşmandı?” Onlara reva görülenler zulüm değil mi?

Zulmün üstü zaferle örtüldüğü yerde zalim kahraman olur. Zalimlerin kahraman olduğu yerden zulüm eksik olmaz

Her şehir barış ve huzur için utanç çukurlarıyla yüzleşmeli.

Talât Ulusoy 19.08.2015

“Buyurun, İşte Belge” Yüzleşme Atölyesi wordpress.com, 21 Nisan 2015

TBMM  Gizli Oturum Tutanakları

Nevzat Onaran “Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi” 2013, s.171)

Tarih İncelemeleri Dergisi XXIX / 2, 2014, 405-443 “Cumhuriyet Öncesi Dönemde İzmir Hastanelerinin Mekânsal Gelişimi, Didem Akyol Altun)