Zaferler, kahramanlar, kusurlar...

Zaferler, kahramanlar, kusurlar...

Bu memlekette tarih dersini sevene pek rastlanmaz, değil mi? Nasıl sevilsin ki, o kitaplar “milli doğru”larla doludur, “doğru”lar boğar insanı. Çırpınmanın boğulmaya faydası yok. Kıyıya ancak bilinçli kulaçlarla varılabilir. Anaforlu “tarih okyanusu”nda boğulmaktan kurtulmak için, “hakikat”in kıyısına sağ salim varabilmek için “aykırı görüş”ler can simidi gibidir.


Bir aykırı görüş
: Osmanlı Ordusu’nun 1919-1922 arasında Anadolu’da yürüttüğü harekât, Saray’ın bilgisi içinde, emperyalistler arası paylaşım savaşının “mağlup emperyalist” safında yer aldığı için, Osmanlı’nın ödemek zorunda olduğu “tazminat”ı en aza indirebilmek için yapılmış bir manevradır. Saray sonunda oyuna gelmiştir, bu başka mesele.


Yine bir aykırı görüş
: Bu harekât, “emperyalistler Osmanlı topraklarını paylaşacak” diye değil; savaş sırasında topraklarından sürülen Ermeni ve Rumlar’ın evlerine dönüş hakkını kullanmalarını engellemek içindir. Yani “anti-emperyalist” bir savaş değildir. 1917 Sovyet Devrimi’nden sonra emperyalist İtilaf Devletleri’nin “Osmanlı toprağı”nı düşünecek hâlleri yoktur. Onlar kendi topraklarındaki “sınıf yangını”nı söndürme derdindedirler.


Bir aykırı görüş daha
: Yunanistan, Batı Anadolu’da İttihatçı çetelerin tehdidi altında olan Hıristiyan (Osmanlı) vatandaşları korumak üzere çıkmıştır. Geleceğe dair “Megali İdea”sına rağmen bu böyledir. Ancak “İttihatçı Osmanlı”lar Hıristiyanlar üzerindeki “tehdit”leri artırarak Yunan ordusunu içlere kadar çekmiş ve onlara “Küçük Asya Felaketi”ni yaşatmıştır. Bütün Anadolu Hıristiyanları Yunan ordusuna katılsa da Yunanistan’ın Anadolu’da tutunma imkânı yoktur.


Gelelim aykırı olmayan görüşlere: Osmanlı üç kıtada at koşturmuş, “cihana hükmeden” bir devlet midir? Evet, “doğru”, “gerçek”ten öyledir! Osmanlı toplumu çok dinli, çok dilli ve çok renkli midir? Evet, “gerçek”ten bu da “doğru”. Ama bu “gerçek-doğru”lar “hakikat” kıyısı ne yönde göstermiyor.


Bazen bir “soru” yön verebilir insana. Mesela: Osmanlı altı yüz yıl farklı din ve dillerin barış içinde yaşadığı bir “asr-ı saadet” midir?


Sorular “milli tarih”e esir olmayan gözleri açar, kuytu köşelere saklanmışlar ortaya çıkar.


Farklı dinler ve dillerden insanların büyük çoğunluğu Osmanlı’ya gelip sığınmamıştır! Osmanlı onların topraklarına gidip el koymuştur! Osmanlı mülkünün hâkimi İslam millettir. Müslüman olmayanlar “millet-i mahkûme”dir. Ayrıca “erkek millet-i hâkime” her renkten “kadın”lara ve “köle”lere sahiptir!


Tanzimat “asr-ı saadet”in bittiğinin habercisidir. Müslüman millet bundan hoşnut değildir. Kim “kaybetmek”ten hoşlanır ki!? Hele Meşrutiyet ilanı kanun önünde “eşit vatandaşlıkkuralını getirdiğinde Müslüman millet erkekleri homurdanmaya başlar. Allah’ın “reaya”sı, “zimmi”si” ve hatta “domuz” Hıristiyan’ı ve “maymun” Yahudi’si bir “cihan imparatorluğu kurmuş İslam erkek” ile nasıl eşit olur? “Hak din”e iman etmeyen biri toprağın tapusuna sahip olacak! At binebilecek! Kilise kulesinin külahı minarenin mahyasına ulaşabilecek, ha! Hâşâ!


Müslüman olmayanlara en ağır yük vergidir, kefalos, kelle vergisi. Mahkûm millete bu vergi “aşağılayıcı” törenlerle ödetilir. Bu vergi de, “eğlenceli tören” de olmayacaktır artık. Bardağı taşıran da budur belki!


Kürtler ile eşit vatandaş olmak” bugün bazılarını nasıl “çileden çıkarma”ya yetiyorsa, o günün “beyaz”larını da “isyan” ettirmiştir.


Kızıl” Sultan Abdülhamit’in “Meşrutiyet”i askıya alması onun kötülüğünden veya keyfinden değildir. Sultan da farklı düşünmemektedir. Hem vergi vermeyecekler, hem de İslam millet dururken onlar “cam kenarı”nda oturacaklar! Yukarıdaki ayrıcalıkların ortadan kalkmasından duyulan hoşnutsuzluktur ana sebep.


Meşrutiyet 1908’de geri geldiğinde az sayıdaki Osmanlı aydını “eşit vatandaşlar olarak birarada yaşama” konusunda dürüsttü. Bu dürüstlere daha sonra “hain” dendi!


Topraksızlar altı yüz yıl varlıklarını sürdürebilmek için ticaret ve sanatta “hüner” sahibi olmuşlardı. “Emek”leriyle kazandıkları paralarla topraklar alıp çiftlikler kurmaya, fabrika bacaları yükseltmeye başlamışlardı! “Bizi yutmak isteyen kapitalizm” işte bu hüner sahipliğiydi.


Egemen Müslüman-Türk altı yüz yıl “erkeklik” ve “askerlik” yapmıştı. Başkaca hüner... Bu “hüner” korkusu Tanzimat’tan önce yoktu. İttihatçılar bu korku yüzünden sarıldı “Türk olursak kurtuluruz! görüşüne.


1915 Başlangıç alınırsa, bir yönüyle yaşananlar “hünersiz” olan Osmanlıların, “hünerli” Osmanlıların “emek”lerine el koyma savaşıdır!


Tarih kitaplarındaki “milli doğrular” aşılıp “hakikat” arayışına başlanmadıkça bu memleket “vesayet”ten kurtulamaz. Kitaplarda yapılmak istenen “İttihatçı zihniyet”i sürekli kılmaktır. Türkiye’de “özgürleşme”nin yüz yıldır önündeki ana engel bu zihniyet “sürekliliği”dir.


“Hakikat” yolculuğu için tarih kitaplarının değişmesini beklemek nafile. İster Muhafazakâr- İslam, ister Laik- Türk olsun, “hakikat” egemenlerin işine gelmez. Çünkü, bu topraktaki egemenlerin “millet-i hâkime” geçmişlerinde ortaklık vardır. Yüz yıldır “özgürlük” arayanlar, yüzleşerek “hakikat”e yaklaşabilir.


Dün”e özgür bakamayan, “yarın”a özgür bakabilir mi?