Hrant, hoşçakal arkadaşım…

 Tamer Altunay - 19/01/2007 17:59:10 (856 okunma)

Hrant, hoşçakal arkadaşım…

Onunla en son yaz aylarının ortalarında buluşmuştuk mütevazı biçimde, kıt kanaat parayla döşenmiş Agos gazetesindeki odasında. GEO dergisi için hazırlayacağımız İstanbul Ermenileri dosyasını nasıl işleyebileceğimize ilişkin görüşlerini almıştık gazeteci arkadaşım Mehtap Yücel’le birlikte. Kimlerle görüşebileceğimizi konuştuk, bir sürü telefon numarasını paylaştı bizimle. Sonra da bir söyleşi için buluştuk. Yine söyleştik, dertleştik. Her sıkıntımızda onun telefonunu çaldırdık önce. Aradan iki mevsim geçti. Şimdi onun ölüm haberinin ardından yazıyorum, zorlanarak… Daha önce Kerinçsiz ve arkadaşlarının dava girişimi ve ona yönelik envai çeşit saldırılara ilişkin yazmak istemiştim. Başladım, sonunu getiremedim. Oysa yazının başlığı şu olacaktı: “Ya Hrant olmasaydı!”. Ve hala alışamadığım o gerçekle yüzleşmek zorundayım artık: O yok şimdi…

Onsuz Türkiye daha mı güzel olacak zannediyorsunuz? Dikensiz gül bahçesi! Oysa o bahçeyi çoktan böcekler sarmış. Hiçbir güzelliğin üremesine izin vermeyen… Ne düşünüyorum şimdi biliyor musunuz? Keşke onu vuran, yüzü belirsiz kimliği az çok belirli katili de tanısaydı onu. Tanısaydı, bir Anadolu türküsünü seslendirirken gözlerinin nasıl yaşardığını da görürdü. Sarı Gelin’i hem Ermenice hem Türkçe okumaktan nasıl da keyif aldığını… Türk arkadaşlarına nasıl dostlukla sarıldığını, sevgisinde nasıl içten olduğunu…

Agos’taki köşesi, “Şapparigçe” başlığını taşıyordu. Hikayesini şöyle anlatmıştı: Bir gün yakın dostu Ümit Kıvanç gelmiş yanına. Hrant her zamanki sıcaklığıyla şapur şupur öpmüş onu. “Ahparik” (Ermenice’de dost, arkadaş) demiş, Ümit Kıvanç. Sen “ahparik” değil ‘şappariksin’ ve gülüşmüşler!”

İşte o “Şapparigce” köşesinde sessiz bir azınlığın sesi olmaya soyundu. Uzun süre pasaport vermedi devlet ona. En sonunda pasaportunu cebine koyduğunda, gezi yazılarını “Pasaportum Cebimde Gayrı” başlığı altında yazıyordu. Yaaşadıklarından, kendilerine yaşatılanlardan ötürü Türkiye’ye karşı öfkeyle dolu olan diaspora Ermenileri, görüşlerini benimsemese de, bağırlarına basıyorlardı onu. O Anadolu topraklarına olan sevdasını anlattıkça, belki kızıyor, eleştiriyor ama dinlemek zorunda kalıyorlardı. Ülke ülke geziyor hem Türkiye’deki bazı çevrelerin hem de diasporadaki görüşleri eleştiriyordu. “Türkiye, Ermeni toplumunu bu topraklardan yok ederek, sürerek bir anlamda kendi zenginliğini yok etti” demişti söyleşimizde. Yoksullaşan Anadolu’ydu. Bu toprakların üzerindeki kültürel zenginlikti. O acıyı taşıyordu içinde. Gerçek bir Anadolu insanıydı. Hemen dost olabileceğiniz, herşeyini size açabilecek içtenlikte bir dost…

Onun bu yanını Türkiye’nin büyük çoğunluğu görmedi, gördürmediler! Bu görmeme, gördürmeme olgusu, ülkücüler Agos gazetesi önünde eylem yapıp; “Bir gece ansızın gelebiliriz” diye bağırışırlarken de sürüyordu. Danıştay Baskını’nın faillerinden Erhan Timuroğlu “Ermenileri öldürecektik” diye açıklama yapmıştı. O açıklama da görmedi, gördürülmedi. Hemen bu itirafın ardından, bu itirafı hiçbir biçimde ciddiye almayanlara şöyle sesleniyordu:

“İyi de nasıl ciddiye almazlar! İtirafı yapan Danıştay saldırısını gerçekleştirmiş bir örgütün üyesi. Adamların ciddiyeti eylemleriyle sabit. Eğer öyle bir itiraf yaptıysa, asıl bu itirafı ciddiye almamak akıldan ziyanlık.”

Ve sonra şöyle bitiriyordu yazısını:

Eğer itirafçı herhangi bir kişiyi ya da adresi net olarak belirtseydi durum bu kadar vehamet taşımayabilirdi. Sonuçta o adres ya da kişi için alınacak tedbirlerle, tehdit bir nebze kontrol altına alınabilirdi. Ancak burada ifade edilen kesim İstanbul Ermenileri ve bu belirsiz bir genişliği kapsıyor. Ve biz biliyoruz ki, bu adamlar yakalandı ama onlar o kadar değil! Tüm sorumlu kesimleri sorumluluklarının gerekliliklerini yerine getirmeye davet ediyoruz. En azından biz kayıtsız kalmayacak ve ileride en ufak bir sıkıntı yaşandığında bugün kayıtsız kalanların yakasına yapışacağız.”

O gerçekle yüzleşeceğiz: Hrant yok şimdi ama onun dediği gibi, yakasına yapışılacak kişiler önümüzde duruyor. Biz duracak mıyız?