Etiket makineleriİ !.. *

 

 

Büyük marketlerle baş edemeyen mahalle bakkalları yok oluyormuş… Geçenlerde gazetelerde yer alan bir haberde bakkalların yok olma nedenleri konusunda bir sürü gerekçe sıralanıyor, ama işin “püf noktasına” değinilmiyordu.

Bir ekonomist olmadığım halde bu işin sırını çözmeye karar verdim!.. Nasıl olsa bu ülkede ortaya çıkan (ya da ortada olan) her soruna, o işin uzmanlarından önce herkes el atıp; bir güzel “çözüm yolları” üretmiyorlar mı ?..

E, benim herkeslerden neyim eksik… Herkes her konuyu halletti, çözüm buldu; bari ben de şu “bakkal sorununu” halledeyim de memlekete bir hayırım dokunsun dedim…

Bu iş için “bilimsel” yöntemlerle çalışmalıydım… İlk işim, bakkalların dünden bugüne gelişme profillerini, ülkemizin ekonomik evrimleşme süreci paralelinde karşılaştırılmalı olarak analiz etmek oldu… Masamın üstüne yığdığım Das Kapital, Ekonomi Politik, Liberal Ekonomi, Kapitalizm, Can Çekişen Emperyalizm gibi kitaplara da baş vurarak, ülke ekonomisinin bilimsel tahlilini yapma çabam, oldukça vaktimi aldı… Siyasi ve de ekonomist liderlerimizin bugüne dek söz ettiği, bavul ekonomisi, kapkaççı burjuvazi, asalak burjuvazi, karma/taşıma liberal ekonomi, az gelişmiş ülke sendromu, kapalı vitrin ekonomisi(yoksa demokrasisi miydi?), tüketim toplumu (ya da tükenen toplum) ve benzeri derin tanımlamaları; ve her biri kocaman gönyeli taşları kadar olan “Beş Yıllık Kalkınma Planları”nı da inceledim…

Sonuç: Sıfıra sıfır, elde var sıfır !..

Bugünün marketlerindeki cicili bicili yemiş reyonlarından bile küçük mekanlarda, üs tüste yığılmış bin bir çeşit malı tozlu raflarda barındıran; veresiye defteri dahi olmayan, leblebiyi tartıyla değil avuçla aldığımız o eski mahalle bakkallarının nasıl olup da iflasın eşiğine sürüklendiğini, bu kadar çabaya karşın çözememek bende müthiş bir kompleks yarattı…

Böylesi bir çabaya gereksinim duymadan meyhane köşelerinde ülke sorunlarını; gazete sütunlarında kültür sanat sorunlarını; kahvehanelerde, okul önlerinde(çocuklarını beklerken, ayaküstü, hem de beş on dakikada) eğitim sorunlarını; Selimiye avlusunda(cenaze namazı kılınana kadar) sağlık sorunlarını, oldukça “ciddi” boyutlarda ele alıp “şıppadak” çözen insanları görünce komplekse kapılmamak elde mi?

Bu duruma çok içerledim… Uykularım kaçtı… Sonunda masa başı çalışmanın, okumanın, araştırmanın yanlış yöntem olduğunu anladım !.. Gezip gözlem yapmaya, ipuçları toplamaya başladım… Atalarımız, boşuna mı “Çok okuyan değil, çok gezen bilir…”  demişlerdi…

Bakkalları, marketleri dolaşıp notlar tutuyor(beni rakip marketin casusu sanan bir market yetkilisi tarafından bir gün fena halde hırpalandım ama olsun; vatana millete hizmet için insan gerektiğinde canını bile verir… Yırtılan bir gömleğin, şişen bir gözün sözünü bile etmeye değmez…); geceleri bu notları evin duvarlarına yazıp, ev halkını(zorla da olsa) toplayıp “workshop” yapıyordum. Günlerce süren bu “Atölye çalışmalarından” bir şeyler çıkmıyor değildi hani… Ama bir türlü istenen sonuca ulaşamıyorduk… Babam “bu iş evgafın su meselesine döndü”  diyerek beni karamsarlığa itmeye(belli ki sıkıldığı bu toplantılardan paçayı sıyırmaya) çalışıyor; oğlum bana kaçık muamelesi yapıyor; ama ben yılmıyordum… “Daha, okkayla kiloyu ayırt edemeyen adamlar iflas etmeyecek de kim edecek… Ne bilgisayarları var, ne yazar kasaları… Hesaplarını bile kurşunkalemle sigara kartonlarında yaparlar… Sen de tutmuş bu çağdışı şeyleri kurtarmaya çalışıyorsun…” yollu nutuklarla evdeki kuşak çatışmasını bilinçli bir biçimde alevlendiriyordu.

Ama oğlanın hakkını yememek gerek. Sorunu çözmeme yarayan ipucunu yine o verdi bana… Yine ateşli bir workshop esnasında, ben işin dozunu kaçırmış, her söyleneni keçeli kalemle duvarlara yazıyordum… Bizim oğlan yine çok bilmiş havalarında, biraz da bu işler canına tak etmiş olacak ki, “yahu baba, sen de kurtarmaya çalıştığın bakkallara benziyorsun ha, duvarları müşteriyi kör sanan bakkalların fiyat etiketlerine döndürdün, mübarekler etiket değil orman tabelası sanki… Ama eskilerin kafası da bu kadar çalışır işte… Trafik uyarı levhası yol görüşünü kapatır; orman tabelası ormandan büyük… Bakkalın etiketi de satacağı maldan…” diye uzun uzun çağdaşlık nutukları atmaya başladı… Çok sıkıştığım için (nedense konuşma sırasını başkalarına kaptırınca ya çişim gelir ya da kakam…) o daha sözlerini bitirmeden ben tuvalete koştum… Kafamda birden bire bir şimşek çaktı!.. Karanlıkta, patlayan lambanın parçalarını toplarken, gürültüye koşan hanımın açtığı kapıdan içeriye dolan ışıkla ilk gördüğüm elimdeki cam parçasındaki küçücük fiyat etiketi oldu (biraz da kan vardı ama onu umursamadım bile…). İşte ipucu elimdeydi… “Evruka… Buldum… Buldummm…” diye fırladım tuvaletten. Oğlumun “Anne ambulans çağırayım mı?”  diye dalga geçmesine aldırmadan herkesi toplantıya çağırdım… Babam, “dükkan açık kalmış !..”  diyerek gergin ortamı yumuşatmaya çalıştı… “Öyle…” dedim ciddiyetle… “bundan sonra bütün dükkanlar, bakkallar açık kalacak; çünkü sorunu çözdüm…”

Yazıyı daha fazla uzatıp, sizi de heyecanlandırmayım… Sorunun temelinde küçük bir ayrıntı yatıyordu… Etiket Makinesi… Şaşırdınız mı? Evet hepsi bu… yalnızca bir etiket makinesi… Bakkalları, küçük esnafı iflasa sürükleyen tek neden bu. Bir etiket makinesi alsalar bütün sorun çözülecek… Binlerce çeşit malın sürekli değişen fiyatlarını üzerlerine kalemle yazmak kolay mı? Yaşlı bakkal, kalemle on malın fiyatını değiştirene kadar, yüz malın fiyatı değişiyor… Etiket mi değiştirecek, müşteriyle mi ilgilenecek… Üstelik fiyatını değiştirmeye yetiştiremediği malı eski fiyatından satmak zorunda… Sonuç: İflas…

Oysa bir etiket makinesi olsa… Yapıştır gitsin…

Şunlar hain, şunlar mandacı, şunlar işbirlikçi, şunlar şarlatan, şunlar sanatçı, şunlar cahil, şunlar megaloman, şunlar dost, şunlar düşman, şunlar üç kuruş etmez, şunlar       

 

·         Referandum isimli kitabımdan (sayfa 49) çoook eski (21-10-1999) bir yazı. Bakkallar teker teker tükendi; ama “etiket makineleri” hala iş başında !..