İNSANLIĞA DÖNÜŞ *

 

Geçenlerde seyrettiğim bir filimdeki (Sweet November) ana temaydı bu: İnsanlığa dönüş, ya da insan olduğumuzu hatırlama çağrısı...

Kanser olan (seyirci sonradan öğreniyor bunu) genç kız, kendini yatağa bağlayan tedaviyi reddedip; ailesinin ve yakınlarının tüm uyarılarına karşın yaşadığı şehri terkedip; başka bir mekanda yeni bir hayata merhaba der... Bu yeni hayatta,  gündelik koşuşturmacadan; insanı esir alan teknolojik aletlerden (cep telefonu, TV vb.); ikiyüzlülükten; yalandan, yalakalıktan; küçük çıkarlar için kişiliğimizden verilen tavizlerden; sınırsız tüketim hastalığından vb. eser yoktur... Üstelik bu yeni hayatı yalnızca kendisi için de uygulamaz... Ayda bir erkeğin “aklını çelerek” başka insanları da bu yeni hayata çekmeye çalışır...

Şanslı “Kasım erkeği” tam bir işkoliktir... Bu çılgın kızın yaptıklarına anlam veremez başlangıçta... Ancak (işinden kovulma, kız arkadaşı tarafından terkedilme gibi) rastlantıların da etkisiyle hızla değişir...  Sistemin bir dişlisi olmaktan uzaklaşıp; insan olma youlunda ilerlemeye başlar...

İnsanlığımızı hatırlamak için, ölümün kıyılarına yanaşmayı beklemek büyük kayıp aslında...  Zaman zaman durup, geriye bakmak; insan olmaktan ne kadar uzaklaştığımızı anlamak için hep kötü olayları bekleriz ne yazık ki!...

Çevresel etkenlere kapılıp; dar grupsal çıkarların önde tutulduğu; hırsa dayalı siyasi yapılanmaların ve “toplumsal kurallar” denilen dayatmaların esiri olduğumuzu farketmeyiz genelde...

Adına “Sürü demokrasisi” diyebileceğimiz, bir sistem içerisinde, verili olanla yetinip; sorgulamaktan kaçınır; “çoban siyasetçilerimizin” peşinden meleye meleye uzaklaşır insanlığımızdan...

Çevremizde hep “düşmanlar” dolanır!.. Korku üzerine kurulan baskıcı (siyasi/toplumsal) sistemin bir parçası olmaktan gurur bile duyarız hatta... “Robot vatandaş” aidiyetinin gölgesinde olmak; dava masallarıyla uyumak bizi rahatsız etmez...

Birbirlerinin şovenizmiyle beslenen liderlerin peşinde, “düşman” topluluklara karşı durmayı “vatanseverlik” sayar da; “insan sevgisinin bunun neresinde olduğunu sorgulamayı aklımızın ucundan bile geçirmeyiz... Öteki’ni aşağılarken, kendi insanlığımızı da aşağıladığımızı;  İçimizde büyüttüğümüz nefret tohumlarının insan yanımızı boğacağını düşünmek bile istemeyiz...

Üretmekten çok tüketmek daha anlamlı gelir bize... Kendimiz için demokrasi yeterlidir!.. Sürünün içinde olmsa da, sürü olarak özgürlük; sürü olarak bağımsızlık; sürü olarak adalet isteriz... (Kim verecekse ?!!!)

Kendi yarınımızı, çocuklarımızın geleceğini düşünme adına; sonradan gelecek nesillerin yaşam hakkını yok sayarken, insanlığa karşı suç işlediğimizi düşünmeyiz...

İki ağaç kesmekten; bizim dışımızdaki doğal hayatı azacık yok etmekten ne çıkar canım!.. Varsın ozon delinsin(ben mi düşünecem... delenler deldiği gibi yamasın!); varsın yağmur ormanları  azalsın (ben geçen yıl yirmi tane fidan diktim; kesenler düşünsün); varsın küresel ısınma alsın başını gitsin (iki klima daha takar serinlerim, ne olacak?!)...

Her şeyi da ben düşünecek değilim ya!!.. Bana mı kaldı dünyayı kurtarmak?.. Biraz da büyüklerimiz düşünsün... Hem bize soran kim?...

Bize soran, insan yanımızdır...

İnsan yanımıza azacık daha çok kulak verip; yüzümüzü ona dönersek; insan olduğumuzu hatırlamak için ölümün kıyısına gelmeyi beklemek zorunda kalmayız...

                                                                                                               01-12-2006

  • Sesli Düşünceler isimli kitabımdan. Sayfa 110