NEO GİYOM TELL SENDROMU…


Yazdığım yazılara, masallara, şiirlere gelen yıkıcı eleştirilere baktıkça, kendimi, kafasında bir elmayla hedef yapılan William(Giyom) Tell’in oğlundan daha çaresiz hissederim bazen…

“Eleştiri okları”, kafanızdaki elmaya değil de, yüzünüzü/beyninizi hedef alıyorsa; üstelik de yayı gerenler (eski) yoldaşlarınızsa”, çaresizliğiniz umutsuzluğa dönüşebilir kolayca…

“Çok eski kafalısın; modası geçmiş, anlamsız kavramlarla kafamızı karıştırıyorsun; anlatmak istediğini anlatamıyorsun”; “ abartılı ve ütopik düşüncelerle kafa karıştırıyorsun; “daha sade ve YENİ bir dil kullanmalısın”;” vb. okları ciddiye almasanız da; (onlarla uğraşmaktan) beyniniz yoruluyor…

Onların (Giyom Tel’in başarısız olma durumunda elindeki ikinci okla vurmayı planladığı Vali Gessler diyebiliriz özetle), “eski, anlamsız, ütopik” buldukları, kafamıza elma yerleştirip; beynimizi/düşüncelerimizi parçalamak isteyenleri korkuttuğu için “anlamsızlaştırılmaya” çalışılan düşüncelerdir…

“Siz yine, Giyom Tell (kahraman) olmak istiyorsanız olun; ama niye iki ok taşıyıp; boşuna ağırlık yüklenesiniz ki?” diyenler; tarih/kavramlar/düşünce/erdem ve (becerebildikleri) her şeyin içini boşaltıp; süslü, cicili bicili masallar anlatıyorlar bizlere…  

Bu içi boşaltılmış kavramlarla, masallarla şişirilmeye çalışılan beynimizi “yorgunluktan” kurtarıp özgürleştirmek için yazıp duranlar “hedef elması” yapılıyor hemen…

Zamana/düzene uyum gösteren “dostlara”, ucu parlatılmış oklar verip; üstümüze salıyorlar…

“Beyin yorgunluğunu” “BEY’in yorgunluğu” gibi algılayanlar, çıkış yolunu BEY’e (ya da Ayşe’ye) Tatil önermekten öteye geçemezler… Çünkü onların (beyinlerinin) durumu YORGUNLUKla açıklanacak düzeyi çoktan geçmiş durumda!..

Benim anlatmaya çalıştığım “yorgunluk”, (genelde uçaklar için kullanılan) “Metal Yorgunluğu”na benzemez…

Ne,“Format” isteyen bilgisayarınkine; ne de, “hata” yapmaya başlayan (ve kapatıp açınca düzelen) akıllı(!) telefonlarınkine benzer…

Kirletilmiş dilin pasından mı; içi boşaltılmış kavramların, sönük bir balon gibi dejenere olmasından mı; aynı dili/kültürü paylaştığımız insanları anlayamaz hale gelmemden mi; yoksa tüm bunlardan (ve henüz keşfedemediğim nedenlerden mi) mı, bilemiyorum..

Eski, daha eski ve yeni(!) pek çok sözcüğe yüklenen farklı anlamlar(!) giderek “anlamsızlık çöplüğüne” dönüşüyor…

Üstelik, kavramların (üstüne kaka bulaşmış) don lastiği gibi kullanılması YENİ(!) bir durum değil…

Ancak son yıllardada olay iyice çığırından çıktı…

Herkes, Giyom Tell… Ama, iki ok taşıyanına rastlamak nerdeyse imkansız… Attıkları tek okun ( ya kurtaracakları dünyanın, başına konmuş elmayı vuracaklarından hiç şüpheleri yok; ya da başaramazlarsa, elmayı oraya koyan düşmana ok atma cesaretleri yok) amacından/anlamından ne kadar eminler; bilemiyorsunuz…     

Onların bilinçsizce savurduğu bu tek oklarla yaralanıyor beyinlerimiz…  

Bir sohbette “Emperyalizm” sözcüğünü kullanınca, (çoğu, hala Sosyalist olduğu iddiasındaki) dostların, dudak kenarlarındaki alaycı (hatta acıyıcı) gülümsemenin yaydığı negatif dalgalardan yoruluyor beynim…

“Enternasyonalizm” diyorum; “vahhh, vahhhh” diyor karşımdakinin gözleri; dudaklarıysa, “önce kendi toplumumun(ondan önce de benim) çıkarları…”

Başka bir dünya mümkün” diyorum; “Bırak bu ütopik zıvaları” diyorlar…

Artık “YENİ Dünya Düzeni!” var ya; ESKİ! Kavramlarla konuşana, “65 milyon yıl önce sizin soyunuz tükenmemiş miydi?” hatırlatmasıyla, Dinozor deyip geçmek kolaylarına gidiyor…

Her şeyin (fazla düşünmeden) hızla tüketildiği bu (YENİ) Barbarlık Çağı’nda, “şekerli/afyonlu sakız” işlevi gören kimi kavramlara takılıp kalan beynim; anında uyuşmaya başlıyor…

Sözünü ettiğim “Beyin Yorgunluğu” işte böyle bir şey… Etyolojisi (neden kaynaklandığı) ise, Neo Giyom Tell Sendromu (bulgular bütünü)dür…

Tedavisi basit: Aşağıda kimi belirtilerini verdiğim bu sendroma yakalanmış insanlardan uzak durmak…

Bunu beceremezseniz o tek oklardan biri, sizin de beyninize saplanıp “Beyin Yorgunluğu” yapacaktır…

NEO GİYOM TELL SENDROMU Belirtileri…

 

Konuşurken, çok sık “Sürdürülebilir” sözcüğü kullanmak:

Eveeet… “YENİ olanın”, en süslü; en geniş kapsamlı; en fiyakalı; en büyülü kavramlarından biri de bu…

Azgın Kapitalizmin günahlarını, ayıplarını, saldırganlığını, sömürücülüğünü, yıkıcılığını örtmek için bundan daha güzel bir sözcük bulunamaz sanırım…

“İnsan, çevre, doğa yararına” olmayan ne kadar olgu varsa, önüne “sürdürülebilir” sözcüğünü koyup yığınları uyutabilirsiniz…

Ne zaman, “sürdürülebilir ekonomi/kalkınma…”  gibi nutuklar duysam; beyin yorgunluğum yıkıcı düzeye ulaşır; kendimi (aynı isimli romandan uyarlanan) Şeytanın Avukatı, filmindeki Keanu Reeves gibi hissederim…

Tek kurtuluş, o filimdeki gibidir (şeytanın avukatlığına soyunan Keanu Reeves, oyunu bozmak için şakağına sıktığı tek kurşunla, bozar; alet edildiği kötülük oyununu) belki ama; o tek kurşunu/oku nereye sıkacağını bilmek koşuluyla…

Çünkü hayat, bir filim platosu değil!..

 

Etrafını gözlemlemek, dinlemek yerine  “Selfi- Özçekim”le uğraşmak:

Alın size “yepyeni” bir sözcük ve davranış bozukluğu…

Suda yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğine hayran kalıp; yerinden kalkamadığı için kendini seyrettiği su kenarında ölüp giden Narkissos’un hikayesini hepiniz bilirsiniz…

Bilinçaltında ezikliği barındıran bir diktatörlük özentisinin dışa vurumu da diyebiliriz bu duruma… 

Psikologlar, bu tür insanları, “Yeryüzü tanrıları gibidirler kendi gözlerinde. En büyük korkuları güçlerini kaybetmeleri, ölüm, etraflarındaki herkesin kendilerine düşman olmasıdır. Güçlerinin ve şehvetlerinin bir sınırı yokmuş gibi davranmaya çalışırlar. Dış dünya 'ben' olmadığı için, dış dünyayı anlayamaz/algılayamaz ve bu durum kişide korku yaratır.  Gitgide daha yıkıcı, daha yalnız ve korkak olurlar. Başkalarının düşünce ya da isteklerine ilgi göstermezler…” diye tanımlarlar…

 

Gessler gibilere, orantısız AŞK’la bağlanmak:

Genelde, GÜÇ için kullanılan bu kavramı ben AŞK’a uyarlamıştım bir masalda… Burada da belirleyici olan yine GÜÇ’tür aslında… GÜÇ’e duyulan hayranlık ve itaatla oluşan (neredeyse) İlahi bir Aşk’ı tanımlamak için kullanmıştım… Belli ki “anlaşılır!” olmamış…

Vali Gessler gibilere sırtını yaslayarak ele geçirdiği (ya da kıçını oturttuğu) GÜÇ’ü sonsuza dek koruyabileceği yanılgısına kapılan Neo Giyom Teller bu kavramı çok sevebilirler…

Onlar çok sevebilirler ama, ben de bu “Orantısız Güç” lafından nefret ediyorum… Eski kafalılığımdan olsa gerek; Faşist saldırganlığı yumuşatma amacıyla uydurulmuş gibi geliyor bana…

 

‘Yeni’ den söz edip; nostalji özendiriciliği yapmak:

Başarısızlıklar ve ciddi travmaların ardından sığınılacak liman olarak  nostaljini seçilmesi, psikologlar tarafından hastalık olarak tanımlanmaktadır… Özellikle 2004 Referandumundan sonra, “gelecek”ten; ütopya’dan umudunu kesenlerin sığındığı ana liman olmuştur nostalji“Güzel bir gelecek kurma” düşünce ve kavgasında yaşanan ciddi bir başarısızlık; vazgeçmeyi, edilgenleşmeyi, ve geçmişe/geriye dönmeyi; diğer bir deyişle, statükoculuğa sarılmayı dayatabilir…

Yaşamını statükoya adamış olanlar için bir şey fark etmezken; kavgadan vazgeçip, “yenilgi” psikolojisine giren Giyom Teller için bu durum utanç verici olabilir… Savunma mekanizması olarak nostaljiye sarılmaları da bu utancı örtülemek içindir…