ONLAR BİZİ DÜŞÜNDÜKÇE, BİZ KARA DÜŞÜNCELERE DALARIZ..

 

ONLAR BİZİ DÜŞÜNDÜKÇE, BİZ KARA DÜŞÜNCELERE DALARIZ..

 

Meclis Başkanımız Sibel Siber’in Türkiye’de yaptığı ziyaretler ve bu ziyaretlerde yapılan açıklamalara baktıkça, kara düşüncelere daldım yine…

Cemil Çiçek’in, Türk Dış politikasındaki Statüko’yu vurgulayan, “hükümetler değişse bile Kıbrıs Türkü’ne yönelik politikalarımız asla değişemez” laflarına mı yanayım;  “iki ayrı devlet ve siyasi eşitliğe dayalı bir anlaşma” vurgusuna mı?

“Zorla evlilik olmaz”mış!... “iki ayrı devlet”(iki ayrı ev)le hangi evlilik olur ki zaten?..

Çiçek beyler de, Beşir beyler de, Tayip beyler de bizi çok düşünürlermiş…

Sağ olsunlar da; onlar bizi düşündükçe, bizi gara düşünceler sarıyor buyanda…

O kadar düşünüyorlar ki, Cumhurbaşkanımıza “Baş Muhtar” unvanı bile verdiler... O da aldı göğsüne taktı…

Onlar, bize takmaya alışmışlar zaten… Topraklarımıza, üretimimize, doğamıza, insanımıza, düşüncelerimize, inançlarımıza, kültürümüze, ve giderek tüm kurumlarımıza kafayı takmışlar…

Biz de, onlara takılıp kalmışız küçük çıkarlar uğruna… Ta ki, onların taktıkları bir yerlerimize fazla batmaya başlayıncaya dek…

Şimdi onlar bizi düşündükçe(!), kara düşünceler sarıyor bizi…

Altı yıl önce  (19-07-2007) yine böyle düşünceler sarmıştı da, şu satırları yazmıştım; bu günleri bekler gibi….

 

“düşünüp duruyordum

 

Kaç gündür düşünüp duruyordum…

Bu ülkeye misafir gibi geldiği iddiasında olduğunu yazan bildirilerle “tatile çıkanlar”a ne oldu da, artık buranın sahibi gibi konuşmaya başladılar?..

Aslında, buraya bizi kurtarmaktan(!) çok, adanın stratejik önemi nedeniyle geldiklerini (Bu stratejik önemin yalnızca Türkiye ya da Yunanistan için olmadığını CIA’in yıllar sonra açıklanan dosyalarından çok açık anlıyoruz…); e buralara kadar gelmişken Kıbrıs’ı (Kıbrıslılar’ı değil yanlış anlaşılmasın!) kurtarmaya(!) da çalıştıklarını; ama görevi tamamlayamadıklarını da yine sonradan yapılan kimi açıklamalardan (daha geçenlerde, tamamıyla Türk toprağı olan Kıbrıs’ın Kuzeyinin kurtarıldığını, ancak görevin bitmediğini açıkladılar ya!) öğrenmiş olduk çok şükür!..

Kafama takılan asıl soru, “Kurtarıcıların neden, sonradan kurtardıklarına da düşman gözüyle bakmaya başladıkları” gerçeği idi?..

Sonunda (her zaman olduğu gibi!..) imdadıma en büyük kurtarıcı ABD yetişti !.. Sağ olsunlar!, İyi saatte olsunlar!...

Dünyayı her türlü bela ve haşereden kurtarıp; her bir tarafa demokrasi ve insan hakları taşımak gibi ilahi bir görevle ortalığı kan gölüne dönüştüren ABD yetkilileri, benim gibi kıt akıllıların kafacıklarını bu tür sorularla yormamalarını sağlamanın yolunu HOLLYWOD stüdyolarında bulmuşlar…

Geçenlerde seyrettiğim böyle bir film sayesinde, aklıma takılıp da yıllardır çözemediğim soruların cevaplarını, ŞAKKK diye buluverdim…

Senaryo uzayda geçiyor… Uzay gemisini işgal eden, örümcek benzeri uzaylılar (dış mihraklar), gemi mürettebatından zayıf kişilikli olanlarını (iç mihraklar) seçip; onların ağızlarından içeriye dalıp; kafalarına yürüyorlar… Ve kafalarına yerleştiklerinin beyinlerine hükmedip; dünyayı işgal etmeye çalışırlar…

Ama bu örümcek kafaların unuttuğu bir gerçek var: Dünyada (en çok da ABD’de) zayıf kişilikli olmayan; dünyayı (nedense bu replik, İNSANLIĞI diye geçmiyor hiçbir senaryoda) kurtarmak için ölmeye ve öldürmeye hazır pek çok KURTARICI kahraman vardır…

Sonunda, bu türden üç beş sağlam karakterli kahraman dışındaki herkesin (hatta gemiyi yöneten kaptanın bile… Çünkü o iyi bir askerden çok pısırık bir siyasetçidir…) kafasına yerleşir o düşman örümcekler…

Yapılması gereken, (en yakın arkadaşın da olsa) kafasını örümceklere kaptırmış olanların kafalarını uçurup; düşmandan kurtulmaktır… Bu cesareti gösteremeyenleri örümcekler birer birer ele geçirir…

Geriye kalan en sağlam karakterli, en cesur iki kişi,  (bu kahramanlardan biri kadın, biri erkek olur her zaman/.. filimin başında kurtardıkları arkadaşları da dahil) gemidekilerin tümünün kafalarını uçurup; gemiden kaçmaya çalışırlar… Ama henüz görev bitmemiştir… Uzay gemisinde daha bir sürü işgalci örümcek ve yapılacak iki iş daha vardır… Biri gemiyi havaya uçurup; öldürebildiği kadar örümcek öldürmek; ikincisi de Aşağıdaki (dünyadaki) dost güçleri olaydan haberdar etmek…

Kendini de (vatanı için) feda etmek anlamına gelen kutsal görev elbette ki ERKEK kahramana kalacaktır… İşin içinde (görev de olsa, kancıklık sayılan) KAÇMAK olan diğer görev ise,  doğal olarak(!)kadın kahramana düşer…

Filmin son sahnesi oldukça çarpıcıdır!.. Aşağıda bir yerlerde, bir askeri kampta, Gemideki kahramanlıklar videodan gösterilip “Dünyayı kurtarmak için yeni kahramanlar aranır!...” Yapılan anons ise, neyin KURTARILMASI gerektiği anlayışının en çarpıcı örneğidir…

“HAYDİ ÖLDÜRMEK İÇİN SEN DE SAVAŞA KATIL…”

****