YENİDÜZEN’LE 23 YIL..


 

YENİDÜZEN’LE 23 YIL..

 

Yenidüzen’in doğum günü ile eşimin doğum günü aynı gün olduğu için ikisini de unutmam…

Bu yıl her ikisi için de oldukça anlamlı bir tarihe denk geldi: 12-12-12…

Birçok insanın “büyük beklentilerle” karşıladığını; nişan, evlilik, doğum, günlerini bu güne ayarladığını biliyoruz…

Bu günün, diğer günlerden tek farkı, benzer rakamlı bir tarihi ancak yeni doğanlar görebilecektir… (aklıma gelen en yakın tarih 10-10-2110 ya da 11-11-2111…)

Rakamlara, özel günlere gereğinin ötesinde anlamlar yükleyerek; büyük beklentilere kapılmayı; bu günleri hediyelerle karşılamayı sevmeyen biri olduğumu yazılarımı takip edenler bilir…

Sonuçta, 12-12-12 tarihi de diğer günler gibi gelip geçiyordu ki, saat 18.30’da gelen bir mesajla Arif hoca’nın ölüm haberini aldık… O ünlü Hassittir… lafı döküldü dudaklarımdan… Kıbrıs büyük bir değerini daha yitirdi ama Arif hoca buralardan giderken bile ciddi bir ders verdi anlayanlara(!).

Vasiyeti tam olarak yerine getirilemese de (yakılıp, küllerinin Akdeniz’e savrulmasını istemişti) inanmadığı şeylerden (cami, imam, meclis, ve devlet bayrakları) uzak tutuldu… Keşke, Kutlay Erk başkanken birkaç arkadaşla “Ateist Mezarlığı” için yaptığımız girişimden sonuç alabilseydik… Arif hoca orada daha huzurlu yatırdı en azından… Işıklar içinde yatsın…

Bu yıla kadar, 12 Aralık mutlulukla iki şeyi hatırlatırdı bana… Eşimin ve Yenidüzen’in doğum günlerini…    

Yenidüzen’de ilk yazım 1989’da yayınlanmıştı…

89 Aralık’ında askere girdikten sonra iki yıl boyunca düzensiz de olsa (ya da takma adlarla) yazmaya devam ettim…

Çarşamba gün Yenidüzen’in 38. yaşını kutladık, gazeteye emek veren dostlarla… Gazetenin 15. yılından bu yana aralıksız yazan (sürekli yazan en eski) iki köşe yazarı olarak kadeh tokuşturduk Ünal Fındık arkadaşla… (Oradan ayrıldıktan kısa bir süre sonra aldık, Arif hocanın ölüm haberini)

Üç yıl önceki (aralık 2009) bir köşe yazımda şu satırlarla anlatmıştım Yenidüzenli yıllarımı:

“Bilgisayarın yaygınlaşmadığı o zamanlarda, kağıdı kalemi alır; sigaramı tüttüre tüttüre sağını solunu çize/sile keyifle yazardım yazılarımı… Sonra Perihan hanım onları oturup dizer; uygunsa bir kez daha gazeteye uğrayıp kontrol ederdim… O devir çoktan geçti… Kapalı yerlerde sigara yasak (ben de henüz “dizüstü”ne geçemediğim için; “masaüstü”nü taşıyamıyorum…); boş kağıtlar; eski defter sayfaları bir köşeye atılmış…

Odada otur; tuşlara sinirli sinirli vur… “Save” yapmayı unutursan gitti güzelim yazılar…

90’lı yıllarla bilgisayarlar yaygınlaştı; biz de bilgisayara geçtik… Ama henüz internet yaygınlaşmamış… Gazeteye yazıları kağıtta değil; diskette(şimdi onlar da tarih oldu) götürürdük… Yine de gazete binasına gitmiş olurduk sonuçta… Dostlarla karşılaşır; sohbet ederdik… Sonra uzun bir süre (iki üç yıl kadar) yazıların dışında “PYGMALION Kültür Sanat Dergisini de “aylık ek” olarak hazırladım… Haftalık yazıların dışında bu ekin sayfalanması için de uğramaya başladım gazeteye…

Osman(Mekansız)la saatlerce yaptığımız çalışmalar ve sohbetler de sonunda teknolojinin kurbanı oldu…

Yenidüzen şimdi yeni binasında… Üstelik yalnız da değil… SİM isimli iki kardeşi(Radyo ve TV) daha oldu… Toplasan iki kez ancak gittim bu yeni binaya…

Yeni, genç yüzlerle dolu bir bina…

Fina’nın karşısındaki o eski, kurşun kokulu sarı taş binanın sıcaklığından eser yok belki; ama yüreklerdeki ateş hala yüksek… Gönüllülük de öyle!...

Köşe yazarlarının çoğu gönüllü… Farklı sesler; farklı düşüncelerle YeniDÜZEN’i, YeniDÜZEN yapan yazar kadrosunun gösterdiği özveriyi başka gazetelerde bulmak zor…

Her zaman, düşünce özgürlüğünü, demokrasiyi ve insan haklarını gündeminden düşürmediği için bu aile bu denli güçlü ve huzurlu...

Ne haciz davaları, ne bombalamalar, ne yazarlarının tehdit edilmesi, hatta öldürülmesi vazgeçirebildi Yenidüzen’i bu tavrından...

Yalnızca dıştan gelen baskılara, sansür eğilimlerine karşı değil; içten (partiden) gelen baskılara da göğüs germeyi bildi... En önemlisi hoşgörülü bir biçimde bunun eleştiri ve özeleştirisini de yapabildi...

Kim ne derse desin, haftalık yayınlandığı o “baskıcı yıllarda” evlere saklanarak giren YENİDÜZEN, çoktan “Parti Gazetesi” olmaktan çıkmış; topluma mal olmuştur…

Yakın geçmişte, Parti yönetiminden birkaç kişinin gazetenin bu çok sesli yapısını kırma çabalarının (yazarların ve okuyucunun direnişiyle) nasıl boşa çıktığını hatırlatmaya gerek var mı?.. Barış, demokrasi kavgası veren bir gazetenin kendi içinde de bu idealler için kavga vermesi gerekirdi ve verildi… Aksi durumda Yenidüzen, Yenidüzen olmaktan çıkar; basın da büyük bir yara alırdı…. 

 

Önümüzdeki günlerde (muhtemelen yılın son günlerinde) çoğu Yenidüzen’de yayınlanmış “deneme” nitelikli makalelerimden derlediğim “SESLİ DÜŞÜNCELER” isimli kitabım Söylem Yayınları tarafından satışa sunulacak…

“REFERANDUM”(Mart 2006) isimli kitabımın ardından bu ikinci DERLEME kitabımın sunuş yazısını şimdiden sizlerle paylaşmak istedim…

 

SUNUŞ

 

Şu yaşadığımız Barbarlık Çağı’nı, “İletişim Çağı” diye güzellemeye çalışanların, aslında O’nun yaratıcısı olduğunu gözden kaçırdığımız sürece; bu şiddet yüklü “Yeni Dünya Düzeni”nden kurtulamayacağımız aşikardır…

Düşünceden çok laf üretenlerin sıkça kullandığı, “Dünya’ya Dikilitaş’tan bakmaktan vazgeçmeliyiz” demenin hiçbir TEZ üretmediğini yaşayarak görüyoruz…

“Yok oluyoruz; Bu memleket bizim… Temiz toplum yaratacağız… vb.” tepkisel çıkışlar, bizi Sarayönüne hapsedip; şovenizme kaydırmaktan öte işe yaramıyor…

  

Evet, kimliğimiz kültürümüz aşınıyor; Toplumsal kirlenme tavan yapıyor… Birey olmak yerine “BİREYCİ” olmayı seçiyoruz… Sevgisizliğimiz, hoşgörüsüzlüğümüz acımasızlığa ve dışlayıcılığa dönüşüyor… Üretmekten çok sınırsız tüketmeyi tercih ediyoruz… İnsana, doğaya, çevreye değer vermiyor; Dünya’yı “Ortak Evimiz” değil Çöplüğümüz gibi kullanıyoruz… Tüm bunları, bizim yaşadığımız yarı/buçuk coğrafyaya özgü sanıp; dar zümresel çıkarların peşinde koşarak çözüm arıyoruz…

 

Bu “iç karartıcı” tabloyu tam anlamıyla anlatmaya sayfalar yetmez biliyorum… Bu kitap, biraz da bu dürtüyle derlenip toparlandı…

Şiirleri de sayarsak yaklaşık kırk yıldır yazıp duruyorum… 3 Ekim 1996 tarihli bir şiirimde (Gündüz Düşleri, sayfa 61) şu satırlarla sorgulamıştım yazma serüvenimi:

Şiirler yazarım boş kağıtlara,

"yazdın da n'oldu?" demeyin sakın...

Şiir kanıdır soluk yüzlü kağıdın;

 

Şiir/yazı (genellersek sanat) yalnızca o soluk yüzlü kağıdın değil; insan olmanın kanıdır aslında... O kanı damarlarımıza pompalayan kalp da DÜŞÜNCE’dir...

Şu anda sayfalarını okşadığınız kitap, O Kalbin anotomisidir bir bakıma…

Sayfaları çevirdikçe, Sesli düşüncelerimin kırk yıllık çırpınışını hissedeceğinizi umuyorum…

 

Tamer ÖNCÜL