„Başbakanın gözyaşları”


„Başbakanın gözyaşları”

Fonda duygulu bir müzik!

Tok bir ses, “bir baba”nın, hayatını kaybeden “genç kızına” yazdığı mektubu okuyor.

Vurgular, semboller özenle seçilmiş.

Vakitsiz gelen ölüm; gelinlik bile giyemeyen genç kız; ebediyen kaybedilen bir can!

Acı karşısında duyarlı olmak elbette insana özgü. Her ölüm, her kayıp, onu içselleştirdiğiniz anda yüreğinizi dağlar, acı çekenle birlikte siz de benzer duygulara kapılırsınız.

Fondaki müziğin ve mektuptaki duyguların yoğunluğu arttıkça, kameralar da elindeki mendille gözlerini silen “adama” iyice yaklaşıyor.

Dakikalarca onu izliyoruz!

Ekran başındaki milyonlar gözyaşlarını tutamayan bu “yürekli adam”ın acısını ta derinden hissediyorlar.

Mektup bitip de, uzun bir sessizliğin ardından acıdan tıkanan sesiyle konuşmaya başladığında da, muazzam kederinin, kendisinin de bir “baba” olmaktan kaynaklandığını anlıyoruz. O da kendi kızı için, kendi ailesi için, onlara yeteri zamanı ayıramadığı için ağlıyor.

Bir tiyatro sahnesi izler gibiyiz, oysa her şey gerçek.

Dahası, sıradan bir “baba-kız” ilişkisi değil söz konusu olan!

Mısır Müslüman Kardeşler liderinden ve gösterilerde öldürülen kızından bahsediliyor.

Mektup okunurken kameralar karşısında gözyaşlarını tutamayan da Türkiye başbakanı!

Bir babanın kaybettiği kızına yazdığı bu çok özel duygularını, böylesine hoyratça ortalığa döküveren amacın gerisinde ne olduğunu da mektubun sonlarında anlıyoruz.

Baba, kızının ölümünü bile “kendilerinin haklı” karşılarındaki düşmanın “batıl” olduğunun kanıtı olarak görüp gösteriyor.

Bir insanın evladını kaybetmesi gibi yaşanabilecek en kötü trajedi bile “inanıyorum ki sen Allah’a verdiğin söze sadakat gösterdin, Allah da sana… Öyle ki, şahadet şerefini bize değil, sana bahşetti” diyerek kabul edilebilir, hatta ulaşılması gereken ulvi bir amaç gibi gösteriliyor.

Burada söz konusu olan sadece bir babanın kaybettiği kızı için dile getirdiği acı değil, inandığımız bir dava için, gerekirse en yakınlarımızı bile feda edebileceğimiz duygusu…

Ve böyle bir “davaya” sahip olabilme mutluluğunun insan egosunda yaratacağı yücelik…

Eğer hayata bu pencereden bakarsanız, elbette işiniz çok kolaylaşır.
İnsanlığı, ümmeti ya da milleti kurtaracağını düşündüğünüz “Dava” her şeyin başında gelir.

Ve siz de bu davaya inananları ve inanmayanları çok rahat birbirinden ayırabilirsiniz.

Sizin gibi “inananlar”, elbette “ötekilere” göre kat kat değer kazanırlar.

Sizden olan ve canice katledilen“gelinlik giyemeyen” genç kızlar için hıçkırıklara boğulurken, sizden olmayan ve yine canice katledilen diğer gençler için en ufak bir duygusal yakınlık göstermenize gerek kalmaz.

Dahası yaşadığınız ülkede, şehirde, hükümetinizin emir verdiği polislerin zorbalığıyla ölen o gençler için, yüzünüzdeki nemrut ifadeyle o inanılmaz “birkaç tanesi” deyimini kullanmakta bir sakınca görmezsiniz.

Oysa onlar, Esmasıyla, Abdullah’ıyla, Ethem’iyle, Alisiyle, ne gariptir ki, hangi ülkede olursa olsunlar, aynı ceberut duygusuzluğun kurbanı olmuşlardır, yani “benim söylediğim doğrudur” ve “benim istediğim olacak” zorbalığının

Siz bu ülkenin başbakanısınız! Sadece “sizin gibi düşünenlerin ve inananların” değil, tüm vatandaşların!

Göreviniz, kameralar önünde hıçkırıklara gark olmak değil, sizin gibi düşünmeyen karşınızdakine de kulak vermek olmalıdır.

“Davanızı” değil herkesi kapsayacak “demokrasiyi” öne çıkardığınızda tüm ülkenin başbakanı olabilirsiniz, ama korkarım, insanların önemli bir kısmının gözünde siz bu hakkınızı artık kaybettiniz.

Ve sanırım, akıttığınız gözyaşları biraz da bunun için…

Tarık Demirkan
23 Ağustos 2013