“Deli Gömleği” ya da Türkiye’nin yeni rejimi nasıl olmalı?

“Deli Gömleği” ya da Türkiye’nin yeni rejimi nasıl olmalı? 

 

Evet, dün gibi hatırlıyorum!

Oysa aradan yirmi küsur yıl geçmiş!

Doksanlı yılların başları, ortalarıydı!

Türkiye, devletçi kapitalizmin kemikleşmiş yapısını aşmaya çalışıyor, liberalizmin ilginç yorumlarıyla, deneme sınama usulü beliren yeni yollarla tanışıyordu.

 

Yasal boşluklardan da yararlanıp ortalığa çıkıveren özel radyo ve televizyonların yarattığı özgürlük ortamında birden her şey konuşulup tartışılır olmuştu.

 

Ülke yine darboğazlarından, on- on beş yılda bir girdiği krizlerinden birindeydi.

 

Ancak bu seferki kriz, ne darbelerle ve ne de siyasi polisiye tedbirlerle aşılacağa benziyordu.

Daha önceki krizlerde kalıcı çıkış önlemleri ve önerileri, uzun vadeli dönüşüm modelleri sadece sistem dışı sol tarafından gündeme getirilirken, o yıllarda alternatif arayışları sistemin gerçek sahipleri tarafından ciddi olarak ele alınır olmuştu: Sabancılardan Boynerlere ve hatta TÜSİAD’a kadar burnu ve sezisi keskin bir kesim artık var olan yapıdan ümidi kesmiş, çıkış ve dönüşüm alternatifleri arıyordu.

 

Kürt raporları, yeni açılım stratejileri hazırlanıyordu!

 

Yeni bir demokrasinin yolu sorgulanıyordu.

 

Bunların konuşulup tartışıldığı alternatif organlar beliriyordu.

Özel televizyonlarda, Siyaset Meydanı, 32. Gün gibi programlarda,  Yeni Yüzyıl gibi gazetelerde yeni isimler, yeni yüzler, yeni sesler yükseliyordu.

 

Ülke gerçekten de bıçak sırtı bir dönemeçteydi!

 

Ya sistemin çöküşü perçinleşecek, “Yeni Demokrasi”, “Demokratik bir Türkiye” ya da “II.Cumhuriyet” adıyla anılan ve de “yeni bir toplumsal sözleşme” temelinde uzlaşmaya dayalı yeni bir model oluşacak, ya da bu ülkenin sırtına bir deli gömleği geçirilecek, memleket çılgın bir kargaşanın içine atılacaktı.

 

 Heyecanlı ve gergin haftalar, aylar, yıllardı.

 

Sivil siyasette bu ülkenin başına gelmiş en büyük belalardan biri olan Demirel sözüm ona denge politikasıyla sürekli hem nalına hem mıhına vuruyordu;

 

Çiller ve Yılmaz arasındaki amansız kayıkçı kavgası devam ediyordu;

 

Sosyal demokratlar, içine düştükleri derin çaresizlikte bugün hala devam eden uzun yok oluş uykusuna hazırlanıyorlardı;

 

Kibirli ordunun her şeye hâkim generalleri iplerin ellerinde olduğunu sanırken, bir yandan da daha sonra Susurluk adıyla patlak verecek olan devlet içindeki kavga beliriyordu.

 

Bir gün bu tarih, elbet olduğu gibi, o zamanlar konuşulduğu gibi yazılıp tartışılacak. Ayrıntılar, kapalı kapılar ardındaki pazarlıklar, iç ve dış güçlerin, eroin, silah ve ölüm tüccarlarının masanın üzerine yatırdığı kozlar elbette ortalığa dökülecek!

 

Ancak kısaca şu söylenebilir ki, sonunda “deli gömleği” yanlıları galip geldi.

 

Sapanca İstanbul güzergâhında “kaybedilen” Kürt asıllı tanınmış şahsiyetler; Kelle kesen Hizbullahçılar; olağanüstü hal;  boşaltılan köyler; cezaevi isyanları; Suikastlar, bombalar, cinayetler. Yani ülkede kan gövdeyi götürdü.

 

Ve burada ilginç bir ayrıntı; Alternatif arayışlarında önemli bir cazibe merkezi olarak ortaya çıkan, ve Kürt sorununun çözümünü en önemli halka olarak tespit eden Yeni Demokrasi hareketi lideri Cem Boyner, artık bir parti olma sürecinde son aşamaya gelindiği bir tarihte bir Amerika ziyaretine gitti.

 

Ve döndüğünde hiç beklenmedik bir şekilde kendisinin artık bu işte olmayacağını açıkladı. Boyner bu ziyarette ne olmuşsa, Yeni Demokrasi hareketinin liderliğinden caydırılmıştı. Yeni Demokrasi tam bir lider hareketiydi. Lider giderse, hareket de biterdi. Ve nitekim öyle de oldu.  Yeni demokrasi hareketi bir ay içinde sıfırlandı.

 

O zamanlar konuşulan siyasi şehir efsanelerine göre, Boyner’e kendisine karşı hazırlanan bir suikast girişimi haberi verilmişti. Eğer konuşmaya ve örgütlenmeye devam ederse bu hayatına mal olabilirdi.

 

Bu siyasi dedikodular ne kadar doğrudur, bilinmez, ancak daha sonra Kürt Raporu hazırlatan Sabancılara karşı, hem de Sabancıların kalesi olan ikiz binalarda inanılmaz bir suikastın gerçekleşmesi, Boyner konusundaki tezlerin doğru olabileceğini işaret ediyor.

 

Sonuçta Türkiye’deki rejimin gerçek sahipleri arasından çıkan iç muhalifler susturuldu.

 

Ve o yıllarda, tüm yenilenme taleplerini elinin tersiyle iten, ve ülkeye “deli gömleği” giydiren siyasi çılgınlık memleketi bu günlere taşıdı.

 

Çatışma mantığının Türkiye’den neler götürdüğünü, son yirmi yılın nelere mal olduğunu hep birlikte görüyoruz, yani tablo ve bilanço önümüzde duruyor.

 

Bugün iktidarda olan güç (ve de müttefikleri) yirmi yıl öncenin sistem dışına itilen güçleri arasındaydılar.

 

Yani ülkenin üzerine zorla geçirilen “deli gömleğiyle” eli kolu bağlanmak istenenler arasında onlar da vardı.

 

Deli gömleklerinin bir işe yaramayacağını, eğer toplumsal sorunlar çözülmek isteniyorsa bunun ancak en geniş demokrasi ve mutabakatla yapılabileceğini kendi deneyimleriyle yaşamadılar mı?

 

Peki, o halde, rengi ve yapısı farklı olsa da, zora dayalı “deli gömleklerinde” neden hala ısrar ediliyor?