Vatan haini Nazım

 

Hayatın “kolay” olduğunu sandığımız yıllarda geçti bizim gençliğimiz.
Dünyanın göbeğinden ikiye çatladığı yıllar.
Safların net belirlenebildiği yıllar.
Ya bizdensin ya ötekinden tercihinin, yaz sıcağında kana kana bir bardak soğuk su içer gibi gönül rahatlığıyla yapılabildiği yıllar.
“Cüzdan mı? Vicdan mı? Derdik! “Hangisine kulak vereceksin?
Hülyalı gözlerini yarınların parlak günlerine dikmiş gençlerin yanıtı hazırdı!
Elbette ki vicdan!
Elbette ki bağımsızlık!
Elbette ki kardeşlik ve dayanışma!
Paris’te, Washington’da dünya gençleri savaşa karşı “barış ve dayanışma” bayrağını kaldırırken bizim “altmış sekizliler” da onlara İstanbul’dan, Ankara’dan ses veriyordu.
“İki üç daha fazla Vietnam!”
Ernesto’ya bin selam”!
Altmış sekiz kuşağı acımasızca silindi!
 
Ama sonra bizim kuşak geldi.
Gözlerimiz dünyadaydı elbet, ama yüreğimize kulaklarımıza aklımıza ve duygularımıza seslenen bir şairimiz de vardı!
Nazım Hikmet’imiz.
Pazarlık etmeyi reddeden, yıllarca hapis yatan Nazımımız!
Onun şiirleriyle büyüdük.
Her döneme uygun mısralarını bulduğumuz şiir kitaplarını yer yutardık.
O vatan hainiydi, egemen rejimin propagandasına göre.
Bizim gözümüzde ise kahramandı.
Ucuz vatan hainliği propagandasına şiirle verdiği muazzam yanıtı bir manifesto gibi okur, çoğaltır dağıtırdık.
Çünkü o yıllarda kitapları da yasaktı.

Vatan haini
“Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.” 
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson’un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
“Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. 

Bu şiire göre hepimiz vatan hainiydik ve bu damgayı bir bayrak gibi taşımaya da hazırdık!
Çünkü bizim vatandan anladığımızla bu ceberut rejimin temsilcilerinin vatan kavramları yerle gök kadar birbirinden uzaktı.
Dünyanın kavranmasının sandığımız kadar kolay olmadığını Türkiye’den çıkıp Macaristan’a geldikten, dünyayı daha iyi gördükten sonra anlamıştım.
Sıcağı da soğuğu da olsa savaş canavarlaştırırdı.
Bir yanda Cezayir, Mısır, Latin Amerika, Vietnam Şili varsa diğer yanda da ’56 Macaristan, ’68 Çekoslavakya, ’78 Polonya vardı.
Ama dünya karmaşıklaşsa da bizim için Nazım hep Nazım kaldı.
Çünkü o bu şiiri de yazmıştı. 
taştandı, tunçtandı, alçıdandı, kâattandı iki santimden yedi metreye kadar.
taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan çizmeleri dibindeydik, şehrin bütün meydanlarında.
parklarda ağaçlarımızın üstündeydi; taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan gölgesi,
taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan bıyıkları lokantalarda içindeydi çorbamızın
odalarımızda taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan gözleri önündeydik.
yok oldu bir sabah!
yok oldu çizmesi meydanlardan,
gölgesi ağaçlarımızın üstünden,
çorbamızdan bıyığı,
odalarımızdan gözleri,
ve kalktı göğsümüzden baskısı binlerce taşın tuncun alçının ve kâadın

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

’78 kuşağı da gaddarca ezildi!
Soğuk savaş bitti, Nazım’ın şiirlerini bir zamanlar kendisine vatan haini diyenler de gururla okumaya başladılar.
Ama aldanmayın, şiirlerini içeriğini beğendikleri için değil, ondaki temiz yurtseverlik ateşinin prim yaptığını anladıkları için okuyorlardı.
Nazım’ın şiirlerini okurken, bu ülkede bir zamanlar onun şiirlerini okudukları ve vicdanlarının sesini dinledikleri için yetmiş yedi kez cehennem ateşinde yakılanlardan hiç bahsetmiyorlardı.
 
Bu dünyada kendi evlatlarını bu kadar kolayca ve hunharca harcayabilen başka bir ülke, başka bir toplum var mı acaba?
“Altmış Sekizliler”  ve “Yetmiş Sekizliler”  üzerine çok konuşuldu.
Peki ya “Kırk Sekizliler”?
Nazım Hikmet ve arkadaşlarının peşine takılan ve kendini böyle var eden kuşak?
Fotoğraflardaki Nazım’ın yanında henüz yirmili yaşlardaki Gün Benderli, Necil Togay ve arkadaşları mesela.
Biliyorum, tarihi hep galipler yazıyor.
Ama, acaba bu ülkenin gerçek tarihi ne zaman yazılacak?
Ya da şöyle sorayım, gerçek tarihiyle yüzleşmeyen ve barışmayan bir ülke, bir ulus gerçek huzuru bulabilir mi?