AKP’ nin Çabalarıyla AB üyeliği Gerçeklik Kazanıyor

Tarık Ziya Ekinci - 27/10/2006 11:47:13 (663 okunma)


AKP’ nin Çabalarıyla AB üyeliği Gerçeklik Kazanıyor

2002 Kasım seçimlerinde büyük bir çoğunlukla iktidara gelen AKP ilk günden itibaren Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olması için etkin bir çaba içine girdi. Genel başkan Recep Tayip Erdoğan’ın sakıncalı durumunun son bulması ve Başbakanlık görevini üstlenmesinden sonra bu çaba daha da hızlandı. Birbiri peşine açılan reform paketleriyle Türkiye’nin önü açıldı. AB Konseyi 17 Aralık 2004’te Türkiye ile üyelik müzakerelerinin, 3.Ekim. 2005’te, başlatılmasına karar verdi. Bu, başbakan Erdoğan ve AKP için büyük bir başarıydı. Konsey kararının yaşama geçmesi için çabalar arttırıldı. İçte ve dışta yürütülen temaslar, alınan kararlar, yapılan yasal ve idari reformların yürürlüğe konması ile belirtilen tarihte üyelik müzakerelerine başlandı ve Türkiye aday üyelikten müzakereci üye aşamasına geçti.

Üyelik Müzakerelerinin Başlatılması Kararı AB Muhalefetini Yükseltti

AB’nin Konsey kararının açıklanmasından başlayarak dağınık ve bireysel biçimde yürütülen AB ve demokrasi karşıtlığı çok yönlü örgütlü bir muhalefete dönüştü. Başta Cumhuriyet gazetesi ve onun etkin köşe yazarları olmak üzere, Aydınlık, Türk Solu, Türkeli Dergisi vb. pek çok yayın organı AB karşıtı bir karalama kampanyası başlattı. Bu kampanya sağda ve solda yer alan kimi siyasal partiler, sivil toplum örgütleri ve militarist çevrelerce de desteklendi. Giderek yükselen AB karşıtlığı Çerçeve Belgesi’nin görüşüldüğü evrede, açıkça Türkiye’nin demokratikleşmesini hedef alan bir karşıtlığa dönüştü.

Avrupa Birliği’ne muhalefet eden çevrelerin bir bölümü her hal ve koşulda AB ile ilişkilerin sonlandırılmasını isterken, çoğunluk bu muhalefeti örtülü biçimde sürdürüyor. Örtülü muhalifler AB’den yana görünmekle birlikte, üyelik müzakerelerinin başlaması için 17 Aralık kararıyla öngörülen Müzakere Çerçeve Belgesi’nin ulusal çıkarlarımızla bağdaşmadığını öne sürüyor ve imzalanmış olmasına karşı çıkıyorlar. 

AB karşıtı hareket, özünde, azınlık haklarını reddeden şoven Türk milliyetçiliğini temsil ediyor. Bunlar, azınlıkların (özellikle Kürtlerin) haklarına saygılı, AB normlarında çağdaş bir demokratik düzenin Türkiye’nin bölünmesine yol açacağı önyargısı ile Avrupa Birliği’ne karşı çıkıyorlar.

Türkiye’nin AB üyeliğine açıkça ve demokratikleşmesine de dolaylı olarak karşı çıkan hareketin başını sağda MHP, solda CHP çekmektedir. Yine solda yer aldıkları varsayılan İşçi Partisi ve TKP ile Prof. Mümtaz Soysal, Yekta Güngör Özden, Vural Savaş ve benzeri şahsiyetlerin öncülük ettikleri hareketler bu muhalefeti radikal biçimde yapmakta ve Türkiye’nin AB ile her türlü ilişkisinin kesilmesini istemektedirler. Soldaki örgütlerden ÖDP de"emeğin Avrupa’sı" yandaşlığı gibi ütopik bir gerekçeyle AB’ye karşı çıkıyor. 

AB’yi hedef alan, demokrasi karşıtı bu güçlü siyasal cephe, ayni zamanda Ülkü Ocakları, Emekli Generaller Hareketi, Vatanseverler Güçbirliğigibi paramiliter örgütler tarafından da destekleniyor. 

AB muhalifleri, müzakere çerçeve belgesinin Türkiye’nin parçalanmasına yol açan bir teslimiyetçilik olduğunu iddia ediyorlar. Oysa, gerçek amaçları Türkiye’nin AB sürecinde daha ileri bir demokrasiye geçmesini önlemektir. Örneğin, MHP adına açıklama yapan Mehmet Şandır “Müzakere Çerçeve Belgesinde Sèvres Antlaşmasının işaretleri olduğunu” ve AKP iktidarının “Türkiye’nin çıkarlarını, onurunu ve geleceğini koruyamadığını” belirttikten sonra “ Bize göre bu süreç hemen durdurulmalı ve yeniden tanzim edilmelidir (1)” yargısına varıyor. Sağda yer alan DYP, ANAP vb. diğer sağ partiler de AB’den yana görünmekle birlikte sözleşmeye karşı çıkarak dolaylı bir muhalefet yapmaktadırlar. Sol muhalefetin başını çeken CHP ise, AB’ye milliyetçi bir söylemle karşı çıkıyor. Müzakerelerin başlatılması kararından sonra Parti adına yapılan bir açıklamada “AB’nin yarın Öcalan’a af çıkarılması, Güneydoğu’ da özerk yerel yönetim kurulması gibi kararlar alabilir” (2) iddiası öne sürülüyor. Genel başkan Baykal da 17 Aralık zirvesinde alınan kararlara karşı çıkarken imza aşamasında masayı terk etmenin gerekliliğini savunuyor. Bilimselliği kendinden menkul TKP de, farklı gerekçelerle de olsa, AB’ye karşı çıkıyor ve Türkiye’nin militarizme bağımlı otoriter bir ülke olarak kalmasını isteyen cephede yer almakta bir sakınca görmüyor.

AB Karşıtlığı Şoven Milliyetçiğe Dönüşüyor 

AB üyeliği için girişilen çabalar ve yapılan reformlardan rahatsızlık duyan çevreler AKP’ye milliyetçilik ve laiklik üzerinden saldırılar başlattı. Başbakanın başlattığı, PKK’nın şiddet eylemlerini sonlandırmaya dönük demokratik açılımlar da bu saldırılar için gerekçe olarak kullanıldı.

Türkiye dışındaki Türkleri de kapsayacak biçimde düzenlenmiş olan ve “Türklüğün aşağılanmasını” suç sayan TCK’nin 301. maddesi Türk şovenizminin sembol maddesidir. Irkçılığı koruyan bu maddenin düşünce ve anlatım özgürlüğünü ciddi biçimde tehdit ettiği biliniyor. Halen pek çok düşünür, yazar, bilim ve siyaset adamı yaptıkları açıklamalardan ötürü bu maddeden yargılanmaktadır. Düşünce özgürlüğüne büyük önem veren AB yetkilileri bu maddenin kaldırılmasını ya da değiştirilmesi talep ediyor. Ne var ki, AB karşıtı çevrelerde bu öneri tepkiyle karşılandı. Seçim yılına girerken milliyetçi demagojilerden çekinen AKP, 301. maddeyi kaldırmak ya da değiştirmek için CHP’nin onayını alma girişiminde bulundu. Ancak, Baykal “şehit cenazeleri gelirken Türklüğe hakareti cezalandıran 301. madde kaldırılır mı?”(3) diye yanıt verdi. Sonra da; "301 her ülkede var, ne istiyorsunuz bizden ? Bizi kendi siyasetinize alet edemezsiniz, haydi başka kapıya!”(4) diyerek destek olmayı reddetti.

AB karşıtı cephe, AKP hükümetini bunaltmak için laiklik üzerinden de saldırı başlattı. AKP’nin laiklik karşıtı bir politika izlediği ve şeriatçı unsurları devlet bünyesinde toplayarak Laik Cumhuriyeti bir din devletine dönüştürmeye çalıştığı iddia edildi. Bu kampanyaya Ordu üst çevreleriyle birlikte Sayın Cumhurbaşkanı da katıldı. 

AB’nin azınlık haklarının tanınması talebi devletin doruğunda ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğüne dönük bir tehdit olarak algılandı ve hükümetin uyanık olması, diğer bir deyimle, Kopenhag kriterlerine ve dolaylı olarak da AB’ye karşı çıkması istendi. 

Sayın Cumhurbaşkanı TBMM’yi açış konuşmasında irtica tehlikesine vurgu yapmakla kalmadı, AB’nin Türkiye’ye karşı emperyalist emelleri olan bir birlik olduğunu ima eden açıklamalar yaptı. Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit eder nitelikteki AB taleplerine karşı uyanık olmaya özen gösterilmesini istedi. Buna karşılık, demokratikleşmenin olmazsa olmaz koşulu olan Kopenhag kriterlerine uymanın gereğinden söz etmedi.

Terörle Mücadelede Demokratik Açılım Yerine Baskı Yasası Yeğlendi

Genel Kurmay Başkanlığı adına son bir yıl boyunca yapılan açıklamalarda(5) “Terörle Mücadele Kanununun ihtiyaca cevap verecek konuma getirilmesi”ısrarlı biçimde dile getirildi. Hazırlanan tasarı 10. Ağustos.2005’te başbakanlığa sunuldu. Emniyet Genel Müdürlüğü de, buna koşut olarak, eski 8. maddeye benzer bir düzenlenme istedi. (6) 

Başbakan Erdoğan, 3 Ekim 2005 tarihinin yaklaştığı bir sırada AB ile ihtilafa yol açacak ve özgürlükleri sınırlayacak değişikliklere gerek kalmadan şiddet olaylarını sonlandırmak ve akan kanı durdurmak için, demokratik bir girişim başlattı. Diyarbakır’da “Türkiye’de Kürt Sorunu vardır. Devlet geçmişte hatalar yaptı. Büyük devlet günahlarını masaya yatırarak geleceğe yürür. Kürt sorunu daha çok demokrasiyle, daha çok vatandaşlık hukukuyla, daha çok refahla çözülür. (...) inşallah bizde de bu sorun İrlanda’da olduğu gibi biter”(7) tarzında açıklamalar yaptı. 

Başbakanın öngördüğü bu demokratik açılımın gerçekleşmesi için muhalefet cephesinin saldırılarını önleyecek ve kamuoyunun desteğini sağlayacak bir gelişmenin yaşanması, bir mucizenin gerçekleşmesi gerekiyordu. Bu da, PKK’nın, “sayın başbakanın açıklamalarını güven verici bulduğunu ve Kürt sorununu demokratik yoldan çözeceğine inandığını belirtmesi ve ona destek olmak için silah bırakmaya karar verdiğini” açıklamasıyla mümkündü. Böyle bir yanıt demokrasi karşıtı cepheyi susturacak, AKP’nin elini güçlendirecek ve Türkiye’nin AB yolunda daha emin adımlarla ilerlemesini sağlayacaktı. Ne var ki, bu beklenti gerçekleşmedi ve başbakan hem muhalefet cephesinin ağır saldırılarına uğradı hem de AKP’deki milliyetçi unsurların tepkisini çekti. MHP sözcüleri başbakanı ülkeyi ve ulusu bölmekle suçladı. 

Baykal, “Başbakan Türk milleti deyimini kullanmaktan utanıyor. Kürt sorunu vardır demekle terör sorununu örtmeye çalışıyor” suçlamasını yaptı. 23.08.2005 tarihli MGK toplantısı sonunda yapılan açıklamada ise başbakan “...Cumhuriyet hükümetlerinin öncelikli hedefi Anayasa’da öngörülen görevleri yerine getirmektir. Ulusun bağımsızlığı ve tümlüğü ile ülkenin bölünmezliğinin korunarak bu hedefe ulaşılacağı da kuşkusuzdur”(8) ifadesiyle uyarı aldı. 

Milliyetçi ve militarist baskılar altında ağır saldırılara uğrayan Erdoğan bir yıla yakın bir süreden beri beklettiği Terörle Mücadele Kanun tasarısını TBMM’ye göndermek zorunda kaldı. Böylece 10 Ağustos 2005’te hazırlanan tasarı 29 Haziran 2006 tarihinde kanunlaşarak yürürlüğe girdi. 

Kimi AB Ülkelerinin Türkiye Karşıtı Söylemleri İç Muhalefeti Yükseltti

Başta Fransa, Hollanda, Avusturya ve Almanya olmak üzere kimi AB ülkelerinde Türkiye’nin üyeliği konusunda olumsuzluklar yaşanıyor. Bu ülkelerin kamuoyundan ve hükümet çevrelerinden Türkiye’yi hedef alan tepkiler geliyor. Örneğin Fransa’da Türkiye karşıtlığı yüzde 70’lere ulaşıyor. Bu ülkedeki Türkiye karşıtlığının başını çeken eski Cumhurbaşkanı Giscard D’Estaing, gerekçe olarak din, gelenek, görenek, kültür ve coğrafi farklılıkları öne sürüyor. Fransa’daki bu yaygın muhalefeti tatmin etmek amacıyla Türkiye’nin tam üyeliği konusunda referandum kanunu çıkarıldı. Keza AB Anayasası için yapılan kampanyada, Türkiye’nin AB’ye üye olamayacağı güvencesi verildi. Son olarak Ermeni soykırımını reddedenlere hapis cezası öngören yasa tasarısı meclisten geçirilerek Türkiye karşıtlığı en uç noktaya taşındı. 

Hollanda’da da Anayasa oylamasında Türkiye karşıtlığı kullanıldı. Kasım 2006 seçimlerinde Ermeni soykırımını kabul etmeyen Türk kökenli adaylar siyasi partilerin listelerinden çıkarıldı. Avusturya’da Türkiye’ye muhalefet edenlerin oranı yüzde 60’lara ulaşıyor. Bugünkü Avusturya hükümeti de Türkiye’nin AB üyeliğine karşıdır. Alman kamuoyu çoğunlukla Türkiye’nin AB üyeliğini istemiyor. Başbakan Mercker de seçim kampanyası boyunca Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkmış, farklı bir ortaklık statüsünü savunmuştur. Doğu Avrupa ülkelerinin önemli bir bölümü de nüfus çokluğu açısından Türkiye’nin üyeliği konusunda ikircimli davranmaktadırlar.

Buna karşın, Türkiye’nin jeostratejik konumu, bölge güvenliğindeki rolü ve enerji kaynaklarının dağıtımında merkez konumunda olması gibi faktörleri göz önünde bulunduran İngiltere, İtalya, İspanya ve kimi Kuzey Avrupa ülkeleri uzun vadede Türkiye’nin AB’ye üye olmasının Birlik için yararlı olacağını savunuyorlar. 

AKP İçte ve Dışta Uğradığı Saldırılar Karşısında Milliyetçiliğe Yöneldi

Başbakan Erdoğan, Kürt sorunu için yaptığı açılımda başarısızlığa uğraması, 301.maddeyi değiştirme girişiminde yenilgi alması, AB’nin Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu ve demokratikleşme konularındaki dayatmaları karşısında militarizmden, sağ ve sol siyasi çevrelerden gelen milliyetçi saldırılara maruz kalması karşısında partisini ve hükümetini korumak zorunda kaldı. AB üyeliğine öncelik tanıyarak bu yönde çaba göstermenin ve demokratik açılımlar yapmanın seçimde başarı sağlamak için yeterli olmadığı kanısına vardı. Yaptırdığı anketlerde oy oranlarının yüzde 35’lerden yüzde 26’lara düştüğünü saptadı. Türkiye’de milliyetçiliğin yükseldiğini, şovenizmin prim yaptığını, gerek sağda, gerek soldaki partilerin milliyetçilik yarışına girdiklerini gözlemledi. Önümüzdeki seçim kampanyasının milliyetçilik üzerinden yürütüleceğini ve partisinin bu açıdan saldırıya uğrayacağı kanısına vardı. Ayrıca AKP hükümetinin şeriatçılıkla suçlanması karşısında, dayandıkları dinsel ideolojinin erozyona uğradığını ve bunun tek başına seçim kazanmaya yeterli olmadığını anladı. 

Siyasal yaşamdaki şoven milliyetçi yükseliş karşısında, başbakan daha fazla demokratikleşme yerine şoven milliyetçiliğe yönelmeyi seçti. Seçim kampanyasında daha açık biçimde ortaya çıkacak olan bu yeni politikanın, dinsel ideoloji ile şoven milliyetçiliğin kuple edildiği bir strateji çerçevesinde yürütüleceği anlaşılıyor. Başbakanın açıklamaları ve hükümetin uygulamaları AKP’nin, bundan böyle, ağırlıklı biçimde milliyetçi bir politika izleyeceğini ortaya koyuyor. Şöyle ki; 

• Hükümet, son bir yıldan beri AB’ye ilgisiz davranıyor ve üyelik çalışmalarını tavsatıyor. 

• Başbakan ve hükümeti AB’den uzaklaşırken ABD ile ilişkilerini geliştirmek için özel çaba gösteriyor.

• Demokratikleşme çabaları durmuş, AB’den gelen uyarılar önemsenmiyor.

• AB’den gelen uyarılara karşın TCK’nin 301.maddesi değiştirilmiyor. 

• Kürt sorununun çözümüne ilişkin çalışmalar askıya alınmış ve çözüm orduya havale edilmiş.

• Başbakan DTP’nin görüşme talebini reddediyor, AKP’nin bayramlaşma programından dışlanan partinin meşruiyeti gölgelenmek isteniyor. 

• DTP’nin meclise girmesini önlemek için bağımsız adayların ortak pusulada yer almaları zorunluluğu getiriliyor.

• Başbakan [b]Erdoğan
, MHP’nin tekelindeki milliyetçi retoriklere AKP adına el koyuyor. Önce Söğüt kasabasında Osmanlı devletinin kuruluş yıl dönümü için tören düzenliyor ve MHP militanlarının saldırılarına uğruyor. Sonra da Antalya’da 10.Türklük Kurultayını düzenliyor ve Türk şovenizminin sembolleştirdiği örs üzerinde demir dövme ritüelini yineleyerek partisinin milliyetçilik bayrağını yükseklere çıkaran tek parti olduğunu kanıtlamaya çalışıyor[/b]. 

Sonuç: Tüm bunlar AKP’nin, dinci söylem yanında milliyetçi söylemi de kullanmayı esas alan bir strateji izleyeceğini ortaya koyan somut göstergelerdir. Seçim kampanyasında AKP de diğer partilerle milliyetçilik yarışına katılacak ve gelecek parlamento kaçınılmaz olarak AB karşıtı, milliyetçi partilerden oluşacaktır. 

Seçimlerden sonra AKP’nin tek başına hükümet kurması olasılığı zayıftır. Bunu başarsa bile AB karşıtı, milliyetçi güçlü bir muhalefetin baskısı altında aynı doğrultuda icraat yapmak zorunda kalacak. Meclisteki diğer partilerin katılacağı AKP’li ya da AKP’siz koalisyonlar da doğal olarak AB karşıtı, milliyetçi ve antidemokratik bir politika izleyeceklerdir.

Önlenmesi mümkün olmayan bu gidişat karşısında tek çıkış yolu, acılı günler yaşamaları kaçınılmaz olan, demokrat Türk ve Kürt aydınlarının hidayete ermeleri ve Türkiye’yi aydınlığa çıkaracak etkin bir demokrasi hareketi oluşturmalarıdır. 25.10.2006 TarıkZiya Ekinci[b
_____________________________________________________

1- Cumhuriyet Gazetesi, 06. 10. 2005, S:5
2- Önder Yılmaz, Milliyet Gazetesi, 06.10.2005, S:19
3- Hasan Cemal, Baykal’la Kıyameti Koparmak, Milliyet, 23.09.2006
4- Zihni Erdem, Radikal, 21.09.2006, S:8
5- Milliyet Gazetesi, 14.08.2005, S:18
6- Radikal Gazetesi, 20.08.2005, S:6
7- Hasan Cemal, Kürt Sorunu, Milliyet Gazetesi, 23.08.2005, S:19
8- Milliyet Gazetesi, 26.08.2005, S:14 [/b]