ANAYASA KALDIRILMIŞ VE SİYASİ PARTİLERİMİZ KAPATILMIŞ MI?


         15 Temmuz günü yapılan darbe girişimi hezimete uğramış, darbeciler yenilmiş ve yakalanarak adalete teslim edilmişlerdir. Toplum olarak büyük bir tehlikeyi atlatmış olmanın sevincini yaşamak hepimizin hakkıdır. Hükümet darbenin sonuçlarını tasfiye etme çabası içinde. Ayrıca yeni bir kalkışma ihtimali karşısında önlem almaya çalışmakta. Bu nedenle içinden geçtiğimiz olağanüstü koşulların telaşından kurtulamamış görüntüsü vermektedir. Ülkede Anayasanın ortadan kalktığı ve hukuk düzenine son verildiği havası esmektedir.

         Oysa siyasi partilerimiz açık, anayasa ve hukuk düzeni yürürlüktedir. Böyle bir ortamda Anayasaya ve hukuk devleti ilkelerine sahip çıkarak yapılan hukuksuzluklara karşı çıkmak öncelikle ana muhalefet partisinin görevidir. Ne var ki, CHP yaşanmakta olan hukuksuzluğa sessiz kalmakta ve AKP hükümetinin keyfi uygulamalarını tasvip edercesine uzaktan izlemeyi yeğlemektedir. Dün geç vakit ilan edilen OHAL de hukuksuzluğa olanak tanıyan bir düzen değil. Anayasal bir uygulamadır. Bu düzende de hukuk dışı uygulamalara yer yoktur. Nitekim OHAL’e ilişkin anayasanın 15/2 fıkrasının son cümlesi “(…) suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz”  kesin hükmü ile hukuk dışı uygulamaları yasaklamıştır.   

         CHP’nin titizlikle sahip çıktığı ve her vesileyle dokundurtmam dediği anayasanın 2. maddesindeki “Türkiye Cumhuriyeti (…)demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir  hükmü yürürlüktedir. Şimdi sormak gerekir: Hangi hukuk devletinde geçerli bir yargılama yapılmadan ve kesinleşmiş mahkeme kararı olmadan üç gün içinde 30 vali, 42 kaymakam, 140 Yargıtay üyesi, 30 Danıştay üyesi, binlerce yargıç ve savcı, 3.000 Maliye bakanlığı, 8.000 İçişleri bakanlığı ve 15.000 Milli Eğitim bakanlığı çalışanını görevden uzaklaştırılabiliyor. Keza hangi hukuk devletinde, dünyanın en büyük üniversitelerinden biri ola İstanbul Üniversitesi gibi önemli bir üniversitenin 95 öğretim üyesi salt rektörlük kararıyla görevden alınabiliyor.

         Türkiye’de 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinden sonra bugün yapılan uygulamalara benzer işlemler yapıldı. Çünkü anılan tarihlerde başarıya ulaşan askeri darbeler yapılmış, iktidardaki meşru hükümetler feshedilmiş, yürürlükteki anayasalar kaldırılmış ve hukuk düzenine son verilmişti. Salt darbe hukuku geçerliydi. Hedefine ulaşan darbelerden sonra kurulan askeri yönetimler olağanüstü rejimlerdir. Genel olarak darbeciler siyasi partilerin varlığına son verir ve görevde kaldıkları sürece ülkeyi keyfi darbe hukuku ile yönetirler. Oysa Türkiye’de darbe girişimi başarıya ulaşmamış, hukuk sistemi ilga edilmemiş ve meşru hükümet işbaşındadır. Yürürlükteki anayasa ve hukuk sistemi geçerlidir. AKP darbe girişimini hezimete uğratmış ve bertaraf etmiş olmakla eski düzeni değiştirmiş ve mukabil bir darbe yapmış olmuyor. Dolayımlı olarak da hukuk düzenini yok sayarak keyfince bir darbe hukuku uygulama hakkına sahip değil. Görevlerine son verilen memur ve hizmetlilerin darbecilerle düşünce ve eylem birliği içinde olduklarına ilişkin istihbarat raporları ya da yapılan ihbarlar ancak yargısal denetimden geçerek kanıtlandıktan sonra uygulanabilir. Aksine uygulamalar devam ettiği takdirde Türkiye Cumhuriyeti devleti hukuk devleti olmaktan çıkar. Uluslar arası toplumda itibarını kaybeder. Siyasi partilerin de meşruiyeti kalmaz. CHP ana muhalefet partisi olma vasfını yitirir ve sivil darbe iktidarına payandalık yapan bir örgüt konumuna düşer.

         Yol yakınken hukuk devleti düzenine dönülmeli ve darbeci örgütün uzantılarına karşı alınacak önlemler hukuk içinde uygulanmalıdır. Bugünkü olumsuz gidişe son verilmediği takdirde, tarihin AKP iktidarını sivil darbecilikle, ana muhalefet partisini de hukuksuzluğa ve darbeciliğe göz yummakla mahkûm edeceği unutulmamalı.  21. 07. 2016