DEMOKRASİ DÜŞMANLIĞIDIR"

Tarık Ziya Ekinci - 18/11/2005 11:53:48 (505 okunma)



DEMOKRASİ DÜŞMANLIĞIDIR"

Türkiye’nin Avrupa Birliği yolunda mesafe alması AB karşıtlarını büyük ölçüde rahatsız etmektedir. Özellikle demokrasi karşıtı şoven milliyetçi çevrelerle antiemperyalist olma iddiasındaki kimi çevreler elbirliği yaparak bu süreci durdurma ve mümkünse AB ile her türlü müzakereyi sonlandırma çabası içine girmişlerdir. Temelde aralarında kan uyuşmazlığı olan bu çevrelerin oluşturdukları Kızıl Elma ittifakı AB karşıtlığını aşan daha geniş bir muhalefet cephesine dönüşmüştür. Bunlar, Atatürkçülük, milliyetçilik, ulusal bağımsızlık gibi kimi toplumsal değerlerin arkasına gizlenerek, AB karşıtlığı bağlamında neofaşist bir politika izlenmektedirler. Amaç, demokratik gelişmeyi önlemek, Türkiye’yi içine kapanık, otoriter bir üçüncü dünya ülkesi konumunda tutarak egemenliklerini sürdürmektir.
Kızıl Elma’cılar, amaçlarına ulaşmak için, AB’nin Sevres’i hortlatılacağını ve laik cumhuriyeti tehlikeye atacağını iddia ederek militarizmi teşvik etmekte ve demokrasi karşıtı cepheyi genişletmeye çalışmaktadırlar. Demokratik yoldan iktidara gelme umudu olmayan siyasal partilerin de katıldığı bu ırkçı hareket, umudunu askeri bir darbeye bağlamıştır. AB’den yana olduklarını beyan etmelerine karşın, yapılan ve yapılacak olan reformları zararlı, tehlikeli ve kabul edilemez sayan ve AB ile her türlü ilişkinin askıya alınmasını isteyen çevreler de objektif olarak bu hareketle işbirliği yapmaktadırlar. Böylece, görünürde AB karşıtı, ama özünde demokrasi karşıtı bir cephe oluşmuştur, bugünkü Türkiye’de.
Faşizm, toplumda gelecek korkusu ve umutsuzluk yaratarak iktidara gelir. Kızıl Elmacı’larla, onların açık ya da dolaylı müttefikleri de AB’nin toplumsal değerlerimizi tahrip edeceğini, ulusal çıkarlarımızı yok edeceğini, Türkiye’yi bölerek sömürgeleştireceğini iddia ederek yığınlara korku salmakta ve faşizme zemin hazırlamaktadırlar. 
Türkiye çağdaş normlardan uzak biçimsel bir demokrasiyle yönetilmektedir; demokrasi kültürü gelişmemiştir.Yürürlükteki 1982 Anayasası ‘kutsal devleti’ bireye ve topluma karşı koruyacak bir muhteva ile hazırlanmış olup, otoriter ve merkeziyetçi bir devlet yapılanması öngörmektedir. Bu anayasada Kuvvetler ayırımı ilkesi göstermeliktir. Devlet erkinin kullanılmasında yetkili olan asker-sivil bürokrasidir. Türkiye’de insan hakları ihlalleri yaygındır. Devletin yüce çıkarları için düşünceyi açıklama hakkının sınırlanması, azınlık haklarının yok sayılması, vatandaşa işkence yapılması, faili meçhul cinayetlerin işlenmesi bir yürütme biçimi olarak uygulanmaktadır. Siyaset, ancak, devlet ideolojisi çerçevesinde meşrudur . Yargı, evrensel hukuka göre değil, devlet ideolojisine göre işlemektedir. Yeni Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde ırkçılık (aşırı sağ) bir tehdit olmaktan çıkarılmış, askerin iç güvenlik konusunda yetkili olduğuna vurgu yapılmıştır. Milli Güvenlik Siyaset Belgesinden, MGK ve İç Hizmet Kanunundan güç alan militarizm statükonun bekçiliğini yapmakta, her türlü köklü demokratik dönüşüme engel olmaktadır. Türkiye’de ekonomi geridir; izlenen ekonomik politikalar çağdaş normlardan uzaktır. Milli gelir dağılımı adaletsizdir; 1 milyon kişi açlık çekmekte, 18 milyon kişi de açlık sınırında yaşarken, en zengin yüzde birlik kesimin aylık geliri en fakir yüzde birlik kesiminin 247 katıdır. Bölgeler arası kalkınma dengesizdir; batıda 7500 dolar /kişi olan milli gelir doğuda 1500 dolar/kişi’ye düşmektedir. 
Türkiye’nin kalkınıp çağdaşlaşması, ancak, özgürlükçü, insan haklarına saygılı, çoğulcu, katılımcı, çokkültürlü, sosyal haklara öncelik tanıyan, dayanışmacı, hukukun üstünlüğüne bağlı, devleti bir hizmet örgütü olarak algılayan, ırkçılık karşıtı (antirasist), ileri boyutlu çağdaş bir demokrasinin kurulup işlemesiyle mümkündür. Oysa, Türkiye’de devlet ideolojisine bağlı, demokrasi karşıtı sosyal ve siyasal güçler egemendir. Bu güçlerin kendi özgür iradeleriyle çağdaş normlarda bir demokrasiye geçmeleri beklenemez. Demokrasiden çıkarı olan sosyal ve siyasal güçlere gelince, onlar da, dağınık ve etkisiz oldukları için, demokrasi karşıtlarını alt ederek çağdaş ve ileri bir demokrasiyi kurmakta yetersiz kalmaktadırlar. Yaşamın kanıtladığı gerçek şudur: Bugünkü nesnel koşullarda Türkiye’nin iç dinamiklerle demokratikleşmesi, kalkınıp modernleşmesi mümkün değildir. Bunun, göreli de olsa, gerçekleşme yoluna girmesi, ancak dış dinamiklerin itici gücüyle mümkündür. 

Marksist düşünce ilerlemeden ve değişimden yanadır

Marksist olduklarını iddia eden kimi çevreler AB’yi ulus ötesi tekelci sermayenin emperyalist bir örgütü olarak değerlendirmekte ve Türkiye’nin bu örgüte katılma isteğine şiddetle karşı çıkmaktadırlar. Bu üyeliğin gerçekleşmesi halinde, Türkiye’nin AB tekellerinin sömürücü emperyalist emellerine teslim edileceğini, bağımsızlığının yok olacağını, ekonomik ve sosyal kalkınmasının imkansızlaşacağını, emekçilerin iktidar olma amaçlarının son bulacağını iddia etmektedirler. Onlara göre, Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkenin gelişmesi ve kalkınmasının ancak, işçi sınıfı partisinin iktidara gelmesi ve ülkede sosyalist bir düzenin kurulmasıyla mümkündür. Bu amaca ulaşmak için de, işçi sınıfının fiili ve ideolojik öncülüğünde başta Avrupa Birliği olmak üzere, her alanda, dünya emperyalist sistemine karşı mücadele ederek Türkiye’yi ve dünyayı emperyalizmin saldırgan, yıkıcı, yok edici ve kahreden pençesinden kurtarmak gerekir. Keza bunlar, işçi sınıfı iktidar amaçlarına ters düşen her türlü siyaset biçimini de emperyalizme hizmet etmeye dönük Marksizm karşıtı bir davranış saymaktadırlar. Ortadoks Marksistler bu yaklaşım tarzı ile AB karşıtlığında, objektif olarak, kızıl elmacılarla aynı safta birleşmiş oluyorlar. 
Marksizm, kimi evrensel gerçekleri papağan gibi yinelemeyi öğütleyen dogmatik bir öğreti değildir. Akılcılığa dayanan ve her konuda eleştirel aklın kullanılmasını esas alan bilimsel bir öğretidir. Değişimden, dönüşümden ve ilerlemeden yanadır. Toplumsal sorunlar karşısında somut durumun somut analizine dayanan bir çözüm yönteminin izlenmesini önerir. 
Marksist açıdan Türkiye’nin AB üyeliğine yaklaşırken iki temel soruya yanıt vermek gerekir: Birincisi, emperyalist sisteminin bir parçası olan Avrupa Birliği’nin nasıl bir güç odağı olduğudur. İkincisi de Türkiye’deki temel toplumsal sınıfların ve siyasal sistemin konumu ve bu sistemin AB ülkeleriyle kurduğu ilişkilerin nitelikleridir.

Emperyalist kapitalist sistem içinde AB’nin özel bir yeri vardır.

ABD’nin öncülük ettiği emperyalist sistem özünde dört ayrı güç odağından oluşmaktadır. Bunlar, tarihsel, siyasal, kültürel ve coğrafi yakınlığa dayanarak oluşan Avrupa Birliği (AB), Nafta, Uzakdoğu grubu ile Çin -Rus eksenli güç odaklarıdır. Bunların en eskisi ve en kapsamlısı Avrupa Birliği’dir. İkincisi ABD, Meksika ve Kanada’nın oluşturduğu NAFTA (ALENA); üçüncüsü Japonya’nın başını çektiği Asya-Pasifik İktisadi İşbirliği (APEC) ve dördüncüsü de Çin, Rusya ve Kimi Orta Asya ülkelerinin oluşturdukları Şanghay İşbirliği Örgütü’dür (ŞİÖ). 
Avrupa Birliği (AB) dışındaki güç odakları kimi stratejik amaçlar taşımakla birlikte özünde sermayenin çıkarlarını temsil eden, görece sınırlı, geçici ve konjonktürel birlikteliklerdir. Oysa, Avrupa Birliği siyasal bir birlik olmayı amaçlayan ekonomik, sosyal, kültürel, politik, mali ve askeri bir entegrasyon hareketidir. Ortak ekonomik, sosyal, kültürel, tarımsal, parasal ve savunma politikaları olan bu birliğin bir parlamentosu (Avrupa Parlamentosu) ile AB Komisyonu ve AB Konseyi gibi kalıcı ve işlevsel yönetim organları vardır. 
Avrupa Birliği, salt sermayenin çıkarlarını temsil eden emperyalist bir örgütlenme değil, yüzyılları kapsayan Rönesans ve Aydınlanma süreçlerinden geçerek günümüze kadar gelen tüm insani değerlerin birikiminden oluşmuş çağdaş demokratik değerleri temsil eden bir örgüttür. AB’nin temsil ettiği çağdaş demokrasi, burjuvazi ile işçi ve emekçi sınıfların yüzyıllar süren uzun süreli karşıt mücadelelerinin bir ürünüdür. Bu, ayni zamanda, sınıf mücadelesinin her aşamasında uzlaşma ile oluşan yeni sosyo-politik dengelere bağlı olarak gelişen demokratik bir süreçtir. Hem emeğin hem de ulusötesi sermayenin değerlerini kapsar. Emeğin Avrupa’sı sosyal devletin, insan haklarının, ifade ve örgütlenme özgürlüklerinin, eşit haklı vatandaşlığın, azınlık haklarının, hukuk devletinin, güvenli iş hayatının, adaletli gelir dağılımının ve dengeli bir kalkınmanın güvencesidir. Büyük burjuvazi ve onun iktidarları ise, üretim güçlerinin gelişip güçlenmesini sermayenin çıkarları ile bağdaşır gördükleri için, sosyal devlet ilkesi ile temel hak ve özgürlükleri tanımada ve demokratik hukuk devletine işlerlik kazandırmada, emek güçleriyle uyum sağlayabilmişlerdir. Böylece, uzlaşma kültürüne dayanan, temel insan hakları ile sosyal haklara saygılı, özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı, çokkültürlü, laik, ırkçılık karşıtı, barışçı, hukukun üstünlüğüne bağlı, devletin bir hizmet örgütü sayıldığı bugünkü çağdaş demokratik hukuk devleti oluşmuştur. Göreli de olsa bu temel nitelikleri içeren bir demokrasi salt Avrupa Birliği ülkelerinde uygulanmakta olup AB’ye üye olacak ülkelerden de bu çerçevede bir demokrasiyi uygulamaya koymaları istenmektedir. Oysa diğer emperyalist güç odaklarında üyelik için demokrasiye bağlılık koşulu yoktur.

Türkiye’nin siyasal sistemi ve AB ilişkileri

Türkiye’nin siyasal, sosyal ve ekonomik yapısı bu yazının ilk bölümünde kısaca açıklanmıştır. Ancak, Türkiye’de Marksist bir programın uygulanma koşullarının olup olmadığı incelenmemiştir. Bu nedenle, AB’yi Marksist açıdan eleştirirken, Türkiye’de sosyal sınıfların konumunu ve sosyalizm için mücadelenin de koşullarını gözden geçirmek gerekir.
Türkiye gelişmekte olan, orta derecede sanayileşmiş bir ülkedir. Nüfusunun yüzde 40’ı hala kırsal alanda yaşıyor. Son yıllardaki kitlesel iç göç nedeniyle büyük şehirlerin varoşlarında yaşayan yığılanlar da şehirleşemedikleri için, köylülük ideolojisine bağlı nüfus oranı yüzde 60’ın üstündedir. İşçi sınıfı nicel bakımdan yetersiz ve büyük oranda vasıfsız öğelerden oluşmuştur. Dinsel ideolojinin güdüsünde kaldığından kendisi için sınıf olma sürecine girememiştir. Memur ve hizmetli konumundaki emekçiler de sayısal bakımdan yetersiz olmakla birlikte, çoğunluğu milliyetçilik dozu yüksek küçükburjuva ideolojisine bağlıdır. Bu gerçekler, Türkiye’de sosyalist iktidar perspektifine bağlı Marksist bir partinin nesnel koşullarının olmadığını ve marjinal kalmaya mahkum böyle bir partinin ülke sorunlarını çözeceği iddiasının da bir aydın fantezisi olmaktan öteye geçmediğini ortaya koymaktadır. 
Büyük sanayi burjuvazisinin öncülüğündeki sermaye sınıfı ise, AB’den yana olmakla birlikte, ekonomik ve siyasal liberalizmi bir bütün olarak algılamakta yetersizdir. Bu nedenle de çağdaş normlarda bir demokrasinin kurulması davasına ilgisizdir. Türkiye burjuvazisi çıkarları gereği devlete egemen asker-sivil bürokrasinin yörüngesinde kalmayı yeğlemekte ve demokratikleşme sorununa AB’nin değil, militarizmin ölçütleri içinde yaklaşmaktadır.

Türkiye Nasıl Demokratikleşir ?

Bugünkü nesnel koşullarda Türkiye’nin iç dinamiklerle demokratikleşmesi çok güçtür. Sanayileşmenin gelişmesi, yaygınlaşması, kırsal kesimlerde ve varoşlardaki atıl emek gücünü mas ederek toplumun modernleşmesi çok uzun bir zaman alacağı için salt iç dinamiklere dayalı bir demokratikleşme beklentisi düş kırıklığı yaratır. Öte yandan statükocu güçler de boş durmayacak ve doğal akışı engelleyerek demokratikleşmeyi geciktirmeye çalışacaklardır.
Türkiye’nin süratle demokratikleşmesi, modern ve çağdaş bir toplum haline gelmesi için Avrupa Birliği’nin itici gücüne büyük gereksinmesi vardır. Avrupa Birliği’ni emperyalist bir birlik olarak tanımlayıp Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkmak, her türlü değişim ve dönüşüme ve toplumun modernleşmesine karşı çıkmakla eşanlamlıdır. Bunu anlamak için, AB’nin bugüne kadar Türkiye’ye yaptırdığı reformlarla, müzakere sürecinde yapması gereken reformları gözden geçirmek yeterlidir. 
9 Kasım 2005 tarihli Türkiye ilerleme raporu ile 3. Katılım Ortaklığı Belgesi, AB’nin öngördüğü devrim niteliğindeki reformların kapsam ve niteliklerini ortaya koymaktadır..
3.KATILIM ORTAKLIĞI BELGESİ’nin kısa vadeli öncelikler bölümündeki konuların tümü en geç 2 yıl içinde yerine getirilmesi gereken öneri ve talepleri kapsamaktadır. Bunlar, Türkiye’de insan hak ve özgürlüklerinin genişletilmesi, azınlıkların kimlik, dil, kültür ve anadilde eğitim haklarının tanınması, sendikal hakların İLO standartlarına yükseltilmesi, gelir dağılımındaki adaletsizliğin ve bölgelerarası dengesizliğin giderilmesi, ırkçılığın önlenmesi, militarizmin etkisizleştirilmesi, hukuk devletine işlerlik kazandırılması vb. demokratik taleplerden oluşmaktadır. Türkiye’de, AB’nin desteği ve dayatması olmadan bu ölçüde kapsamlı politik, ekonomik ve sosyal reformları gerçekleştirecek hiçbir siyasal güç yoktur. Bu nedenle, bugünkü nesnel koşullarda, AB üyeliğine karşı çıkmak, statükoyu savunarak Türkiye’yi geri kalmışlığa, otoriter ve baskıcı bir yönetime mahkum etmekle eşanlamlıdır.
Türkiye AB’nin bu önerilerini yerine getirmekle modernleşecek ve çağdaş demokratik bir devlet olacaktır. Ancak bu süreçten geçerek AB üyesi olan demokratikleşmiş bir Türkiye’de işçilerin, emekçilerin, sosyalist aydınların özgürce örgütlenmeleri ve Marksist bir düzen için mücadele etmelerinin yolu açılır.
Sonuç olarak; demokratik devlet normlarına kapalı 1982 Anayasası eşliğinde, ırkçılığa ve militarizme meşruiyet sağlayan Yeni Milli Güvenlik Siyaset Belgesi ile yönetilen ve nüfusunun yüzde 60’ı köylülük ideolojisine bağlı bugünkü Türkiye toplumunda, Marksizm adına ahkâm keserek Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkmak, bilgisizlik değilse, şovenizme ve militarizme hizmet etmeyi amaçlayan bir demokrasi düşmanlığı olduğu yadsınamaz bir bedahattir. 27. 11. 2005 


Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt devlet ideolojisini şöyle tanımlamaktadır: “Türkiye’de kabul edilebilir yegane ortak payda Atatürkçü düşünce sistemidir. Bu ortak payda da birleşmeyen her siyasal hareketin ulusun ve vatanın düşmanı oldukları bilinmelidir.” (Ahmet İnsel, Cumhuriyet’in Dogması, Radikal-II)
Deniz Zeyrek, Radikal Gazetesi, 26.10.2005, S:7
DİE, 2004 Nisan ayı verileri