Demokratikleşmeyi Belirleyen Milli İrade Olamaz

 Tarık Ziya Ekinci - 01/04/2012 16:42:09 (276 okunma)



Demokratikleşmeyi Belirleyen Milli İrade Olamaz


Sayın Başbakan sıkça milli iradeyi temsil ettiklerini ya da milletin iradesi doğrultusunda icraat yaptıklarını dile getiriyor. Daha da ileri giderek ülkenin demokratikleşmesini bile milli iradenin tercihleriyle sınırlıyor. Partisinin demokratikleşme konusundaki yaklaşımını açıklarken “AK Parti’nin temel misyonu, milletin iradesi yönünde değişimi ve demokratikleştirmeyi gerçekleştirmektir.” diyor.Yaptığı açıklamalara bakılırsa sayın Başbakan ‘milli irade’ ya da ‘milletin iradesi” kavramını partisini iktidara getiren çoğunluğun iradesiyle eşanlamlı olarak algılıyor. Siyasal sorumluluklarını da bu çoğunluğun iradesiyle sınırlı tutuyor. Diğer bir deyimlemilli iradeye yüklediği anlam onun demokrasi anlayışının sınırı oluyor. Oysa milli iradeyle demokrasi arasında doğrudan bir bağlantı yoktur. 

Demokrasi evrensel nitelikte ve objektif bir değerler sistemidir. Buna karşılık milli irade soyut ve öznel bir kavramdır. Her toplumun tarihsel birikimi, gelenekleri, inanç sistemi, kültürü ve gelişmişlik düzeyine göre değişen anlamları vardır. Daha çok siyasal amaçlarlarla kullanılır. 

Milli irade kavramı Fransız Devriminde kullanıma girmiştir. Devrim sürecinde, feodal sistemi ayakta tutan Kralın dayandığı ilahi iradeye karşılık toplumun tümünün iradesi anlamında soyut bir ‘milli irade’ kavramı geliştirildi. Seçimle oluşan bir meclisin bu iradeyi temsil ettiği varsayıldı. Milli irade kavramı günümüze dek uzanan süreçte birbirinden çok farklı rejimlerin meşruluk aracı olarak kullanıldı. Örneğin, Kurtuluş Savaşlarına öncülük eden otoriter ya da totaliter liderlerin iradesi ‘milli irade’ olarak benimsendi. Türkiye’de de “tek parti döneminde milletin iradesini sadece Atatürk temsil eder.” anlayışı geçerliydi. Bugün hala tek partiyle yönetilen Sovyet tipi sosyalist ülkelerde ya da faşist ve Baas tipi totaliter rejimlerde parti liderinin iradesi milletin iradesi olarak kabul görmekte.

Demokrasinin gelişip muhteva kazanması ve demokratik değerlerin kök salmasına koşut olarak milli irade kavramı geçerliliğini yitiriyor. Gelişmiş Batı demokrasilerinde milli irade deyimi siyaset dilinden çıkmış. Artık, çoğunluk partisinin milli iradeyi temsil ettiğinden söz etmek abes sayılmakta. Buna karşılık, demokrasisi gelişmemiş ülkelerde çoğunluk partisi liderinin milli iradeyi temsil ettiği söylemi bugün de geçerlidir. Amaç, liderin, keyfiliği ağır basan tasarruflarına meşruluk kazandırmaktır. Bu, otoriter yönetim özleminin açık belirtisidir. Nitekim, 12 Haziran seçimlerden sonra, Ak Partinin milli iradeyi temsil ettiği söyleminin sıkça dile getirilmesi, hukuka aykırı tasarrufların ve baskıların artmasıyla paralel gidiyor. Kamuoyunda da Başbakanın otoriterleştiğine ilişkin bir algı oluşuyor. 

Milli İrade Bir Aldatmacadır 

Sosyolojik açıdan toplumları oluşturan sınıf ve katmanların her birinin dünya görüşü ve sınıfsal çıkarları farklıdır. Sosyal ve siyasal sorunlara yaklaşımları karşıttır. Demokrasiden beklentileri de özdeş değildir. Örneğin çalışanlar, toplu sözleşmeli grevli özgür sendikacılığı savunurken, işverenler örgütsüz ya da esnek bir çalışma düzeni yeğler. İşçi ve emekçiler sosyal hakların genişletilmesini, egemen sınıflar da sınırlı tutulmasını talep eder. Düşünce,anlatım, inanç ve örgütlenme özgürlüğü aydın ve emekçilerin öncelikli istemidir. Egemen güçler ise bu hak ve özgürlüklerin sınırlı tutulması için çabalar. Keza egemen güçler milliyetçiği yücelterek homojen bir toplum oluşturma yanlısıdır. Aydınlar ve çalışanlar ise şovenizme karşıdır ve eşit haklı vatandaşlığı savunur. Bu karşıtlığı yaşamın her alanında görmek mümkündür. Sağlığın ve eğitimin parasız olması çalışanların; paralı olması da egemenlerin tercihidir. Aydınlar ve çalışanlar bağımsız, tarafsız ve adil bir yargıyı, egemen güçler ise sermayenin çıkarlarını koruyan bir adalet sistemini yeğler. Çalışanlarla aydınlar barıştan ve silahsızlanmadan, sermayeci güç odakları ise açık ya da dolaylı olarak silahlanmadan ve gerginlik politikasından yanadır. Aydın ve emekçiler devletin bir hizmet örgütü olmasını, sermayeci güçler ise devletin hizmet alanından çekilmesini, bir baskı aracı olarak kalmasını isterler. 

Toplumu oluşturan farklı sınıflar arasındaki karşıtlık gibi, farklı etnik ve inanç gruplarıyla çoğunluktaki grubun talepleri de karşıttır. Çoğunluktaki etnik ve inanç grubunun talepleri milletin iradesiymiş gibi algılanır, diğer gruplar bastırılırsa, ülkede ne toplumsal barış, ne gelişme, ne de demokratikleşme olur. 

Yönetici siyasal güçler, genelde, çoğunluk grubunun milli ve dini taleplerinin yaygılaşması için çalışır. Örneğin, toplumundaki Alevi ve Kürt karşıtlığı, devletin Türklüğe ve Sünni Müslümanlığa dayalı bölücü nitelikli vatandaşlık politikasının bir sonucudur. Azınlıklara dönük itici ve dışlayıcı şartlanmalar da devletçe izlenen inkarcı siyasetin ürünleridir. Kamuoyu yoklamalarında bu şartlanmaları dışa vuran bulgular çarpıcıdır: 

Kürtlere anadilde eğitim hakkının tanınmasını istemeyenler %72, yayın haklarına karşı çıkanlar %70.7’dir.” 

“Kürtçe eğitim hakkının tanınmasını istemeyenler %62.9; değiştirilen köy ve kasaba isimlerinin eski şekline çevrilmesini istemeyenler %62.3; Bölgesel yönetime karşı çıkanlar ise %89.7’dir.” 

“1982 tarihli anayasanın dokunulamaz maddelerinin korunmasını isteyenler %54.4’tür. %10 seçim barajının devamını savunanlar %48.5, kaldırılmasını isteyenler ise %40’tır.” . 


Bu verilere dayanarak Kürtlerin temel insani haklarının reddedilmesi ‘milletin iradesi’ yönünde girişilen bir demokratikleşme değil, düpedüz keyfilik ve zorbalık olur. Otoriter bir rejim kurma arzusunu yansıtır. Çünkü demokrasi sadece çoğunluğun değil, toplumun tümünün hak ve özgürlüklerini güvence altına alan bir rejimdir. Özellikle ekonomik açıdan güçsüz sınıfları, azınlıktaki etnik ya da dinsel inanç gruplarını korumaya özen gösteren bir yönetim tarzıdır, demokrasi. Aksi, demokrasi değil, saltçılıktır. 

Başbakan Demokrasi Dışına Çıkmakta 

Demokratikleşmeyi çoğunluğun iradesiyle sınırlayan başbakan anketlere bakarak Kürtlerin temel haklarını reddetmeyi kendince demokratik bir edim sayıyor. Oysa, toplumun en az beşte birini oluşturan Kürtlerin kimlik, dil, kültür ve anadilde eğitim haklarını reddetmek ancak baskı ve zulümle mümkündür. Bu da, yönetimin demokrasi dışına çıkmasını ve otoriterleşmesini kaçınılmaz yapar. Sayın Erdoğan’ın günden güne sertleşerek güvenlikçi politikaları öne çıkarması bu olumsuz gidişatın açık göstergesidir. 

Farklı inanç grupları için de benzer durum söz konusudur. Örneğin Alevi inancına bağlı vatandaşlar, Sünni çoğunluk tarafından dışlanmakta, ayrı bir inanç grubu olarak tanınma istekleri reddedilmekte. Bu yaklaşım diğer inanç grupları için de geçerlidir. Sünni İslam dışındaki inanç gruplarını dışlayan bir çoğunluk iradesi, milletin iradesi olarak algılanamaz. Bu algıyla sınırlı bir icraatın adı demokratikleşme değil, düpedüz otoriterleşmedir. 

Unutmamak gerekir ki, çoğulcu ve sınıflı bir toplumda çoğunluk partisi liderinin ‘milletin iradesini’ temsil ettiği iddiası otoritarizme meşruluk sağlama amaçlı bir demagojidir. Çağdaş demokrasilerde iktidar partisinin görevi, soyut bir ‘milli irade’ adına dayatmacılık değil. Eşit haklı vatandaşlık ilkesitemelinde, azınlık haklarını tanıyan, hukuka saygılı, evrensel normlarda, özgürlükçü bir demokrasiyi geliştirip yaygınlaştırmaktır. Ancak böyle bir demokratik düzende özgür bir tartışma ile karşıt sınıflar, etnik ve dinsel topluluklar arasında ortak bir mutabakat oluşur, toplumda barış, ilerleme ve demokratikleşme gerçekleşir. 

ekinci@tarikziya.com.



1-Tarhan Erdem, Radikal Gazetesi, 26. 01. 2012
2-Taha Akyol, Taraf Gazetesi, 06. 02. 2012, S: 11
3-Konda, Milliyet, 24.03.2007
4-SETA, Milliyet, 29. 08.2009
5-Sabancı Üniversitesi, Radikal, 20, 05. 2011