ETNİK MİLLİYETÇİLİK

Tarık Ziya Ekinci - 04/02/2006 18:19:12 (541 okunma)

ETNİK MİLLİYETÇİLİK 

Türkiye’nin AB yolunda mesafe almaya başladığı son iki yıldan beri, başta sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere, ülkenin önde gelen yöneticileri etnik milliyetçilik tehlikesine sıkça değinmekte ve buna izin verilemeyeceğine vurgu yapmaktadırlar. Ne var ki, bu açıklamalar yapılırken etnik milliyetçilikten ne anlaşıldığı ve bu tehdidin ne amaçla yapıldığı konusunda hiçbir ek açıklama yapılmıyor. 
Anlaşılan etnik milliyetçilik deyimi ile yasak bölgeye itilmek istenen şey, AB’nin Katılım Ortaklığı belgesinde şart koştuğu azınlıkların kimlik, dil, din, kültür ve anadilde eğitim haklarının tanınması koşuludur. 

Oysa, çağdaş bir demokrasiyle yönetilmenin temel koşullarından biri azınlık haklarının eksiksiz ve riyasız bir biçimde tanınmasıdır. Artık demokrasi dışı yöntemlerle uygulanan tek kültürlü, homojen ulus-devlet anlayışının dönemi kapanmıştır. Türkiye AB’ye üye olmak istiyorsa, çağdaş normlarda bir demokrasiyi benimsemek ve azınlık haklarını tanımak zorundadır. 

Bugün artık şoven Türk milliyetçiliği, tehditkar söylemlerle korku ve endişe yaratarak sürdürmek mümkün değildir. Özellikle Kürtlerin, Cumhuriyetin kuruluşundan başlayarak, aralıksız devam eden ulusal demokratik talepleri yıllarca ‘bölücülük’ suçlamasıyla bastırıldı. Oysa bugün objektif koşulların doğrulamadığı bu suçlamanın gerçekçi olmadığı anlaşılmıştır. Şimdi de bölücülük suçlaması yerine ‘etnik milliyetçilik’ suçlaması kullanılmaktadır. Etnik milliyetçilik deyimi, bağımsız devlet olma istemini yansıtan ya da ırkçılığı çağrıştıran, barış karşıtı antidemokratik bir anlam yüklüdür. 

Bir ülkede yaşayan azınlık konumundaki toplulukların etnik milliyetçilik ya da ayni anlama gelen etnik ırkçılık yaptıkları iddiası hem sosyoloji kanunlarına hem de eşyanın doğasına aykırıdır. Etnik milliyetçilik ırk üstünlüğünü erekler (istihdaf eder). Bunu da ancak egemen ulus, diğer bir deyimle egemen etnik topluluk yapar. Buna karşılık egemen etnik grubun dilini ve kültürünü benimsemek zorunda olan, kimlik, dil, kültür ve anadilde eğitim hakları tanınmayan azınlık gruplarının ırk üstünlüğü iddiasıyla etnik milliyetçilik yapmaları mümkün değildir. Etnik azınlıkların talepleri sadece, temel haklar bağlamında, egemen ulusla eşit olma isteğinden ibarettir. Nitekim BM. Teşkilatı da azınlıkları ‘eşit haklar için mücadele eden topluluklar’ olarak tanımlamıştır. Bu tanım şöyledir: “ Devlette egemen konumda olmayan ve sayı olarak azınlığı oluşturan, nüfusun çoğunluğunun karakteristiklerinden farklı etnik, dinsel ya da dilsel karakteristiklere doğuştan sahip, aralarında bir dayanışma duygusu bulunan, örtük bir şekilde de olsa varlığını sürdürmek kolektif iradesiyle harekete geçen, fiilen ve hukuken çoğunlukla eşit olmayı amaçlayan bir vatandaşlar grubudur.” 

İnsanlık tarihinde azınlıktaki bir grubun etnik milliyetçilik (ırkçılık) yaptığı dönem salt sömürge imparatorluklarının hüküm sürdüğü yıllarla sınırlıdır. Güney Afrika’da beyazların egemen olduğu apartheid yönetimini de bu kategoride saymak gerekir. Bugün hem sömürge imparatorlukları hem de apartheid yönetimi son bulmuş, tarih sahnesinden silinmişlerdir. Sömürge sisteminin yaygın olduğu dönemde 8-9 milyon nüfuslu Portekiz gibi küçük bir ülke ırk ve din üstünlüğü gerekçesini kullanarak ve uygarlık götürme iddiasıyla Afrika, Güney Amerika ve Asya’daki pek çok ülkede sömürgeler edinmiş, yıllarca büyük bir sömürge imparatorluğunu yönetebilmiştir. 10-11 milyon nüfuslu küçük Hollanda krallığı geniş bir coğrafyayı kapsayan ve yüz milyonları barındıran Endonezya ve Güneydoğu Asya’da büyük sömürge imparatorluğu kurmuştur. Keza İngiltere krallığı da aynı gerekçeleri kullanarak yüz milyonların yaşadığı Hindistan gibi büyük bir alt kıtada ve Afrika’da, ‘üzerinde güneşin batmadığı’ büyük bir sömürge imparatorluğu kurmuş ve yönetmiştir. 

Kapitalizmin emperyalist aşamaya geldiği ilk yıllardan başlayarak II. Dünya Paylaşım Savaşının sonuna kadar devam eden, insanlık tarihinin bu en karanlık dönemi bugün artık kapanmış ve ırk üstünlüğü gerekçesiyle işgaller son bulmuştur. Artık ırkçılık insanlık suçu sayılmaktadır. Emperyalist amaçlı işgaller bugün ırk üstünlüğüne değil, terörle mücadele, uyuşturucu kaçakçılığını önleme, kitle imha silahlarından arındırma vb.,nedenlere dayandırılmaktadır. 

Bugünkü dünyada ırkçılık ya da şoven milliyetçilik, salt devlette egemen olan etnik grubun tekelindedir. Genelde ırkçılık ya azınlıkları asimile etmek ya da irredantist amaçlarla başvurulan bir araç olarak kullanılmaktadır. Buna karşılık bir ülkenin azınlıktaki etnik topluluğunun ırkçılık ya da şovenizm yaptığı iddiası gülünçtür ve ciddiye alınması mümkün değildir. Örneğin Kürtlerin Türklere nazaran daha üstün bir ulus oldukları iddiasıyla ortaya çıkmaları ne kadar akıldışı ve gülünçse, onlara böyle bir isnatta bulunmak da aynı ölçüde abesle iştigaldir. Ama Türk etnik grubunu temsil eden sağ partilerin hem asimilasyoncu, hem de irredantist amaçlarla yaygın biçimde ırkçılık yaptıkları hatta güçlü partiler aracılığıyla ırkçı bir iktidar kurmak için mücadele ettikleri bilinen bir gerçektir. 

Toplumun gayrimüslim azınlıklardan arındırılması için başvurulan, mübadele olayı, ‘vatandaş Türkçe konuş!’ kampanyaları, Trakya pogromu, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları, 1964 sürgünleri vb., yöntemlerin uygulanması başarılı olmuş ve Türkiye’de gayrimüslim azınlık sayısal bakımdan önemsiz bir düzeye inmiştir. Kürtler, Araplar, Çerkezler, Lazlar vb., Müslüman azınlıklar da kimlikleri inkar edilerek, dil ve kültürleri yasaklanarak Türkleştirmeye tabi tutulmuşlardır. Türkiye’de salt Türk etnik topluğundan oluşan homojen bir ulus oluşturma politikası izlenmiştir. 

Anayasalarda ‘vatandaşlık Türk olma koşuluna’ bağlanmıştır. 80 yıl boyunca sürdürülen bu uygulama kendi başına ırkçı nitelikli etnik bir milliyetçiliktir. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türk ırkçılığı saldırganlaşan bir akım haline gelmiş, hem mihver devletlerinin yandaşlığını hem de faşizmin siyasal temsilciliğini yapmıştır. Demokrasi cephesinin zaferiyle biten 2. Dünya Savaşından sonra kısa bir süre için dizginlenen ırkçı akım çok partili sisteme geçtikten sonra yeniden canlanmış ve sağcı partiler tarafından etkin bir ideolojik araç olarak kullanılmıştır. Aralıksız biçimde uygulanan, ret ve inkara dayalı asimilasyoncu Türk etnik milliyetçiliği (ırkçılık) bugün de devam etmektedir.

27 Mayıs Askeri darbesinden sonra yeni bir gelişme oldu. Milli Birlik Komitesi’ ni oluşturan askerler arasında bir ayrışma oldu. Komitenin kalıcı olmasını isteyen ve çoğunluk tarafından tasfiye edilen 14’ler yurda döndükten sonra Alpaslan Türkeş’in öncülüğünde Türk ırkçılığını ideolojik baz alan faşizan bir parti kuruldu ve ırkçılık meşru bir siyasal akım olarak Türk siyasal yaşamında yerini aldı.Türk etnik grubu adına Cumhurbaşkanın öncülük ettiği Başbakanların, bakanların ve parti başkanlarının katıldığı Türk Kurultayları, devlet adına yapılan, ırkçı Türk milliyetçiliğinin yakın tarihimizdeki en görkemli eylemleridir. 

1993’ten başlayarak 1997 yılına kadar her yıl düzenli şekilde yapılan bu Kurultayların ilki 23 Mart 1993’te Antalya’da, İkincisi 21 Ekim 1994’te İzmir’de, üçüncüsü 1995’te İstanbul’da, dördüncüsü 24 Mart 1996’da Ankara’da MHP lideri Alpaslan Türkeş’in öncülüğünde, beşincisi de 11 Nisan 1997’de İstanbul’da Türkeş’in yokluğunda yapıldı. Devletin koruması ve maddi desteğiyle hazırlanan, Süleyman Demirel’in önce başbakan sonra da Cumhurbaşkanı sıfatıyla katılıp açış konuşması yaptığı bu kurultaylar MHP, DYP kadrolarının katkılarıyla görkemli ırkçı gösteriler biçiminde sürdürülmüştür. Türkeş’in, Demirel’in, Erdal İnönü’nün, Çiller’in ve pek çok bakanın katıldıkları bu Kurultayların en görkemlisi 4. Türklük Kurultayıdır. Bu Kurultaya Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, MHP, DYP genel başkanları, kimi bakanlar ve çağrılılardan Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin üst düzey yetkilileri, KKTC Başbakanı, Batı Trakya, Irak ve Bulgaristan Türklerinin temsilcileri katılmışlardır. 700 delegenin hazır bulunduğu Kurultay Bozkurtlu lazer gösterileri ve MHP’li gençlerin kurt sesleri (ulumaları) altında, liderlerin Türk ırkçılığının ‘örs üzerine çekiçle vurma’ ritüelini icra etmeleriyle tam bir ırkçı gösteri havasında sürmüştür. Alpaslan Türkeş’in Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e kurt başlı bir baston armağan etmesiyle Kurultay son bulmuştur. 

Orta Asya Türkleri ile Bulgaristan Türkleri ırkçı gösterilere katılmak istemedikleri için uluslararası Türklük Kurultaylarına son verildi... Buna karşın, ırkçı gösteri geleneği Alpaslan Türkeş’in ölümünden sonra da devam ediyor. Her yıl Erciyas’ta salt MHP’lilerin katıldığı Türklük şenlikleri bu amaçla yapılmaktadır. 

Görüldüğü gibi Türkiye’de etnik milliyetçilik (ırkçılık) vardır. Ama bunu yapanlar azınlıktaki topluluklar değil ‘devlette egemen olan’ Türk etnik topluluğudur. Bugün Türkiye’de en az üç siyasal parti Türk ırkçılığı üzerinden siyaset yapmaktadır. Diğerleri de, farklı oranlarda da olsa, milliyetçi duyguları okşayarak politika yapmayı ihmal etmiyorlar. Bunlar, toplumu oluşturan diğer etnik grupları Türkleşmeye zorlamakta ve kimliklerini korumak isteyenlere de düşman muamelesi yaparak halklar arası çatışmalara yol açmaktadırlar. 

Nitekim, yalnız 2005 yılı içinde Mersin, Trabzon, Yalova, Antalya, Çanakkale ve Giresun’daki linç girişimleri şoven Türk milliyetçilerinin ırkçı tahrikleriyle patlak vermiştir. Büyük çoğunluğun sağduyulu davranması tahrikleri boşa çıkarmış, olayların büyümesine ve ölümlere yol açacak linç eylemlerinin gerçekleşmesine meydan vermemiştir.

Oy avcılığı için her fırsatı kullanan şovenist siyasetçilerin sorumsuzca açıklamalar yapmaları, azınlıkların, özellikle de Kürtlerin, eşitlik taleplerini ‘etnik milliyetçilikle’ ya da bölücülükle suçlamaları artık olağan sayılmaktadır. Ama, hukukun üstünlüğüne inanan, insan haklarına saygılı, çağdaş demokrasiden yana ve her alanda bilimi rehber edindiğine inandığımız sayın Cumhurbaşkanımızın Kürtlerin eşit olma ve eşit muamele görme taleplerini ‘etnik milliyetçilik’ olarak suçlayacağına ihtimal vermek istemiyoruz. 

Sayın Cumhurbaşkanımızın Bayram mesajlarında suçladıkları ‘etnik milliyetçiliğin’ Kahramanmaraş ve Çorum olayları gibi yığınsal kırımlara neden olan ve bugün de tehlikeli boyutlara ulaşan ırkçı Türk milliyetçiliği olduğunu ummak istiyoruz. 02. 02. 2006 

Kemal Kirişçi, Gareth M. Winrow, Kürt Sorunu, Tarih Vakfı, 1997, S:34