Geçmişiyle hesaplaşamayan bir toplum geleceğini kuramaz !

 Tarık Ziya Ekinci - 22/02/2006 21:44:21 (622 okunma)


Geçmişiyle hesaplaşamayan bir 
toplum geleceğini kuramaz !


Türkiye Cumhuriyeti başından beri kendine özgü militarist bir devlet olarak kurulmuştur. Eşrafa dayanarak Kurtuluş savaşına öncülük eden askeri bürokrasi, savaştan sonra devlet yönetimini elinde tutmuş ve hareketin lideri Mustafa Kemal’in belirlediği ilkeler doğrultusunda sivil bürokrasinin de katkısını sağlayarak militarist bir devlet oluşturdu.

Militarist güçler, toplumdaki genel eğilimleri ve temel toplumsal sınıfların tercihlerini önemsemeden tepeden inme bir yöntemle bir burjuva düzeni inşa etmeye giriştiler. Yönetici kadro, nüfusun yüzde 90’nının köylü olduğu ve köylülük ideolojisinin ağır bastığı o günkü toplumda burjuvazisiz bir burjuva düzeni oluşturma özentisiyle hareket ediyordu. Bu davranış, Osmanlı imparatorluğunun son dönemine özgü bir siyasetin Cumhuriyet döneminde de devam eden bir mirasıydı.
Osmanlı Aydınlarında, İmparatorluğun 1792’de başlayan ve büyük toprak kayıplarıyla devam eden inhitat (gerileme) sürecinde kan kaybını önlemek için, ordunun ve yönetimin Batı Avrupa normlarında modernizasyonu düşüncesi etkinlik kazanmıştı. Bu sürecin son yıllarında, özellikle İttihat-Terakki iktidarında İmparatorluğu kurtarmak için Batı Avrupa’nın burjuva değerlerine dayalı bir düzen kurma düşüncesi yaygınlaşmış ve daha çok ordunun yenileşmesine dönük bir uygulama yapılmıştır.

Cumhuriyetin kuruluşu burjuva değerlerine dayandırıldı 

Cumhuriyetin kuruluşuna öncülük eden kadrolar da imparatorluğun son dönemlerine özgü düşüncelerin etkisi altında yetişmiş liderlerdi. Özellikle hareketin lideri Mustafa Kemal Fransız devrimine ve onun kazanımlarına büyük önem vermekteydi. Bu değerlerin Türkiye’ye taşınmasıyla toplumun gerilikten kurtulup modernleşeceğine inanmıştı. Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte giriştiği icraatlar dizisini burjuva üstyapı değerlerinin Türkiye’ye taşınması biçiminde sürdürdü. 

Bu anlayış çerçevesinde, köylülük ideolojisine bağlı, dinsel dogmatizmin egemen olduğu kurtuluş sonrası Türkiye’sinde tepeden inme bir laiklikbenimsenmiş, şeriat yasaları ilga edilerek İsviçre’den Medeni kanun, İtalya’dan Ceza kanunu, Almanya’dan Ticaret kanunu ve Fransa’dan da İdare Hukuku ile üniter devlet modeli ithal edilmiştir. Burjuvazisiz bir köylü toplumunda bu üst yapı değerlerini yaşama geçirmenin ve bunları sürdürmenin ancak, baskıcı ve otoriter bir yönetimle mümkün olduğu cihetle, yeni rejim kaçınılmaz olarak baskıcı ve otoriter olmuştur. Şeriat kurallarının toplum dışı kalması, laikliğin kesintisiz biçimde sürdürülebilmesi güçlü bir ordunun ve istihbarat örgütünün varlığını gerekli kıldığı için, yeni rejimin orduya dayalı otoriter ve militarist bir nitelikte olması kaçınılmazdı.

Militarist yönetim, ayrıca, burjuva değerlerini yaşatmak, Türk çoğunluğuna dayalı bir ulus oluşturmak ve üniter bir devlet kurmak için burjuva sınıfına ihtiyaç duymaktaydı. Bu amaçla sermayeyi Türkleştirmek ve devlet eliyle bir burjuva sınıfı oluşturmak gerekiyordu. Bunun için ticari yaşamı elinde tutan gayrimüslim unsurların tasfiyesine gidildi ve devlet olanakları kullanılarak yerli bir burjuvazi oluşturma girişimi başlatıldı. Devletin koruması altında ve onun desteğiyle oluşan yeni Türk burjuvazisi bağımsız bir sınıf olamadığı için militarizmin oluşturduğu devlet ideolojisine uyum sağlayarak gelişti. 

Militarist devlet, erken Cumhuriyet döneminden başlayarak İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar ülkeyi tek partiyle (CHP) yönetmiş ve 25 yıl boyunca kendi ideolojisi dışında başka bir düşüncenin açıklanmasını suç sayarak ceza tehdidi altında yasaklamıştır. Bu dönemde yasaklarla oluşturulan ‘mezar sessizliği’ içinde, burjuva üstyapı değerlerini benimsetmeye dönük bir ‘modernleşme politikası’ izlendi 

Çok partili düzende militarizm

Demokrasi cephesinin zaferiyle sonuçlanan savaştan sonra Birleşmiş Milletler Örgütü (BM) kurulmuş ve bu cephede yer almak için demokratik normlara bağlılık koşulu önem kazanmıştı. Dünyadaki gelişmelerin doğal sonucu olarak Türkiye’nin de çok partili biçimsel bir demokrasiye geçmesi gerekiyordu. Öte yandan içte de önemli değişiklikler olmuş, devlet destekli ticaret burjuvazisi güçlenmiş ve özellikle Batı illerinde, tarımdaki gelişmeye bağlı olarak, junker tipinde etkin bir tarım burjuvazisi oluşmuştu. Ekonomiden daha büyük pay almak isteyen bu kesimlerin politik alanda da söz sahibi olma istekleri dünyadaki gelişmeye denk düştüğü için Türkiye 1945 yılında çok partili ve seçimli bir yönetime geçmek zorunda kalmıştır. Muhalefet görevini, eski CHP milletvekillerinden Celal Bayar, Fuat Köprülü, Refik Koraltan, Adnan Menderes ve Emin Sazak’nın öncülük ettikleri Demokrat Parti (DP) üstlendi. Son ikisinin büyük çiftlik sahibi olduğu bu kadronun daha örgütlenme aşamasında toprak reformu kanununa karşı çıkmaları ve o sıralar mecliste benimsenen kanunun uygulanmasına engel olmaları toprak burjuvazisinin arzularına uygun anlamlı bir davranıştı.

DP kurulduğu tarihten itibaren militarist devlet politikasının kimi ilkelerine karşı çıkmış ve iktidara geldiğinde bunları kaldıracağını üstlenmişti. Oy kaygısına kapılan CHP, DP’den önce davranmış, iktidarının son yıllarında inanç özgürlüğünü genişletmiş, İmam Hatip okulları açmış ve Köy Enstitülerini kaldırmıştır. 

1950’de iktidara gelen DP militarist dayatmaları geriletmede daha da ileri gitmiş, ezanın Arapça okunmasına karar vermiş, radyoda dini propaganda yapma yasağını kaldırmış, okullara din dersleri koydurmuş, tarikat erbabına görece bir özgürlük sağlamış ve kimi tarikat adamının milletvekili olmalarını bile sağlamıştı. Tek parti döneminde, yüksek devlet yetkisini kullanan şahsiyetler genelde eski ordu mensupları oldukları için CHP iktidarında ordu devlet özdeşliği söz konusuydu. DP iktidarında ise, militarizmin dayattığı değerlerin bir bölümü ihlale uğradığı için ordu-devlet özdeşliği zayıflamış ve ordunun siyasete yön vermedeki rolü görece gerilemişti. 

DP, CHP’ye nazaran aşırı liberal bir ekonomi izlemiş, tarımda kapitalist gelişmeyi hızlandırmış, serbest girişimcileri desteklemiş ve ABD ile işbirliğine önem vermiştir. İlk dönemde görece bir rahatlık sağlayan ekonomik liberalizm giderek ülkeyi borç batağına sürüklediği için yeniden borçlanmadaki güçlükler nedeniyle ekonomi darboğaza girmiş ve rejim sertleşmiştir. Tüm çalışanlar gibi memur ve subaylar da ekonomik bunalımın ağır yükü altında ezilirken karaborsanın nimetlerinden yararlanan bir avuç tüccar ve toprak sahipleri büyük servet yapmışlardı, DP iktidarında. 

DP dışta da ülke çıkarlarına ve dünya barışına ters düşen bir politika izlemekteydi. ABD’nin başını çektiği NATO’ya ve Bağdat Paktına üye olmuş, Kore Savaşına asker göndermiştir. Kurtuluş Savaşı veren halklara karşı çıkarak sömürgeci devletlerden yana tavır aldığı için Türkiye’nin BM’de ve Bağlantısızlar örgütünde soyutlanmasına neden olmuştur. Keza bu iktidar, ABD’nin ardına takılarak Sovyet bloğuna karşı izlediği saldırgan dış politika nedeniyle Soğuk Savaşın tırmanmasında da önemli rol oynamıştır.




DP Döneminde ABD Emperyalizminin militarizme katkısı 

1950’de Sovyet bloğuna bağlı Kuzey Kore ile ABD’nin egemenliğindeki Güney Kore arasında tarihte KORE SAVAŞI olarak anılan önemli bir savaş patlak verdi. ÇİN’in ve ABD’nin aktif olarak katıldıkları, Sosyalist ülkelerle Emperyalist kapitalist ülkeleri karşı karşıya getiren bu sıcak savaş, Soğuk Savaş döneminin en önemli çatışmalardan biriydi.

Türkiye bu savaşta ABD’nin başını çektiği emperyalist ülkeler safında yer aldı ve 1950’de Kore’ye bir Tugay göndermek suretiyle savaşa fiilen katıldı. Ateşkes kararının alındığı 1953 tarihine kadar Kuzey Kore ve Çin kuvvetlerine karşı savaştı. Bu savaşta en ağır zayiata uğrayan birliklerden biri olan Türk Tugayı 1.000’den fazla asker ve subay kaybetti. Kayıpları telafi için Kore’ye üç kez değiştirme birliği gönderildi. 

Kore Savaşında ABD’ye gösterdiği sadakate karşılık Türkiye 1952’de NATO’ya üye olarak alındı. DP iktidarının ilk yıllarında etkisi azalan militarizm, 1955’ten başlayarak, özellikle Soğuk Savaşın kızıştığı DP sonrası yıllarda, ABD’nin ve NATO’nun sağladıkları olanaklarla adım adım güçlendi. Soğuk Savaş stratejisi çerçevesinde ordu içinde oluşturulan yarı legal ya da illegal örgütler sayesinde militarizm Türkiye’de darbeci bir özellik kazandı.

NATO çerçevesinde ya da ABD ile yapılan ikili anlaşma ve sözleşmelerle oluşturulan TÜRK GLADİO’su, Özel Harp dairesi vb. kuruluşlar aracılığı ile ülke içinde beğenilmeyen kişi ve kuruluşlara karşı düzenlenen konspiratif ve sübversif eylemlerde ABD’de eğitim gören ordu mensupları kullanılıyordu. Örneğin, ‘Sahra Talimatnamesi 31-15’ başlıklı Kara Kuvvetleri Komutanlığına ait belgede Özel Harp Dairesi’ningörevleri şöyle açıklanmıştır: “ Adam öldürme, bombalama, silahlı soygunculuk, işkence, kötürüm bırakma, adam kaçırmak suretiyle tedhiş ve olayları tahrik, misilleme ve rehinelerin alıkonulması, kundakçılık, sabotaj, propaganda ve yalan haber, zorbalık, şantaj...”Talimatnamenin 9. maddesinde tüm bu eylemlerin kanuni kovuşturmanın dışında tutulduğunu belirten hükmü ise şöyledir: “Gayri nizami kuvvetin yeraltı unsurları kaide olarak kanuni statüye tabi değildir.” 

Sosyalist sistemin yıkılmasından sonra NATO üyesi ülkelerde oluşturulan gizli Gladio örgütleri bir bir deşifre edilmiş ve hukuk dışı eylemleri teşhir edilerek dağıtılmışlardır. Oysa Türkiye’de bu örgütün varlığı yadsınmış ve suç oluşturan eylemleri kamuoyundan gizlenmiştir. Örneğin 1970’li yıllarda İzmir-Çiğili’de muhalefet lideri Ecevit’e karşı, salt ordu mensuplarında bulunan özel bir silahla girişilen suikastın soruşturması sonuçlandırılamamış ve olay örtbas edilmiştir. Keza 1977 yılı 1 Mayıs bayramında Taksim meydanında toplanan yığınların üzerine, meydana bakan binalardan, uzun menzilli silahlarla ateş edilerek 35 kişinin ölümüne neden olan olayın failleri de bugüne kadar bulunamamış ya da gizli tutulmuştur. 

Cana, mala kasteden bu tür büyük olaylara karışan ve himaye gören kimselerin kendilerini devletle özdeşleştirmeleri ve meşru iktidarları aşarak ülke yönetimine yön vermek istemeleri kaçınılmazdı. Bu da, geleneksel militarizmin yeni olanaklar kazanarak güçlenmesinde önemli rol oynadı. 

27 Mayıs Darbesi Ve Militarizm 

DP’nin, orduyu yönetimden uzaklaştıran uygulamaları yanında, yığınların sefaletine, memurların ve ordu mensuplarının geçim sıkıntısı çekmelerine yol açan ekonomik politikası ile dış politikadaki barış karşıtı tutumu, başta genç subaylar ve üniversite gençliği olmak üzere toplumun bütününde büyük bir huzursuzluk yaratmıştı. DP iktidarının, halkın da katıldığı yığınsal gençlik gösterilerine karşı sert önlemler alması toplumda büyük infial yaratmıştı. Ordu içinde orta ve alt kademelerdeki subaylar arasında artan hoşnutsuzluk iktidara karşı örgütlü bir muhalefete dönüşmüştü. Ordu üst yönetiminden (Genelkurmay ve Kuvvet Komutanları) bağımsız olarak oluşan ve ordu içi muhalefeti temsil eden bir kadro tarafından 27 Mayıs 1960 tarihinde ilk Askeri darbe yapıldı. 
Askeri darbenin resmi gerekçesi ‘ülkede bozulan iç barışı sağlamak, Atatürk ilke ve inkılaplarını tam olarak uygulamak (militarizme canlılık kazandırmak, TZE.) ve demokrasiyi ihya etmekti.’ Darbeden bir yıl sonra cuntanın hazırlayıp genel oya sunduğu 1961 Anayasası, kimi görece demokratik haklar getirmiş olmasına karşılık, asıl belirleyici özelliği militarizme anayasal meşruiyet sağlayacak Milli Güvenlik Kurulu (MGK) adında yeni bir kurum oluşturmuş olması ve Genelkurmay başkanlığını, başbakana bağlı, bağımsız bir organ haline getirmiş olmasıdır. Bu iki düzenleme militarizme anayasal bir meşruiyet sağlıyordu.

Cunta yönetiminin hazırladığı 1961 Anayasası’nın 110. maddesinin son fıkrası ile Genelkurmay Başkanının “görev ve yetkilerinden dolayı Başbakana karşı sorumlu” olduğu hükmü getirilmiş ve 111. maddesiyle de Milli Güvenlik Kurulu’na (MGK) ilişkin bir düzenleme yapılmıştır. Anılan madde MGK’nın görev ve yetkilerini şöyle tanımlanmaktadır: “ Milli Güvenlik Kurulu, kanunun gösterdiği Bakanlar ile Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet temsilcilerinden kuruludur. 
Milli Güvenlik Kuruluna Cumhurbaşkanı başkanlık eder; bulunmadığı zaman, bu görevi Başbakan yapar.
Milli Güvenlik Kurulu, milli güvenlik ile ilgili kararların alınmasında ve koordinasyonun sağlanmasında yardımcılık etmek üzere, gerekli temel görüşleri Bakanlar Kuruluna bildirir.”
Böylece devletin kuruluşunda egemen olan fiili durum, 1961’den itibaren Genelkurmay Başkanlığına sağlanan ayrıcalıklar, MGK’dan alınan güç ve İç Hizmet Kanununun orduya tanıdığı “Cumhuriyeti koruma ve kollama görevi” ile birlikte militarizme hukuksal bir dayanak sağlanmış oluyordu. Artık rejim, fiili militarizmden, anayasal dayanağı olan bir militarizm dönemine geçmiş oluyordu.

12 Mart darbesi ve militarizmin hiyerarşik bir nitelik kazanması 

12 Mart 1971’de yapılan askeri darbe 27 mayıs darbesinden farklı olarak ordunun orta ve alt kademelerindeki subaylarca değil, doğrudan askeri hiyerarşinin doruğundaki Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları tarafından aynı gerekçelerle yapıldı. Darbenin gerçek nedeni ise,militarizme ters düşen kimi demokratik hak ve özgürlüklere açık olan 1961 anayasasındaki sakıncaları gidermek, rejimi daha merkeziyetçi ve otoriter bir yapıya kavuşturmaktı. Nitekim Askeri Cuntanın başı olan Org.Memduh Tağmaç; “ Türkiye’de sosyal uyanış, ekonomik gelişmenin çok önündedir. Bu koşullarda ülke yönetilemez” diyerek darbeyi meşrulaştırmaya çalışıyordu. Cunta yönetimiyle işbirliği yapan eski Başbakan veAdalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel de, 1961 anayasasını kastederek “Bu Anayasa ile ülke yönetilemez” diyordu. Anayasanın görece demokratik ilkelerini ortadan kaldırmak için AP yönetimiyle militarist cunta arasında işbirliği yapılarak anayasanın, 30 Haziran 1971’de iki, 20 Eylül 1971’de de 21 temel maddesi değiştirildi ve bu anayasaya 10 yeni geçici madde eklendi. 15 Mart 1973’te ise 30. maddenin 4. fıkrası ve 57. maddenin 2.ve 3. fıkraları değiştirildi. 136. maddeye 2,3,4,5,6 ve 7. fıkralar eklendi. Keza 138. maddenin 4. ve 148. maddenin 2.fıkraları değiştirildi ve anayasaya geçici iki madde eklendi.

Anayasanın Milli Güvenlik Kurulunu (MGK) düzenleyen 111. maddesi de 20. Eylül 1971’de şu şekilde değiştirildi: “ Milli Güvenlik Kurulu, Başbakan, Genelkurmay Başkanı ve kanunun gösterdiği bakanlar ile Kuvvet Komutanlarından kuruludur.
Milli Güvenlik Kuruluna Cumhurbaşkanı Başkanlık eder; bulunmadığı zaman, bu görevi Başbakan yapar. 
Milli Güvenlik Kurulu, milli güvenlikle ilgili kararların alınmasında ve koordinasyonun sağlanmasında gerekli temel görüşleri Bakanlar Kuruluna tavsiye eder.” 
1961 anayasasındaki ‘bildirir’ ifadesinin 12 Mart darbesiyle ‘tavsiye eder ’ biçiminde değiştirilmesi, MGK kararlarının hükümetçe uygulanmasını görece zorunlu bir hale getirmiş ve militarizmi daha da güçlendirmiştir. 
Böylece, 12 Mart askeri darbesi, 1961 anayasasının demokratik özünü de tahrip ederek, onu, rejimin istediği otoriter ve merkeziyetçi bir yapıya kavuşturmuş oluyordu.

12 Eylül 1980 Darbesiyle Militarizm Kurumsallaşmıştır

Ordu hiyerarşisi içinde gerçekleştirilen 12 Mart askeri darbesiyle yapılan anayasal düzenlemelerin, alınan fiili önlemlerin, militarizmin ideolojik ve yönetsel amaçlarına yetmediği, özellikle ABD’nin Soğuk Savaş stratejisinin ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kaldığı gerekçesiyle 12 Eylül 1980’de aynı nitelikte ikinci bir askeri darbe yapıldı. ABD ile anlaşmalı olarak yapıldığına ilişkin kuvvetli karineler bulunan bu darbe de, diğeri gibi, ‘İç barışı sağlamak, Atatürk İlke ve İnkılaplarını yaşama geçirmek ve demokrasiyi rayına oturtmak’ zahiri gerekçesine dayandırılmıştı. 

12 Eylül darbesi ile toplumun yeniden dizayn edilmesi amaçlandığı için, insanlık dışı yöntemlerin en kaba ve en haşin biçimde kullanıldığı faşist bir yönetim oluşturuldu. TBMM kaldırıldı, Anayasa ilga edildi, siyasal partiler kapatıldı ve genel başkanları tutuklandı. TÜSİAD, TOBB, İTO, İSO, ATO, vb. sermaye örgütleri hariç olmak üzere, sendikalar, demokratik kitle örgütleri, dernekler ve meslek örgütleri yasaklandı; yöneticileri tutuklanarak cezaevlerine atıldı. Toplumun siyasal ve yönetsel düzeni altüst edildi.

12 Eylül darbesinin asıl amacı, Türk-İslam sentezi ideolojisine dayalı ve sermayenin egemenliğini pekiştirecek yeni bir anayasa yapmak,toplumda yeşeren sol düşünceyi tasfiye etmek, Kürtlerin demokratik taleplerini bastırmak, militarizmin denetiminde merkeziyetçi, otoriter bir devlet yapılanmasını gerçekleştirmek ve ABD’nin öncülük ettiği Soğuk Savaş stratejisine uygun NATO’cu bir dış politikayı kurumlaştırmaktı. 

12 Eylül askersel rejimin temel ilkeleri esas alınarak hazırlanan 1982 Anayasası ile yeni bir rejim oluşturuldu. Bu anayasanın temel felsefesi, militarizmin güvencesine sahip, otoriter, merkeziyetçi bir ‘siyasal devletçiliktir.’ Özü bakımından bireye ve topluma karşı devleti koruyan bir anayasadır. Bu Anayasa zorunlu din dersleri öngörmekte, şoven milliyetçi ve dinci özü olan Türk-İslam sentezi ideolojisine dayanmaktadır. Öngördüğü kuvvetler ayırımı ilkesi göstermeliktir. Yasama ve yargı erklerini fiili olarak yürütmeye bağlamıştır.

İç Hizmet Kanunu ile birlikte Militarizmin temel dayanağı olan MGK da bu anayasanın özünü oluşturmaya devam etmektedir. Özel bir kanunla genişletilerek kurumlaştırılan MGK Genel Sekreterliği ve bağlı kuruluşlar, resmiyette Başbakana bağlı görünmekle birlikte, Genelkurmayın direktifi altında ‘devlet içinde devlet’ gibi çalışmaktadır. Yalnız güvenlik sorunları ile değil, toplumun en küçüğünden en büyüğüne kadar iç ve dış tüm sorunlarıyla ilgilenmektedir. Kendisine bağlı yan kuruluşların hazırladığı rapor ve projelerle MGK kararlarına yön vermektedir. 

Örneğin, MGK Genel sekreterliğinin oluşturduğu Batı Çalışma Grubu’nun, hazırladığı kimi raporlardan rahatsızlık duyan eski BaşbakanlardanMesut Yılmaz’ın “ben kimseye bu çalışmaları yapmak için görev vermedim!” diyerek açıklama yapması, Genelkurmayın “Türk Ordusu, Cumhuriyeti Koruma ve Kollama görevi yapmak için kimseden emir almaz!” açıklamasıyla sert biçimde yanıtlanmıştır. Keza, Genel Sekreterliğin raporları esas alınarak MGK’nın 28 Şubat 1977 tarihli kararı ile ‘post-modern’ bir askeri darbe yapılmış ve Erbakan hükümeti istifaya zorlanmıştır. 

Böylece, militarizm, 12 Eylül rejiminin sağladığı olanaklarla, iktidara el koyma biçiminde uygulanan askeri darbeler yerine, MGK kararlarıyla anayasal yoldan darbe yapacak biçimde kurumlaşmış oluyordu. 
Toplumun muteber kurumları, kimi sermaye örgütleri ve tanınmış siyasetçiler bu yeni tür militarizmi benimsemiş ve toplumsal sorunların çözümünde, açık ya da örtülü biçimde, onun müdahalesini istemekte hiçbir sakınca görmemektedirler. Örneğin 2002 yılı başlarında Başbakan Ecevit’inrahatsızlığı nedeniyle uç veren ekonomik ve siyasal krizi aşmak için Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün açıkça ordunun müdahalesini dillendirmiştir. Keza, Ecevit’in sağlık nedeniyle ‘ÇEKİL!’ çağrılarına direnmesi karşısında, sermayenin has partisi DYP’nin Genel Başkan YardımcısıHasan Ekinci, ‘Başbakan’a asker bir şey söylesin...’ diyordu. AKP hükümetinin özelleştirme girişimlerinde kamuya ait önemli sanayi kuruluşlarınıkeyfe-mâ yeşa (keyfe göre) özel şahıslara peşkeş çekmesi karşısında dışişleri eski bakanı Mümtaz Soysal dolaylı ifadelerle orduyu müdahale etmeye çağıran yazılar yazmakta bir sakınca görmüyor. Bu açık çağrılar yanında iş ve siyaset dünyasından kimi başka şahsiyetlerin de, özel ilişkilerden yararlanarak, orduya müdahale çağrısı yaptıkları bir sır değildir. 

Ordunun iktidarından yarar uman kimi çıkar çevrelerinin darbe teşvikçiliği yapmaları militarizme güç katan önemli bir gelişmedir. Giderek yaygınlaşan bu alışkanlık, Türkiye’de demokrasinin gelişmesine olumsuz etki yapan ciddi bir sorun halini almıştır. AKP iktidarının, 2007 genel seçimlerinden önce süresi biten bugünkü Cumhurbaşkanı’nın yerine kendilerine yakın bir Cumhurbaşkanı seçtirme olasılığı karşısında, şimdiden ordunun harekete geçmesi sinyallerinin verildiği dikkatlerden kaçmıyor. Örneğin Güneri Cıvaoğlu 20.11.2005 günlü yazısında “ Cumhurbaşkanı seçimi hesaplarına zaman zaman ‘iyi saatte olsunlar’ karışır. Onların karışması için de, Türkiye karıştırılır. Şemdinli, Yüksekova, Hakkâri üçgenindeve onun uzantısı Diyarbakır’da son haftaların görüntüleri kaygı vericidir. 

(...) Bütün bunlar ‘havanın kurşun gibi ağır’ olduğunun göstergeleri...

Yoksa...Cumhurbaşkanı seçimi öncesi gene ‘malum senaryo’ mu?” sorusunu sorarken bu olasılığa dikkat çekmektedir.
Başbakan Recep Tayyip Erdogan’ın 10 ağustos 2005’te Diyarbakır’da ‘Kürt sorunu vardır. Devlet geçmişte kimi hatalar yapmıştır. Bu sorun daha çok demokrasiyle, daha çok vatandaşlık hukukuyla, daha çok refahla çözülür’ mealindeki açıklamasına MGK bildirisi ile gösterilen tepki, militarist siyasetin yeni bir versiyonudur. Nitekim, 24.8.2005 tarihli MGK bildirisinde yapılan şu uyarı “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesindeki temel düşünceye uygun olarak anayasada Cumhuriyetin nitelikleri belirtilmiş; ulusun bağımsızlığını ve tümlüğünü, ülkenin bölünmezliğini; demokratik laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Cumhuriyeti korumak; dil, din, etnik köken, cinsiyet ayırımı gözetmeksizin kişilerin ve toplumun gönenç, huzur ve mutluluğunu sağlamak, denilmektedir.

Güneri Cıvaoğlu, Milliyet Gazetesi, 20.11.2005, S:23
Milliyet, 11.08.2005, S:18