İnsan Hakları Nedir?

 Tarık Ziya Ekinci - 23/01/2006 18:58:01 (19467 okunma)


İnsan Hakları Nedir?

İnsan hakları, kişinin doğuştan sahip olduğu temel haklarla birlikte, mensup olduğu toplumda aktif vatandaş sıfatıyla yönetime katılarak bireysel ve grupsal çıkarlarını korumak için sahip olması gereken haklar toplamıdır. Vatandaşlığa bağlı haklar, toplumsal gelişmeye koşut olarak ödevlere nazaran sürekli gelişen bir süreç izliyor. Köylülüğün ağır bastığı, yeterince sanayileşememiş toplumlarda İnsan hakları, gelişmiş toplumlara göre daha geridir. Bu toplumlarda başta yaşama hakkı olmak üzere temel insan hakları ihlalleri yaygındır. Bu nedenle, insan hakları söz konusu olduğunda en gelişmiş toplumlarda geçerli olan insan hakları uygulamasının ölçüt alınması gerekir.

İnsan Haklarında Tarihsel Gelişme

İnsan hakları, insanın tarih boyunca yürüttüğü özgürleşme mücadelesinin ürünleridir. Toplumların değişimden ve ilerlemeden yana olan güçlerle statükocu güçleri arasında yürütülen ve yürütülmekte olan bu mücadele insanın özgürleşmesi ve insana ait hakların artarak yetkinleşmesi biçiminde ilerler. Örneğin köleci dönemde kölelikten kurtuluş mücadelesi, özünde bir insan hakları mücadelesidir. Hiçbir hakka sahip olmadan efendileri için çalışmaya mahkum ve bir mal gibi alınıp satılan kölelerin, toprağa bağlı serf statüsüne kavuşmaları köleliğe nazaran daha ileri bir konumdur. Çağdaş anlamdaki insan hakları ile kıyaslanmayacak kadar geri olmasına karşılık, serflik, köleliğe bakarak görece bir özgürleşmedir. Bu nedenle, kölelikten kurtuluş mücadelesinin insan hakları mücadelesi olarak algılanması tarihsel gelişmeye uygun bir yaklaşımdır.

Serflerin, gelişen burjuvaziyle birlikte feodal beylerin egemenliğinden kurtulma mücadelesi de özünde bir insan hakları mücadelesidir. Burjuva devrimleriyle sonuçlanan bu mücadelede toprağa bağlı olmaktan kurtulan serfler ya mülk sahibi olup kendileri için çalışan ya da sanayi sektöründe emeklerini pazarlayan özgür bireyler (işçiler) konumuna gelmişlerdir. 

İşçi sınıfının öncülük ettiği antikapitalist mücadele de insan hakları mücadelesinde önemli bir aşamadır. İşçi sınıfının iktidar olduğu sosyalist ülkelerde insan hakları yeni bir muhteva kazanmış, özellikle ekonomik, sosyal ve kültürel hakların yaygın ve eşit biçimde tanındığı yeni bir aşamaya gelmiştir. Ne var ki, bu ülkelerde ifade, örgütlenme ve seyahat özgürlüğü gibi kimi bireysel hakların kısıtlı tutulması evrensel insan hakları açısından ağır eleştirilere konu olmuştur. 

İnsan Haklarının Kavramlaşması

İnsanlık tarihi kadar eski olan insan hakları mücadelesi ve bunun bir ürünü olan insan haklarının kavramlaşması ancak burjuva devrimleriyle birlikte kullanıma girmiştir. Burjuvazinin feodaliteyi tasfiye ederek egemen konuma gelmesi, uluslaşma ve aydınlanma olgusu çerçevesinde evrensel insan hakları kavramının da somutlaşmasını sağladı. Burjuva devrimlerine bağlı olarak çeşitli bildirilerle açıklanan ilk insan hakları dizgesi günümüze kadar geçen süreçte zenginleşmiş ve önemli gelişmeler göstermiştir. Bu uzun süreç içinde gelişerek yaygınlaşan insan haklarını nitel ayırımları olan üç evrede değerlendirmek mümkündür. 



1-Birinci Kuşak İnsan Hakları

Tarihsel bakımdan burjuva devrimlerine denk düşen birinci kuşak insan hakları, bireyin düşünce ve inanç özgürlükleriyle siyasal haklarından oluşan bireysel özgürlükleri kapsamaktadır. Bu haklar, somut biçimde, ABD’nin 1776 tarihli İnsan Hakları Bildirisi ile Büyük Fransız Devrimi’nden sonra açıklanan 1791 tarihli İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nde ve İngiltere’de yayımlanan Haklar Beyannamesi’nde yer almaktadır. Bunlar insanın toprağa bağlı kölelikten (serflikten) kurtularak vatandaş olmasını öngören haklar toplamıdır. Burjuvazinin feodal ayrımcılığa karşı geliştirdiği özgürlük, eşitlik, kardeşlik belgileri bu haklar dizgesinde yasalaştırılarak güvence altına alınmıştır. 
Anılan bildirilerde yer alan ve birinci kuşak haklara denk düşen insan hakları şu ilkelerden oluşmaktadır:

• İnsanlar hukuk açısından özgür ve eşit doğar; özgür ve eşit yaşarlar. Toplumsal farklılıklar ancak ortak yarara dayanabilir.

• Her siyasal topluluğunun ana amacı, hukuksal taahhüt altındaki doğal insan haklarını korumaktır.Bunlar,özgürlük,mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnme haklarıdır.

• Özü bakımından, her egemenliğin kökeni ulustur. Hiçbir kurul, hiçbir fert ulustan açıkça gelmeyen herhangi bir yetkiyi kullanamaz.

• Özgürlük başkasına zarar vermeyen her şeyi yapabilmektir. Böylece, her insanın doğal haklarını kullanması, toplumun diğer üyelerinin de aynı haklardan yararlanmasını güvence altına alan sınırlardan başka sınır tanımaz. Bu sınırlar da ancak yasayla belirlenebilir.

• Yasa ancak topluma zararlı olan eylemleri yasaklayabilir. Yasanın yasaklamadığı hiçbir şey engellenemez; hiç kimse yasanın buyurmadığı bir şeyi yapmaya zorlanamaz.

• Yasa genel iradenin ifadesidir. Tüm yurttaşların, genel iradenin oluşmasına şahsen ya da temsilcileri aracılığıyla katılma hakları vardır. (...) Tüm yurttaşlar erdem ve yeteneklerinden başka, hiçbir ayırım gözetmeksizin, yeterliliklerine göre eşit olarak kabul edilirler.

• Hiç kimse yasanın belirlediği haller ve öngördüğü biçimler dışında itham edilemez, gözaltında tutulamaz ya da tutuklanamaz.

• Yasa ancak sıkı ve aşikar biçimde zorunlu olan cezayı koymalıdır.

• Herkes suçlu olduğu açıklayıncaya kadar masum sayılır. 

• Hiç kimse, açıklanması yasayla kurulan kamu düzenini bozmadıkça, dinsel olanlar da dahil olmak üzere, düşüncelerinden dolayı rahatsız edilemez. 

• Devletin yasama ve yürütme güçleri, yargılama gücünden ayrı ve bağımsız olmalı. 

1.Kuşak İnsan Haklarını kapsayan ilkeler bireysel haklar yanında kimi toplumsal ve siyasal oluşumlara da hayat vermiştir. Aydınlanma, uluslaşma, ulus-devlet, ulusal dil, ulusal kültürün oluşması ve kuvvetler ayırımı ilkesinin benimsenmesi 1. Kuşak İnsan Hakları dizgesinin ürünleridir.

2.Kuşak İnsan Hakları 

İkinci kuşak insan hakları sanayileşmenin geliştiği, işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin (ekonomik ve siyasal) artarak yükseldiği bir dönemin ürünü olarak demokratik toplumların yaşamına girmiştir. Bunlar, siyasal nitelikteki 1.kuşak haklardan farklı olarak ekonomik, sosyal ve kültürel haklardan oluşur.

İkinci Kuşak haklar, özellikle 17 Ekim devriminden sonra SSCB’de uygulanan sosyal politikaların etkisiyle Batı’daki sosyal demokrat ve komünist partilerin öncülüğünde, işçi sınıfının mücadelesiyle kazanılan haklar toplamıdır. Kapitalist toplumlarda uzlaşma ve çatışmalara bağlı yeni dengelerin oluşması biçiminde ilerleyen sınıf mücadelesi, hem demokratik gelişmeyi hem de ekonomik sosyal haklar bütününden oluşan 2.kuşak insan haklarının gelişmesini sağlamıştır. 

2.kuşak insan hakları, işçi ve emekçilerin toplu sözleşmeli-grevli sendika kurma ve siyasal örgütlenme hakları ile çalışma, adil ücret, kadın-erkek eşitliği, eğitim, sağlık, barınma, yıllık ücretli tatil, sosyal güvenlik, vb. haklardan oluşmaktadır. Diğer bir deyimle 2. kuşak insan hakları sosyal devlet kavramı içinde yer alan haklar bütünüdür.
SSCB’de tüm çalışanlara eşit eğitim hakkının, sağlık hakkının, sosyal güvenlik hakkının, yıllık ücretli tatil hakkının, kadın-erkek ayırımı yapmadan eşit ve adil ücret hakkının tanınmış olması, Batı ülkelerindeki sendikal mücadelede örnek alınmış ve bu hakların kendilerine de tanınması için mücadele edilerek kazanılmıştır. Bir İtalyan sendikacı hak aramada Sovyetler Birliğinde uygulanan sosyal politikaların ne ölçüde etkili olduğunu şu sözlerle anlatıyor: “Toplu sözleşme görüşmelerinde işverenle karşılıklı pazarlık yaparken yanı başımızda Sovyetler Birliği’nin varlığını his ediyor ve ondan manevi destek alıyorduk.” Gerçekten Sovyet devriminden önce, Batı’da işçi ve emekçilerin örgütlenme hakları başta olmak üzere, ekonomik ve sosyal haklar çok geriydi. Sendikalar güçsüzdü. Çalışanların siyasal partileri baskı altındaydı. Aynı işi yapan kadın, erkek arasında ikinciler lehine ayırım yapılıyordu. Günlük çalışma saatleri fazlaydı. İşsizlik sigortası kavramı yerleşmemişti. Yıllık ücretli tatil hakkı yoktu. Çalışanların eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanma olanağı sınırlıydı. Bu haklar varlıklı zümrelere özgüydü. Emeklilik, maluliyet, hastalık ve doğum izni gibi Sosyal güvenlik haklarının tanınması yaygınlaşmamıştı. Sosyal devlet kavramı gelişmemişti. Sovyetler Birliği’nden etkilenen sendikalar, bu hakları toplu pazarlık konusu yapıyor ve bunları kazanmaya çalışıyorlardı. Komünist ve Sosyal demokrat Partilerin bu haklara sahip çıkmasıyla Batı’da da bu haklar tanındı ve sosyal devlet uygulamasına geçildi.

İkinci Kuşak insan hakları arasında ulusların ve halkların kendi geleceklerini özgürce belirleme hakkı da vardır. Sovyetler Birliği bu evrensel hakkın sömürge halklarının kurtuluş mücadelesinde belirleyici olması için çaba gösterdi. BM’nin de benimsediği ulusların kendi geleceğini belirleme hakkı, sömürge halklarının kurtuluş mücadelelerinde en etkili bir ideolojik araç haline geldi. Sömürge imparatorluklarının tasfiyesinde ve bu halkların kurtuluşunda Sovyetler Birliğinin maddi ve manevi büyük katkısı oldu. 

1.ve 2. Dünya savaşları arasındaki yıllar sömürge halklarının kurtuluş yıllarıydı. 2. dünya savaşı yıllarında ve kısmen savaştan sonra da devam eden, SSCB’nin desteklediği bu mücadelenin zaferle sonuçlanması sömürge imparatorluklarının sonu oldu. 2. Dünya savaşından sonra, sömürgelerini kaybeden emperyalist devletlerin gerileme sürecinde, dünya sosyalist sisteminin kurulmasıyla yeni bir çağ başladı. Bu tarihten başlayarak dünya karşıt iki kutba ayrıldı. Bir yanda başını ABD’nin çektiği emperyalist-kapitalist devletler diğer tarafta da Sovyetler Birliği’nin öncülük ettiği sosyalist devletler yer almaktaydı.

İki sistem arasında ideolojik, siyasal ve sosyal alanlarda kıyasıya bir mücadele başladı. Karşılıklı silahlanma ile tırmanan bu mücadele iki tarafın da sahip olduğu güçlü nükleer silahların sağladığı dehşet dengesi sayesinde muhtemel bir üçüncü dünya savaşı önlenmiş oldu. Buna karşılık, iki sistem arasındaki siyasal ve ideolojik mücadele soğuk savaş biçiminde yıllarca devam etti.


Soğuk savaş yıllarında sistemler arasındaki karşılıklı suçlama üçüncü kuşak insan haklarının gelişmesinde katkılı oldu. Uzun süren bu dönem boyunca ABD ve müttefikleri Sovyet sistemini, hukuk tanımaz, baskıcı, bireysel hak ve özgürlükleri reddeden, demokrasi dışı, otoriter ve baskıcı bir rejim olmakla suçluyor ve sosyalizmi ona umut bağlayan halkların gözünde karalamaya çalışıyorlardı. Sovyetler Birliği de başta ABD olmak üzere emperyalist devletleri dünya halklarını sömürmek ve baskı altında tutarak kalkınıp gelişmelerine engel olmakla suçluyor, dünyadaki açlığın, yokluğun, sefaletin ve savaşların başlıca sorumlusu olarak gösteriyordu. 

Gerçekten tek parti yönetiminde merkezi bir plana göre yönetilen Sovyetler Birliği ve müttefiki ülkeler kalkınmaya dönük, dışa kapalı, sınıfları ve sömürüyü yok etmek amacıyla salt ekonomik ve sosyal haklara öncelik tanıyan bir politika izliyorlardı. İfade, örgütlenme, fikir ve sanat özgürlükleri ile bireysel girişim özgürlüğü rejimin belirlediği çerçevede, sınırlı tutuluyordu. Bireysel hak ve özgürlükler tanınmıyor, kuvvetler ayırımı ilkesi ile hukuk devleti uygulaması işletilmiyordu. Sosyalizmin kurulması ve karşı devrim tehlikesinin önlenmesi için rejimin otoriter ve baskıcı olması bir nas olarak benimsenmişti. İşçi sınıfı diktatörlüğü komünist partisi polit bürosu ile genel sekreterinin diktatörlüğü biçiminde uygulanıyordu.


Sovyet rejimi için insan hakları, sınıfsal sömürünün son bulması, herkesin çalışma, barınma, sağlık, sosyal güvenlik ve benzeri sosyo-ekonomik haklara kavuşmasından ibaretti. İfade, örgütlenme, seyahat, bireysel girişim, sanatsal ve fikri üretim gibi bireysel özgürlükler, insan hakları değil, burjuvazinin sömürü düzenini sürdürmek için kullandığı aldatıcı araçlardı. Sömürülen ve temel insani ihtiyaçları karşılanmamış, sefalet içindeki yığınların ifade, örgütlenme, konuşma, serbest girişim vb. hakları kullanmaları söz konusu olamazdı. Sosyalist ülkeler, ABD ve müttefiklerinin temsil ettiği kapitalizmi ve onun en üst biçimi olan emperyalizmi bir avuç tekellerin çıkarına, yığınları açlık, yokluk ve sefalete mahkum eden, savaşlar çıkaran, kırımlar yapan, yıkılmaya mahkum, barış ve insanlık düşmanı bir sistem olarak suçluyorlardı.
Gerçekten başını ABD’nin çektiği emperyalist kapitalist sisteme dahil ülkelerin izledikleri ekonomik ve yönetsel siyasetin özü sermayenin egemenliğine dayanıyor. Her şey sermayenin yatırım yapması ve kazanç sağlaması ilkesine göre düzenlenmiştir. Ücretler ve fiyatlar sermayedar sınıfın istediği doğrultuda serbest piyasa kurallarına göre belirlenir. Zamanla sermayenin yoğunlaşmasına bağlı olarak tekeller kuruldu ve piyasa kuralları işlemez oldu. Artık ekonomik ve sosyal yaşam tekellerin denetimi altına girmiştir. Giderek mali-sinai ve askeri kompleksler biçiminde örgütlenen uluslararası tekeller kendi devletlerini de arkalarına alarak, dünyaya şamil bir sömürü sistemi oluşturdu. Bu devletlerin savundukları insan hakları özünde salt burjuvazinin gereksinim duyduğu bireysel haklardır. Geniş halk yığınları ya işsiz ya da ağır çalışma koşulları içinde geleceklerinden umutsuz bir yaşam sürdürürken burjuvazinin savunduğu bireysel hak ve özgürlükleri kullanmaları son derece güç hatta olanaksızdır. Ancak işçi ve emekçiler de burjuvazinin demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanarak örgütleniyor ekonomik, sosyal ve siyasal talepler ileri sürebiliyorlar. Bu hakların kullanılabilmesi, anılan ülkelerin işçi ve emekçi sınıflarının sınırlı da olsa kimi ekonomik, sosyal hatta siyasal haklar elde etmelerine yaramaktadır.


Soğuk Savaş yılları boyunca karşıt konumdaki bu iki sistem arasındaki mücadelede ABD ve müttefikleri SSCB’ni insan haklarını ihlal eden işkence, baskı, zulüm ve hukuksuzluk üzerine kurulu bir devlet olarak tanımlıyorlardı. ABD Başkanı Renald Regan dünyaya seslenirken Sovyetler birliğini insanlığın başına bela kesilmiş bir kötülük imparatorluğu (empire de mal) olarak sunuyor ve bu belaya karşı tüm insanlığı savaşmaya çağırıyordu. Sovyet liderleri de dünyadaki açlığın sefaletin yokluğun ve savaşların nedeni olarak emperyalist-kapitalist sistemi ve bu sistemin başını çeken ABD’yi gösteriyor, yok olmaya mahkum olan bu çürümüş sistemin bir an evvel ortadan kalkması için dünya emekçilerini birleşmeye ve insanlığı bu beladan kurtarmaya çağırıyorlardı.

Soğuk savaş dönemi boyunca sürüp giden bu karşılıklı suçlama bir gerçeği ortaya koyuyordu: insanlığın beklentisi ne salt ekonomik eşitlik ve refahtı, ne de somut insanın yaşamında soyut kalan, kullanılması güç, hatta olanaksız, insan hak ve özgürlüklerine yasal açıdan sahip olmaktı. İnsanlık hem sömürüsüz ve baskısız bir dünya istiyor, hem de özgür olmak ve kendisini özgürce ifade edip geliştirmek istiyordu. Sömürüsüz bir dünya için savaşan sosyalist ülkelerin ayni zamanda bireylerin temel hak ve özgürlüklerini de sağlaması mümkün iken, karşı devrim korkusuyla bir diktatörlük biçiminde yönetilmesi reel sosyalizmin çekiciliğini azalttı ve giderek içten çürüyüp dağılmasına neden oldu. Oysa büyük şair Nazım Hikmet’in çok önce ve yerinde söylediği gibi sosyalist düzende “bir ağaç gibi hür ve bir orman gibi kardeşçesine” yaşamak mümkündü. Bunun başarılamamış olması sosyalizm adına insanlık için büyük kayıp olmuştur.

3.Kuşak İnsan Hakları

Burjuvazinin Soğuk Savaş yıllarında Sovyet sistemine karşı bir saldırı aracı olarak kullandığı temel hak ve özgürlükler ve hukuk devleti uygulaması Batı’lı emekçilerin talepleri arasına girdi. Bunların tanınıp uygulanması ve yaygınlaşması için mücadele başladı. Artık burjuvazinin bu hakları tanımaktan kaçınması mümkün değildi.
Kapitalist ülkelerde işçi sınıfının sendikal ve siyasal örgütleri, aydınların da desteğini alarak, anılan haklar için yürüttükleri mücadelenin kazanımları ülkeden ülkeye önemli farklılıklar gösteriyor. Bu hakların nitelikli, kapsamlı, kalıcı ve tutarlı olmasında geçmişteki birikimlerin payı büyüktür. Örneğin Batı Avrupa ülkelerinde toplumca özümsenen, nitelikli, geniş ve yaygın olan demokratik haklar Atlantik ötesi ve Uzak Doğu ülkelerinde görece geri düzeyde kalmıştır. Bu nedenle 3. kuşak insan hakları Batı Avrupa’da ve özellikle de Avrupa Birliği ülkelerinde diğer emperyalist ülkelere nazaran en üst düzeyde temsil olanağı bulmuştur.


Batı Avrupa’da insan haklarının gelişkin olmasında bu toplumların faşist diktatörlükler altında yıllarca acı çekmiş ya da faşizmin tehdidi altında korkulu yıllar geçirmiş olmalarının da büyük payı vardır. İkinci Dünya Savaşında faşizmin yenilgiye uğramasıyla demokratik hak ve özgürlükler, barış ve hukuk devleti kavramları uluslararası toplumda büyük prim yaptı. Bu hakların somutlaşması, bireylerin ve toplumların yaşamında uygulamaya geçmesi için BM dışında etkili bir uluslararası güvenceye ihtiyaç vardı. Bunun için Batı Avrupa ülkelerinin öncülüğünde 1949 yılında önce Avrupa Konseyi kuruldu. Daha sonra da ‘barış içinde bir arada yaşama’ idealini gerçekleştirmek için 1957’de imzalanan Roma antlaşması ile Avrupa Birliği sürecini başlatacak olan Ortak Pazar (AET) kuruldu. 

İkinci Dünya Savaşından sonra gelişen üçüncü kuşak insan hakları somut olarak Avrupa Konseyi’nin hazırladığı ve üye ülkelerin onaylayıp uymayı taahhüt ettikleri Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yer almıştır. Bu bağlamda oluşan Avrupa İnsan Hakları Divanı, sonra da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, sözleşmeye uygun davranılmasını yaptırımlara bağlamıştır. Yargısal denetime bağlandığı için Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, BM İnsan Hakları Sözleşmesine nazaran daha etkilidir. Mensupları aynı zamanda Avrupa Konsey’ine de üye olan Avrupa Birliği üye ve aday üyeleri için Kopenhag kriterleri adı altında topladığı insan haklarına uymayı zorunlu koşul olarak kabul etmesi ile çağımızın en gelişkin insan hakları oluştu. Türkiye 1950’den beri Avrupa Konseyi’nin üyesidir. 1987’den itibaren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını tanımıştır. 1999’da AB’ye aday üye olmuş ve 4 Ekim 2004’te de AB ile üyelik müzakerelerine başlamıştır. Bu özellikleriyle Türkiye, Avrupa Birliği normlarındaki 3. kuşak insan haklarını tam olarak benimseyip uygulamayı taahhüt etmiş bulunuyor.

3. Kuşak İnsan Hakları, birinci ve ikinci kuşak haklara ek olarak aşağıdaki hususları kapsamaktadır:

• Barış içinde yaşama hakkı,

• Hukukun üstünlüğünün sağlanması ve hukuk devleti kurallarına göre yönetilme hakkı,

• Kadın erkek eşitliğinin sağlanması,

• Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı,

• Çocuk haklarına saygı,

• Dil, din ve kültür bakımından farklı özellikleri olan toplulukların (azınlıkların) korunması, kimlik, dil, kültür ve anadilde eğitim haklarının tanınması hakkı,

• Yerel yönetimlerin özerkleştirilmesi ve yerinden yönetim hakkının tanınması,

3. Kuşak insan haklarına saygı gösterilmesi, demokrasiyle yönetilmenin olmazsa olmaz koşulu haline gelmiştir. Üçüncü kuşak insan haklarının, 1. ve 2. kuşak haklarını da kapsayacak biçimde, tanınmadığı ya da kısmen tanındığı toplumlar, çok partili parlamenter sistemle yönetilseler bile demokratik sayılmazlar. 

Avrupa Birliği Ve İnsan Hakları

Küreselleşen bugünkü dünyada Avrupa Birliği’ni salt ekonomik açıdan değil, ayni zamanda sosyo-kültürel açıdan da değerlendirmek gerekir. AB’ye münhasıran tekelci sermayenin bir örgütü olarak baktığımız taktirde, çağımızın belirleyici değerlerini oluşturan insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti kavramlarını algılamak mümkün olmaz. Bu nedenle, AB’nin hem emperyalist-kapitalist sistemin bir parçası hem de çağdaş demokrasinin, hukuk devletinin ve temel insani değerlerin bir temsilcisi olduğunu unutmamak gerekir. 


Ekonomik açıdan AB, Avrupa tekelci sermayesinin bir örgütü ve ABD’nin başını çektiği emperyalist-kapitalist sistemin bir parçasıdır. Tekellerin denetlediği dünya pazarındaki sömürücü güçlerin bir bileşenidir. Geçmişte sömürge imparatorlukları kurmuş, bugün de Pazar ekonomisinden ve tekellerin çıkarına işleyen ticaret hadlerinden yararlanarak dünya halklarını sömüren bir ekonomik politika izlemektedir. Türkiye’nin böyle bir Birliğe üye olmasını istemek onu, ekonomik açıdan, sömürüye ve gerilemeye mahkum etmek anlamına geldiği iddia edilebilir. Ne var ki, Avrupa Birliği’nin üyeleri için izlediği ekonomik ve sosyo-kültürel politikalar ile Türkiye’nin kıramadığı geri kalmışlık çemberi ve aşamadığı demokrasi dışı (insan hakları karşıtı) yönetim tarzını karşılaştırmalı olarak ele aldığımız taktirde, AB üyeliğinin ülkemiz için ne denli yararlı olduğu kolayca anlaşılır. Kaldı ki, Türkiye Gümrük Birliğine girmek suretiyle karar mekanizması dışında kalarak AB ile ekonomik entegrasyonu sağlamıştır. Dış ticaretinin yüzde 60’ını da Avrupa Birliği ülkeleriyle yapmaktadır.

AB ile Türkiye ilişkilerini irdelerken emperyalist-kapitalist sistemi oluşturan ülkelerin tümünü aynı niteliklere sahip ülkelermiş gibi görmek bir yanılgıdır. Bu ülkelerin ya da ülke gruplarının dünyaya ve insana bakışlarında büyük farklılıklar vardır. Bu farklılıkları görmeden ve bunları sosyo-politik çözümlemelerde veri tabanı olarak değerlendirmeden ne Türkiye’nin ne de dünyanın sorunlarını anlamak ve bu sorunlara çözüm bulmak mümkün değildir. 

Emperyalist ülkelerin bir bütün olduğu ve başını ABD’nin çektiği tek kutuplu bir dünya oluşturdukları iddiası bir yanılgıdır. Basit bir gözlemle anlaşılacağı gibi emperyalist sistem özünde dört ayrı güç odağından oluşmaktadır. Bunlar, coğrafi yakınlık, tarihsel, siyasal ve kültürel benzerliklerle ekonomik çıkar birliği ve kimi başka ortak nedenlerle bir araya gelen ülkelerin oluşturdukları güç odaklarıdır. Aralarında amaç ve hedefler açısından olduğu kadar, dünya görüşü açısından da önemli farklar vardır. Bu güç odakları sırasıyla 25 Avrupa ülkesinden oluşan Avrupa Birliği (AB); ABD, Meksika ve Kanada’nın oluşturduğu NAFTA (ALENA); Japonya’nın başını çektiği Asya-Pasifik İktisadi İşbirliği (APEC) ile Çin, Rusya ve Kimi Orta Asya ülkelerinin katıldığı Şanghay İşbirliği Örgütü’dür (ŞİÖ). 

Avrupa Birliği dışındaki güç odaklarının kimi stratejik amaçları olmakla birlikte, özünde, salt sermayenin çıkarlarını temsil eden, entegrasyona kapalı ve kalıcı özellikleri olmayan konjonktürel birlikteliklerdir. Oysa, AB siyasal bir birlik olmayı amaçlayan ekonomik, sosyal, kültürel, politik mali ve askeri bir entegrasyon hareketidir. Ortak ekonomik, sosyal, kültürel, tarımsal ve savunma politikaları olan bu birliğin halk oyu ile oluşan bir parlamentosu (Avrupa Parlamentosu) yürütme organı işlevi gören AB Komisyonu ve AB Konseyi gibi kalıcı yönetim organları vardır.

Avrupa Birliği salt sermayenin çıkarlarını temsil eden bir örgütlenme değil, yüzyılları kapsayan Rönesans ve Aydınlanma süreçlerinden geçerek günümüze kadar birikerek gelen tüm insani kazanımların oluşturduğu çağdaş demokratik değerleri temsil eden bir örgüttür. AB’nin temsil ettiği çağdaş demokrasi, tarihsel açıdan, burjuvazi ile işçi ve emekçi sınıfların uzun erimli karşıt mücadelelerinin bir ürünüdür. Bu demokratik süreç, sınıf mücadelesinin her aşamasında uzlaşma ile oluşan yeni sosyo-politik dengelere bağlı bir hareket olarak gelişmektedir. Hem emeğin hem de ulus ötesi sermayenin değerlerini temsil eder. Emeğin Avrupa’sı sosyal devletin, insan haklarının, ifade ve örgütlenme özgürlüklerinin, eşit haklı vatandaşlığın, azınlık haklarının, hukuk devletinin, güvenli iş hayatının, sağlıklı bir çevrenin, adaletli gelir dağılımının ve dengeli kalkınmanın güvencesidir. Büyük burjuvazi ve onun iktidarları ise, üretim güçlerinin gelişip güçlenmesini sermayenin çıkarlarıyla bağdaşır gördükleri için sosyal devlet ilkesini, temel insan haklarını ve demokratik hukuk devletini benimsemede emek güçleriyle uyum kurabilmişlerdir. Böylece Avrupa’da, emek ve sermayenin uzlaşmasıyla oluşan, temel insan haklarına ve sosyal haklara saygılı, özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı, çokkültürlü, laik, ırkçılık karşıtı, barışçı, dayanışmacı, hukukun üstünlüğüne bağlı ve devletin bir hizmet örgütü olarak algılandığı bugünkü çağdaş demokratik hukuk devleti kavramı oluşmuş ve uygulamaya girmiştir. Göreli de olsa bu temel nitelikleri taşıyan bir demokrasi salt Avrupa Birliği ülkelerinde vardır. Ve AB’ye üye olacak ülkelerin de bu normlarda bir demokrasiyi benimseyip uygulamaları vazgeçilmez koşul sayılmaktadır. Oysa, diğer emperyalist güç odaklarında üyelik için demokrasiye bağlılık koşulu yoktur.

AB üyeliğinin Türkiye’de İnsan Haklarına Katkısı 

Türkiye gelişmekte olan bir ülkedir. Nüfusunun yüzde 40’ı tarım sektöründedir. İç göç nedeniyle şehir varoşlarında yaşayanlar da şehirleşemedikleri için köylülük ideolojisine bağlı kaderci nüfus toplamı yüzde 60’ın üstündedir. İşçi sınıfı sayısal bakımdan yetersiz ve büyük ölçüde vasıfsız öğelerden ibaret olup dinsel ideolojinin güdüsündedir. Memur ve hizmetliler de çoğunlukla milliyetçilik dozu yüksek küçük burjuva ideolojisine bağlıdır. Büyük sanayi burjuvazisinin öncülüğündeki sermaye sınıfı ise AB’den yana olmakla birlikte devleti yöneten asker-sivil bürokrasiye bağımlıdır. Ekonomik ve siyasal liberalizmi bir bütün olarak algılamakta ve Türkiye’de çağdaş bir demokrasinin kurulmasına öncülük etmekte yetersizdir.
Tüm bu nedenlerle Türkiye, çağdaş normlardan uzak, biçimsel bir demokrasiyle yönetilmektedir. Demokrasi kültürü gelişmemiştir. Türkiye’nin ‘İnsan devlet içindir’ ilkesine göre hazırlanan 1982 anayasası, otoriter ve merkeziyetçi bir devlet yapılanması öngörmektedir. Bu anayasada kuvvetler ayırımı ilkesi göstermeliktir. Yerel yönetimler yürütmenin vesayeti altındadır. Yargı evrensel hukuka göre değil devlet ideolojisine göre işlemektedir. Devlet erkinin kullanılmasında yetkili olan asker-sivil bürokrasidir. Devletin yüce çıkarları için ifade özgürlüğünün sınırlanması, azınlık haklarının yok sayılması, vatandaşa işkence yapılması ve faili meçhul cinayetler işlenmesi olağan bir yönetim biçimi olarak uygulanmaktadır. Irkçılık devlet ideolojisinin koruması altındadır.Yasal dayanakları olan militarizm demokrasi dışı bu düzenin bekçiliğini yapmakta ve her türlü demokratik dönüşüme engel olmaktadır. Bu nedenlerle Türkiye’de insan hakları standartları düşük ve hak ihlalleri yaygındır. 
Türkiye’de ekonomi geridir, milli gelir dağılımı adaletsizdir. 1 milyon kişi açlık içinde ve 18 milyon kişi de açlık sınırında yaşarken, nüfusun en zengin yüzde birlik kesiminin aylık geliri en fakir yüzde birlik kesimin 247 katıdır. Bölgeler arası kalkınma dengesizdir; Batı’da 7500/dolar kişi olan milli gelir Doğu’da 1500 dolar/kişiye düşmektedir. 
Türkiye’de insan haklarının kemaliyle işlemesi, ancak, ülkenin çağdaşlaşması, özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı, yerel yönetimlere özerklik tanıyan, çokkültürlü, sosyal haklara saygılı, dayanışmacı, hukukun üstünlüğüne bağlı, devleti bir hizmet örgütü olarak algılayan, ırkçılık karşıtı, AB normlarında çağdaş bir demokrasinin kurulup işlemesiyle mümkündür.


Oysa, bugünkü Türkiye’de devlet ideolojisine bağlı, demokrasi karşıtı sosyal ve siyasal güçler egemendir. Bu güçlerin kendi özgür iradeleriyle çağdaş normlarda bir demokrasiye geçmeleri beklenemez. Demokrasiden çıkarı olan sosyal ve siyasal güçler de dağınık ve etkisiz oldukları için, demokrasi karşıtlarını alt ederek çağdaş ve ileri bir demokrasiyi kurmada yetersiz kalmaktadırlar. Bu gerçeklerin ışığında açık olan şudur: Bugünkü nesnel koşullarda Türkiye’nin iç dinamiklerle insan haklarına saygılı çağdaş bir demokrasiyi kurması, kalkınıp modernleşmesi mümkün değildir. Bunun, göreli de olsa, gerçekleşmesi, ancak, dış dinamiklerin (AB) itici ve destekleyici gücü ile mümkündür. Nitekim, AB’nin hazırladığı 9 Kasım 2005 tarihli Türkiye ilerleme raporu ile 3.Katılım Ortaklığı Belgesi’nde, müzakereler sürecinde, Türkiye’nin yapmakla yükümlü olduğu öneriler şu şekilde sıralanmıştır: 


• Türkiye’de insan hak ve özgürlükleri genişletilecek,



• Azınlıkların kimlik, dil, kültür ve anadilde eğitim hakları tanınacak,

• Sendikal haklar İLO standartlarına yükseltilecek, memurlara da toplusözleşmeli, grevli sendikal haklar tanınacak,

• Gelir dağılımındaki adaletsizliğin ve bölgeler arası dengesizliğin giderilmesi için önlem alınacak, 

• Irkçılık önlenecek, militarizm etkisizleştirilecek ve hukuk devletine işlerlik kazandırılacaktır.

• Yerel yönetimler, Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’na uygun olarak, özerkleştirilecek ve yerinden yönetim uygulamasına olanak sağlanacaktır. 
Türkiye’de, Avrupa Birliği’nin desteği ve dayatması olmadan bu ölçüde kapsamlı politik, ekonomik ve sosyal reformlar yaparak insan haklarına saygılı demokratik bir dönüşümü gerçekleştirecek hiçbir siyasal güç yoktur.

Bu koşullarda AB üyeliğine karşı çıkmak, Türkiye’de insan haklarına ve çağdaş normlarda bir demokratik hukuk devletinin kurulmasına karşı çıkmakla eşanlamlıdır. 

Kızıl elma ittifakı içinde bütünleşen sağcı ve sol yaftalı faşist örgütlerle ulusalcı geçinen sözde sosyal demokratlar, AB’nin sahip çıktığı Kürtlerin demokratik taleplerini bölücülükle suçlamakta ve Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkmaktadırlar. Bunlar, ülkenin bölüneceği tehdidiyle militarizmi tahrik etmekte ve halk yığınlarına korku salarak açık faşizme ortam hazırlamaktadırlar. 

İnsan haklarından ve demokratik hukuk devletinden yana olan herkesin bu açık tehlike karşısında Türkiye’nin AB üyeliğini savunması ve onun bu süreçten kopmasını isteyen her türlü politik ve ideolojik akıma karşı mücadele etmesi gerekir. Çünkü demokrasiyi kazanmanın ve insan haklarını tam olarak yaşama geçirmenin tek yolu militarizmi ve neofaşizmi gerileterek etkisizleştirmektir. Bu da, ancak, AB üyeliği ortamında iç dinamiklerin harekete geçmesiyle gerçekleşir. 

DİKİLİ, 28. 08. 2005

Janko Musulin, Hürriyetler Bildirgeleri, Belge Yayınları, Birinci Baskı: 1983, S:97-98
age, S:76