İNSANLIĞA KARŞI İŞLENMİŞ SUÇLAR SÖZ KONUSU

 Tarık Ziya Ekinci - 20/03/2012 17:23:11 (211 okunma)



İNSANLIĞA KARŞI İŞLENMİŞ SUÇLAR SÖZ KONUSU

Atatürk’ün sağlığında onun buyruğu ile çıkarılıp uygulanan mevzuat, Atatürk milliyetçiliğinin ırkçı ve asimilasyoncu niteliğinin somut belgeleri. Bugünkü evrensel ölçütlere göre, bir halkı yer değiştirmeye zorlamanın ve dillerini yasaklamanın ‘insanlığa karşı işlenmiş suçlar’ kategorisinde olduğu göz önüne alınırsa, Atatürk milliyetçiliğini bir anayasa kuralı olarak benimsemenin meşruiyeti savunulamaz. Başlangıç bölümünde yer alan ‘Atatürk ilke ve inkılâpları’ da 21. yüzyılda bir anayasa kuralı olarak benimsenemez.

ATATÜRK İLKE VE İNKILÂPLAR ANAYASA KURALI OLAMAZ

Her Anayasanın devlet, millet kavramları ile toplum ve bireye bakış açılarını belirleyen bir temel felsefesi vardır. 

Anayasalarda yer alan hükümlerin bu temel felsefeyle uyumlu olması zorunludur, Otoriter bir rejimin Anayasasında evrensel anlamda hukukun üstünlüğüne bağlı, bağımsız ve tarafsız bir yargı sistemi kurulamaz. 

Aynı düşünce siyasi partilerin işleyişi, seçim sistemi ve parlamento çalışmaları için de geçerlidir. 
(...)

1982 Anayasasının temel felsefesi, değiştirilmesi yasaklanan 2. ve 3. maddeleriyle başlangıçta belirtilen temel ilkelerde yazılıdır.
Hangİ Atatürk?

Bu Anayasanın bütünü, değiştirilemez maddelerin hükümleri ışığında düzenlendi. 2. maddesinde milliyetçilik anlayışı şöyle formüle edildi: 
Türkiye Cumhuriyeti, (...), Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere (Atatürk İlke ve İnkılapları) dayanan, (...) bir hukuk devletidir.” 

Bu maddenin özünü oluşturan Atatürk milliyetçiliğinin açık ve net bir tanımı yok. Bunu herkes kendi meşrebine göre algılıyor. 

Atatürk’ün konjonktürel olarak yaptığı kimi açıklamalar da bu milliyetçiliği tanımlamak için referans alınamaz. 

Atatürk milliyetçiliğini belirleyen onun sağlığında uyguladığı, sürgün ve asimilasyon politikalarında somutlaşıyor. 

Milliyetçiliğin bu algı biçimi bugün de ordu içi eğitimin özünü oluşturuyor. 
Darbeler döneminde de uygulanma zemini buluyor.

Atatürk milliyetçiliğini somutlaştıran 1925 tarihli ‘Şark Islahat Planı’ ile aynı nitelikteki 1934 tarihli ‘Mecburi İskan Kanunu’ adlı belgelerdir. Katı şekilde uygulanan ve on binlerce insanı mağdur eden bu belgeler, Kürtleri asimile etmek amacıyla yapılan yığınsal sürgünlere dayanak olarak kullanıldı. 

Bu belgeler Kürtçenin yasaklanmasını ve Kürtlerin büyük nüfus içinde dağıtılarak Türkleştirilmesini öngörüyor. 

Nitekim, Mecburi İskan Kanunun 2. maddesi “anadili Türkçe olmayanların (Kürtlerin) Akdeniz, Ege ve Trakya bölgelerine yerleştirileceklerini”, 13/3. maddesi de “Türk ırkından olmayanların serpiştirme suretiyle köylere ve mahallelere küme teşkil edemeyecek şekilde kasaba veya şehirlere iskan edileceklerini” hükme bağlıyor. 

Bu kanun, daha önce uygulanan Şark Islahat Planı’na yasallık ve süreklilik kazandırmak amacıyla çıkarıldı. 

İdare amirlerinin ve jandarmanın keyfi raporlarına dayanılarak uygulandı ve onbinlerce Kürt ailesinin mağdur olmasına neden oldu. 
Nihayet, çok partili dönemin ilk yıllarında, 1947’de, DP muhalefetinin baskısıyla kaldırıldı.

Atatürk’ün sağlığında ve onun buyruğu ile çıkarılıp uygulanan bu mevzuat, Atatürk milliyetçiliğinin ırkçı ve asimilasyoncu niteliğinin somut belgeleri. 

Bugünkü evrensel ölçütlere göre, bir halkı yığınsal olarak yer değiştirmeye zorlamanın ve dillerini yasaklamanın “insanlığa karşı işlenmiş suçlar’kategorisinden olduğu göz önüne alındığında, ‘Atatürk milliyetçiliğini’ bir anayasa kuralı olarak benimsemenin meşruiyeti savunulamaz. 

Keza başlangıç bölümünde yer alan aynı nitelikteki Atatürk İlke ve İnkılapları’ da 21. yüzyıl dünyasında bir anayasa kuralı olarak benimsenemez.

Kutsallık

Anayasanın değiştirilmesi yasaklanan 3. maddesinin ilk fıkrası da şöyle: 
Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. 

Bu hükme göre devlet ülkenin ve milletin sahibidir. Onun çıkarları ülkenin, milletin ve tek tek bireylerin çıkarlarından üstündür. 

1982 Anayasasının birçok maddesinde yer alan bu hüküm, devletin bir hizmet örgütü olduğu gerçeğini reddediyor, ona kutsallık ve üstünlük izafe ediyor. 

Öte yandan ‘milletin bölünmezliği’ ifadesi de iltibasa yol açacak nitelikte olup antidemokratik ve sakıncalıdır. 

Örneğin, Türkiye’de Türklerden başka bir halkm yaşadığını ifade etmek “milletin bölünmez’ bütünlüğünü ihlal suçu sayılıyor. Nitekim bu yönde sayısız uygulama oldu. 

Bu formülasyon Anayasanın pek çok maddesinde yer aldığı gibi, Siyasi Partiler Kanunu ile Ceza mevzuatına ilişkin yasaların değişik maddelerinde sıklıkla yinelendi. 3. maddedeki “Devletin dili Türkçedir” ifadesi de, Türkiye’de başka dillerin kullanılmasına engel oluşturan bir hüküm olduğu için, demokratik bir anayasada yer alması söz konusu olmamalı.

Anayasa Mahkemesi de değiştirilmesi yasaklanan maddelerin rejimi belirleyen temel hükümler olduğunu benimsedi. Nitekim, Mahkemenin Anayasa değişikliklerini esastan denetleme yetkisi olmadığı halde, değiştirilmesi yasaklanan ilk üç maddeye aykırı gördüğü düzenlemeleri esastan inceleyerek iptal etmeyi içtihat haline getirdi.

12 Haziran seçimlerinden sonra yeni bir Anayasa yapılması, ülkenin ve TBMM’nin gündeminde. Ne var ki, CHP ve MHP daha ortak çalışma komisyonu kurulmadan 1982 Anayasasının değiştirilmesi yasaklanan ilk üç maddesinin değiştirilmesine karşı olduklarını ve bunu partilerinin kırmızı çizgisi olarak ilan etti. 

AK Parti adına resmi bir açıklama yapılmamış olmakla birlikte, kimi parti yetkilileri bu maddelerin korunmasında bir sakınca görmediklerini ifade ettiler.

Buna göre yeni bir anayasa yapılsa da. eskinin değiştirilmesi yasaklanan maddeleri korunacaktır.

Sonuç olarak, ister 1982 Anayasası yürürlükte kalsın, isterse ilk üç maddesi korunarak yeni bir anayasa yapılsın, özde hiçbir değişiklik olmayacak.