Kürtleri Türk ve Kürt milliyetçiliğinden korumak

Tarık Ziya Ekinci - 11/02/2008 16:06:53 (721 okunma)


Kürtleri Türk ve Kürt milliyetçiliğinden korumak

Kimi aydınlarımız, son zamanlarda, hiçbir ayırım gözetmeden, her türlü milliyetçiliğe karşı bir kampanya sürdürüyor. Ama hiç biri, milliyetçiliğin ne olduğunu, hangi türüne karşı çıktıklarını açıklamaya gerek görmüyor. Her koşulda milliyetçiliğin lanetlenmesi gerektiğini tekrarlayıp duruyorlar. Onlar için, milliyetçilik, insanlığın baş belasıdır. Bu beladan kurtulmak için onunla mücadele etmek gerekir. Aksine bir davranış ya bilgisizliktir ya da milliyetçi fanatizmdir. 

Değerli dostum Sayın Baskın Oran’ın, dolaylı da olsa, bu kervana katılması bana büyük acı verdi. Sayın Oran, geçenlerde ziyaret ettiği DTP grubunda milliyetçilik karşıtı tutumunu şu hayırhah sözlerle dile getirdi: “...Biz sizi Türk milliyetçiliğine karşı desteklemeye geldik. Yalnız, bir milliyetçiliğin bir günden bir güne bir başka milliyetçilikten farkı yokmuş. Biz sizi aynı zamanda Kürt milliyetçiliğine karşı desteklemeye geldik.” Sayın Oran bu açıklamayı yaparken, bilerek ya da bilmeyerek, Kürtlerin ulusal demokratik talepleriyle asimilasyoncu, saldırgan, irredantist, şoven Türk milliyetçiliğini aynı kefeye koyuyordu. 

Oysa, sayın Oran başta olmak üzere, milliyetçiliği mahkum eden değerli aydınlarımızın, öncelikle, muhataplarına milliyetçiliğin ne olduğunu, hangi süreçlerden geçtiğini ve hangilerine karşı çıkmak gerektiğini açıklamaları gerekirdi. Bunu yapmayarak kafa karışıklığına yol açtıkları yadsınamaz. Bu karmaşa içinde, 70 yıl süreyle varlığı inkar edilen, dili yasaklanan, yaşadıkları coğrafyadaki kasaba, köy, dağ, dere ve tepe isimleri değiştirilen, kendi çocuklarına bile Kürtçe ad koymaları engellenen Kürtlerin kimi öncü aydınları, bu haksızlıkların giderilmesini isterken, ‘acaba ben milliyetçilik mi yapıyorum?’ endişesine düştükleri gözlerden kaçmıyor. Kürtlerin haklarını savunurken ‘demokrat olma’ vasfını kaybetme korkusuna kapılan bu gençlerin Tv. kanallarını dolaşarak milliyetçiliğe lanet okumalarını ve yeminle milliyetçi olmadıklarını kanıtlamaya çalışmalarını izlemek bana hüzün veriyor. Bu acı tablo karşısında, toplumun vicdanı olmayı hak eden değerli aydınlarımızın milliyetçiliğe saldırırken, düşman belledikleri bu kavramın ne olduğunu ve karşı çıkmalarının nedenlerini açıklamalarının ahlaki bir borç olduğunu düşünüyorum. 
Demokrasi mücadelesinin sağlıklı bir zemine oturması için de milliyetçiliğe ilişkin kafa karışıklığının son bulması gerekir. 

Öncelikle belirtmek gerekir ki, milliyetçilik bir burjuva ideolojisidir. Tek ve statik bir kavram değildir. Farklı süreçlere ve farklı sosyal gelişmelere tekabül eden değişik milliyetçilikler vardır. Karşı çıkılması gerekenlerle desteklenmesi, hatta teşvik edilmesi gerekenleri ayırmak gerekir. 

Millet ve milliyetçilik burjuvaziyle birlikte toplumların yaşamına giren iki kavramdır. Batı burjuvazisi, feodalizmden kapitalizme geçerken önce, ayrı dil, kültür ve gelenekleri olan feodal beylikleri bir arada tutan Kilisenin egemenliğine son verdi. Sonra da feodal düzeni ayakta tutan Kilise ve inancın yerine daha güçlü bir tutunum öğesi bulması ve buna bir ideolojik dayanak oluşturması gerekiyordu. Bu da millet antitesi ile milliyetçilik ideolojisiydi. Buna ilaveten köylülerin kul statüsünden kurtulması sağlandı ve eşit haklı vatandaşlığa dayalı laik burjuva düzeni kuruldu. 

Özgür ve eşit vatandaşlardan oluşan yeni toplumun adı millet (ulus) oldu . Milleti bir arada tutan da milliyetçilikti. Burjuvazi, gümrük duvarlarıyla çevrili ulusal pazarını da millet olma bilinciyle korudu. Böylece, feodal bölücülüğün antitezi olan millet, “ortak bir coğrafyada yaşayan, ortak bir dili, ortak bir tarih ve kültür mirası olan ve milli bir Pazar etrafında bütünleşmiş özgür vatandaşlardan oluşan istikrarlı bir insan topluluğu” olarak tarihteki yerini aldı. İlk evrede tek dilli, tek kültürlü, ulus-devlet biçiminde örgütlendi. Feodal dönemden kalan dil, din ve kültür ayrılıkları yok sayılarak özümsenmeye bırakıldı. Bu evrede milliyetçilik, devlet erkinin tanrısal irade yerine ulusal iradeye bağlanmasında, laik hukukun oluşmasında, akılcı ve eleştirel bir yönetimin kurulmasında, bilimin gelişmesinde ve ekonomik kalkınmada etkili oldu.. Uzunca bir süre toplumsal gelişmeye katkı yaparak ilerici bir işlev gördü .

Ne var ki, kapitalizmin emperyalist aşamaya gelmesiyle birlikte milliyetçilik, üstün millet, üstün ırk teorilerine dayanak oldu ve sömürge imparatorluklarının kurulmasına aracılık eden gerici, saldırgan bir ideolojiye dönüştü. Bu süreçte totaliter faşist rejimlerin kurulmasına ve milyonlarca insanın ölümüne yol açan dünya paylaşım savaşlarına zemin hazırladı. Artık, yabancı düşmanlığının, sömürgeciliğin, savaş kışkırtıcılığının amili olanmilliyetçilik ilerici niteliğini kaybetmiş savaşılması gereken lanetli bir ideoloji olmuştu. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar dünyayı kasıp kavuran felaketlerde başlıca etkendi bu lanetli ideoloji.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kapitalist ülkelerin ırkçı, saldırgan burjuva milliyetçiliği, sömürge halklarında karşıt bir milliyetçiliği tetikledi. Bu yeni akım kurtuluş mücadelelerine dayanak sağlayan bir işlev gördü.. Asya’da, Afrika’da, Güney Amerika’da on yıllarca süren kurtuluş mücadelelerinin başarıya ulaşmasında belirleyici bir rol oynadı. Desteklenmesi gereken ilerici bir hareketti. Ancak, kurtuluştan sonra her şey değişti. Yeni devletlerde egemen konumdaki güçlü aşiretler diğerlerini baskı altına almaya, ezmeye hatta yok etmeye dönük toplu kıyımlara girişti. Böylece, kurtuluş savaşlarının ilerici milliyetçiliği aşiretler arası kanlı çatışmaların tetikleyicisi ve lanetlenmesi gereken gerici bir ideolojiye dönüştü. Ruanda, Sudan ve Kenya’da örneklerini gördüğümüz, yüz binlerce insanın vahşice öldürülmesine yol açan saldırgan aşiret milliyetçiliği bu dönüşümün canlı örnekleridir. Tek bir sürecin iki ayrı evresi olan bu iki milliyetçilik aynı kökten geldikleri için toptan yüceltilemez ya da toptan mahkum edilemez. Gerçekçi olan ilk evreyi desteklemek ikinciye karşı çıkmaktır. 
Türkiye’de de Kurtuluş Savaşı yıllarının eşitlikçi milliyetçiliği ile 1925’ten sonra izlenen tek kültürlü asimilasyoncu şoven Türk milliyetçiliği karşıt iki ideoloji olarak gelişti. İlkinin desteklenmesi, ikincinin de demokratikleşmesi için mücadele etmek gerekir.
Burjuva devrimleriyle birlikte millet antitesi oluşurken ortak bir dilin geliştirilip yaygınlaşmasına özen gösterildi. Diğer dillerin gelişmesi önlendi.. Örneğin, Fransa’da Korsikalı, Oksitan, Breton, vb., halkların dil ve kültürleri iki yüzyıl boyunca yasaklandı. İngiltere’de Galler ve İskoçlar ayni uygulamaya tabi tutuldu. Diğer ülkelerde de benzer uygulamalar oldu. Ne var ki, azınlıktaki halkların kimliklerini koruma ve etnik haklarını kullanma iradelerini yok etmek mümkün olmadığı için yüzyıllarca süren özümseme politikaları başarısız oldu. Antony Smith’in belirttiği gibi “ ...bir ulusal kimlik bir kere biçimlenip yerleştikten sonra, onu hafızalardan silmek, toptan soykırım dışında, artık imkansızdır.” 

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, insan hak ve özgürlüklerinin önem kazanmasıyla birlikte, azınlıkların kimlik, dil, kültür ve anadilde eğitim haklarının tanınması demokrasiyle yönetilmenin koşulu oldu. Böylece, homojen ulus evresinden çokkültürlü ulus evresine geçildi. Şoven milliyetçiliğin yerini eşit haklı yurttaşlık aldı. Bugün Fransa’da devlet okullarında yerel diller öğretiliyor. Bölge üniversitelerinde de azınlık dil ve kültürlerini konu alan lisans ve lisansüstü eğitim yapılıyor. İngiltere’de devlet desteğiyle Galce ve İskoçça öğretilmekte, radyo-televizyon yayımları yapılmakta, gazeteler, dergiler çıkartılmaktadır. 

Egemen burjuvaziyle bütünleşen azınlık burjuvazisi, ayrı bir ulusal pazar istemez ve mensup olduğu azınlığın ulusal demokratik mücadelesine de ilgisizdir. Burjuvazinin öncülük etmediği bir hareketin ayrılıkçı ve milliyetçi olması söz konusu değildir. Bu nedenle, azınlıktan kimi bireylerin bağımsızlık taleplerini ciddiye alarak, hareketi etnik milliyetçilikle suçlamak gerçekçi değildir. Bu azınlıkların hak talepleri milliyetçilik değil, ulusal demokratik harekettir. Capotorti’nin tanımladığı gibi, azınlıkların mücadelesi, ülkenin demokratikleşmesi perspektifi içinde “devlette egemen toplulukla eşit olma mücadelesidir”. Ancak, ekonomik bakımdan en fazla gelişmiş bir bölgenin azınlık burjuvazisi, kendi ulusal pazarına hakim olmak için milliyetçilik yaparak bağımsızlık isteyebilir. Örneğin, Bask bölgesinin zengin sanayi ve ticaret burjuvazisi, bölgenin özerk bir meclis tarafından yönetilmesine ve her türlü ulusal demokratik haklarının tanınmasına karşın, bağımsızlıkta ısrar etmektedir. Bu nedenle Bask hareketi milliyetçi ve séparatiste bir harekettir. 

Türkiye’ye gelince, Kürt burjuvazisi devlet desteğiyle kapitalistleşen tarım burjuvazisi ile bağımlı ticaret burjuvazisinden oluşuyor. Bu sınıfın küçük bir‘Kürt pazarı’ için mücadele etmesi eşyanın doğasına aykırıdır. Millet olma mücadelesine ve milliyetçiliğe karşıdır. Bask hareketiyle hiçbir benzerliği yoktur. 

Ortada bir Kürt milliyetçiliği olmadığı için, DTP’nin korunması da söz konusu değil. Ancak, amaçlanan Kürt ulusal demokratik hareketine karşı çıkmaksa, bu, Kürtleri korumasız bırakarak azgın Türk şovenizminin dişlileri arasına atmak olur.
Unutmamak gerekir ki, Kürt ulusal demokratik hareketi saldırgan Türk şovenizmin panzehiri ve demokratikleşmenin tek güvencesidir. 

Saygıdeğer aydınlarımız Kürt dostlarını desteklemek istiyorlarsa, öncelikle demokrasiyi kazanmak için mücadele etmelidirler. Bu da, bireysel çabalarla olmaz, ancak, Kürtleri de kapsayan güçlü bir Türkiye demokrasi hareketini oluşturmak ve onu iktidara taşımak için mücadele etmekle gerçekleşebilir.