KÜRTLERİN ASLİ UNSUR OLDUKLARI TEZİ TESLİMİYETÇİLİKTİR

Tarık Ziya Ekinci - 27/10/2005 1:08:26 (880 okunma)



KÜRTLERİN ASLİ UNSUR OLDUKLARI TEZİ TESLİMİYETÇİLİKTİR
Türkiye’de toplumun ortalama yüzde 60’ı Avrupa Birliği üyeliğinden yana iken, Kürtlerin çoğunlukta olduğu Doğu ve Güneydoğu illerinde bu oran yüzde 70’i aşmaktadır. Kürtlerin AB’ye dönük bu büyük desteğinin ne anlama geldiğini, toplumun genelinden farklı olarak bu üyelikten ne umduklarını ve hangi beklentiler içinde olduklarının irdelenmesi büyük önem taşımaktadır.
Türk halkının AB’den yana tavır alması ve siyasal iktidarın bu yöndeki çabalarını desteklemesi konusunda iki önemli gerekçe gösteriliyor. Belirleyici olan birinci öğe, AB üyeliğinin ekonomik kalkınmayı hızlandıracağı, refahın artmasına ve işsizliğin azalmasına katkı yapacağı düşüncesidir. Özellikle aydınların önemsediği diğeri de, AB üyeliğinin, Türkiye’nin modernleşmesine, düşünce, anlatım ve inanç özgürlüğüne saygılı demokratik bir hukuk devletinin kurulmasına katkı yapacağı varsayımıdır.
Kürtler ise, AB’nin ekonomik kalkınma, serbest dolaşım vb. yöntemlerle işsizliğe çözüm getireceği düşüncesi yanında, asıl insan hakları ile azınlık haklarının tanınmasına, kendilerine dönük baskı ve şiddetin son bulmasına, özgürlüklerin tanınmasına ve demokratik gelişmeye katkı yapacağına inandıkları için AB üyeliğini desteklemiş ve desteklemeye devam etmektedirler. Gerçekten, her AB üyesi gibi, Türkiye’nin de uymakla yükümlü olduğu Kopenhag kriterleri, azınlıkların tanınması ve korunması hakkında şu hükmü getirmiştir: “Azınlık topluluklarının toplum ile bütünleşmesini sağlayacak önlemlerin alınması demokratik istikrarın bir koşuludur. Bu nedenle, Avrupa Konseyi tarafından benimsenen Azınlıkların Korunması Hakkında Çerçeve Sözleşmesi başta olmak üzere, ulusal azınlıkların korunmasını öngören metinlere uygun olarak bu hakların garanti altına alınması AB üyeliğinin önkoşuludur.” 1 Keza, AB’nin Türkiye için hazırladığı Katılım Ortaklığı Belgesi’nin orta vadeli öncelikler bölümünde, müzakerelerin başlaması için şu yükümlülük getirilmiştir: “Kültürel çeşitliliğin sağlanması ve kökenlerine bakılmaksızın tüm vatandaşların kültürel haklarının güvence altına alınması ve bu hakların kullanılmasını engelleyen her türlü yasal hüküm – eğitim alanındakiler de dahil olmak üzere – kaldırılmalıdır.” 2
Kopenhag kriterlerinin azınlıklar için öngördüğü ve AB üyelerinin uygulamakla yükümlü oldukları belgeler, BM, UNESCO, Avrupa Konseyi, AGİK/AGİT, Avrupa Birliği vb. kurumlar içinde oluşan yirmiyi aşkın sözleşmeden oluşmaktadır. Bu belge ve sözleşmelerin içerdikleri kurallar bütününden evrensel nitelikli bir azınlık hukuku oluşmuştur. Bunların uygulanması demokrasiyle yönetilmenin ve AB üyeliğinin olmazsa olmaz koşuludur.
Azınlık hukukunu oluşturan ortak hükümler şunlardır: Ulusal azınlıkların kimlik ve kültürlerinin tanınması, anadilde eğitim görmeleri, kendi dillerinde bilgilendirilmeleri, etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunması, anadillerinin öğretilmesi ve bu dillerin resmi mercilerde kullanılması, tarih ve kültürlerinin okutulması, tarihsel ve bölgesel veriler dikkate alınarak bölgesel ya da özerk idareler kurulması, kendi aralarında örgütlenmeleri ve yönetime özgürce katılmalarını sağlayacak düzenlemelerin yapılması üye devletlerin asli görevidir. Yine bu belgelerde, azınlıkların yaşadıkları AB ülkelerinde hiçbir devletin azınlıklarını asimile etmeyi kolaylaştıracak düzenlemeler ve idari bölünmeler yapma hakkına sahip olmadığı, azınlıkların dil ve kültürlerini asimile edecek uygulamaların kültürel soykırım sayıldığı belirtilmiştir. Temel azınlık haklarının kullanılmasına engel olmadan bir entegrasyon sürecinin işletilmesi ise meşru bir hak sayılmıştır. 
AB üyeliği için müzakere tarihi alan Türkiye’nin müzakere sürecini başarıyla tamamlayarak üyeliğe geçmesi için, azınlık statüsündeki Kürtlere, onların talepleriyle örtüşen, yukarıdaki hakların tümünü tanıması gerekir. Salt Kürtçe öğretilmesi için kurs açılması ve şafakla birlikte 20 dakikalık televizyon yayınına izin verilmesi AB organlarını aldatmaya dönük yüzeysel önlemlerdir. Ne Kürtleri, ne de AB’yi tatmin etmeyen bu aldatıcı oyunun 10 yıllık müzakere sürecinde geri tepeceğinden kuşku yoktur. Bu oyunun bozulması ve Kürtlerin ulusal demokratik haklarına kavuşmaları için, taleplerini demokrasi içinde ve AB normlarına uygun bir politika çerçevesinde savunmaları gerekir. Aksi halde, var olan düzenlemelerin dışında hiçbir hakkın tanınması mümkün olmayacaktır. AB organlarının, kendiliklerinden, Türkiye’deki azınlık haklarının genişletilmesi için girişimlerde bulunmalarını beklemek ise bir düşçülüktür.

Kürt Siyasetçiler Azınlık Olmayı Reddediyor.

Ne var ki, Osmanlı döneminden gelen alışkanlıkla Türkiye’de azınlık deyimi, aşağılayıcı bir yüklemle, salt gayrimüslimleri tanımlamaya dönük bir tamlama olarak kullanıldığı için, bu deyim, Kürtler adına siyaset yapan kişi ve kuruluşlar tarafından şiddetle reddedilmekte ve Kürtlerin azınlık olarak tanımlanması hakaret sayılmaktadır. Bunlar, Kurtuluş Savaşını izleyen yıllarda ve Lozan Konferansı sürecinde başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere, İsmet Paşa, Başbakan Fethi bey vb. kurucu liderlerin taktik amaçlı beyanlarına dayanarak Kürtlerin kurucu bir halk olduğunu iddia etmektedirler. Oysa, Cumhuriyetin kurucusu olan bu liderler, Lozan antlaşmasının imzalanmasından sonra, Kürtlerin varlığını inkar etmiş ve tek kültürlü homojen bir ulus/devlet oluşturmak için, bugün de yürürlükte olan asimilasyoncu bir politikayı benimsemişlerdir. Bu politikanın temel ilkeleri, daha önce ‘Kürtler kurucu asli unsurdur’ diyen İsmet Paşa tarafından şu sözlerle dile getirilmiştir: “(...) Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları behemehal Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız evsaf her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır” 3 

Türkiye’de Kürtler Hiçbir Zaman Kurucu Asli Unsur Olmamıştır.

80 yıldan beri uygulanmakta olan bu asimilasyoncu politikayı yok sayarak Kürtlerin azınlık hukukundan yararlanmalarına karşı çıkmak ve onların kurucu asli unsur oldukları tezinde direnmek bilgisizlik değilse bir teslimiyetçiliktir. Çünkü bir devletin kuruluşunu sağlayan kurucu asli unsur genelde egemen konumdaki halktır. Çok nadir de olsa, iki kurucu halkın bir arada bulunduğu devletler de vardır. Ancak bu tür devletlerin oluşumuna katılan farklı ulusal topluluklar kendi aralarında ortak bir anayasa hazırlamakta ve her alanda eşit haklara sahip, bir arada yaşayan iki resmi dili olan bir devlet oluşturmaktadırlar. Bu ülkelerin parlamentosunda her iki halk eşit şekilde temsil edilir. Bölgesel ve yerel meclislerde de yerleşim alanlarına uygun olarak her iki halkın nüfus oranlarına göre temsili esastır. Örneğin Belçika, Valon ve Flaman’ların iki kurucu halk olarak oluşturdukları bir devlettir. Bu devletin Fransızca ve Flamanca olmak üzere iki resmi dili vardır. İlk okuldan başlayarak üniversite öğretiminin sonuna kadar tüm eğitim kurumlarında her iki dilde de eğitim verilmektedir. Her iki halk, parlamentoda, ayrı, ama benzer eğilimli partiler tarafından temsil ediliyor. Kültür ve ekonomik alanlardaki yatırımlarda devlet kaynakları, yerleşim alanları göz önünde bulundurularak her iki halka eşit şekilde tahsis edilir. Ayrılmadan önce Çek ve Slovaklar’dan oluşan Çekoslovakya’da da yıllarca benzer bir uygulama yapılmıştır. 1989’da her iki halkın ortak kararı ile barışçı yoldan ayrışan bu iki halk iki ayrı devlet kurmuşlardır. 1947’de Müslüman olmalarının dışında aralarında hiçbir bağlantı olmayan Batıda Urdu, Doğuda Bengali dilinde konuşan iki kurucu halkın oluşturdukları Pakistan İslam Cumhuriyeti de 1971’de Doğu’da Belgladeş ve Batı’da Pakistan devletlerinin kurulmasıyla ikiye ayrılmıştır. Türkiye’nin desteği ve KKTC yetkililerinin ısrarlı talepleriyle Kıbrıs’ta da Türklerin ve Rumların iki asli kurucu unsur olmalarını öngören yeni bir devletin kurulması gündemdedir. Keza, Sudan’da, 21 yıl süren iç savaşı izleyen son günlerde, Kuzey’in Müslüman aşiretlerini temsil eden iktidardaki Ulusal Kongre Partisi ile Güneydeki en büyük isyancı Hıristiyan grubu temsil eden Halk Kurtuluş Hareketi (SPML) arasında yapılan antlaşma ile kurulan ortak hükümetin yönetiminde iki kurucu halka dayanan yeni bir devlet yapılanmıştır. İki halka dayanan koalisyon hükümeti ortak bir ordu kuracak ve ülkenin petrol gelirlerini hakça paylaşacaktır. 6 yıl sürecek geçici bir dönem sonunda iki halkın bir arada yaşaması mümkün olmazsa, Güney’in ayrılma konusunda referandum yapma hakkı doğacak ve sonuca göre iki ayrı devlet kurulabilecektir. Darfur bölgesini kapsamayan bu antlaşmanın daha sonra tüm ülkeyi kapsayacak biçimde genişletileceği umulmaktadır.4 

Türkiye Kürtleri Azınlıktır

Kapitalizm öncesi bir evrede yaşayan Kürt aşiretleri, Cumhuriyetin kuruluşunda ikinci bir kurucu halk olma iddiasında olmamış, ayrı bir kimlik, dil ve kültür hakkı talep etmemişlerdir. Osmanlı devletine özdeş saydıkları Türkiye cumhuriyetinde de eski imtiyazlarının devam edeceğini düşünerek egemen ulusa bağımlı bir azınlık olmayı kabul etmişlerdir. 
Kurucu asli unsur olduğu iddia edilen bir halkın azınlık haklarını talep etmesi söz konusu olmadığı gibi ulusal demokratik talepleri de uluslararası güvence altında değildir. Çünkü, bu konumdaki bir halkın ulusal demokratik hakları ortak kuruluş statüsünde önceden belirlenmiş olması gerekir. Türkiye’nin kuruluş statüsü sayılan LOZAN antlaşmasında Kürtlerden kurucu halk olarak söz edilmediği gibi, 1921 ve 1924 Anayasalarında da Kürt varlığına değinen her hangi bir atıfta bulunulmamıştır. Tüm bu nedenlerle Türkiye Kürtlerinin statüsü azınlıktır ve onlara evrensel azınlık haklarının tanınması gerekir. Unutmamak gerekir ki bir ulusal topluluğun azınlık konumunu belirleyen öznel niyetler değil, tarihsel ve sosyolojik koşullardır. Kaldı ki, başta eski cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olmak üzere, Türkiye’nin devlet ve hükümet yetkililerinin tümü, tıpkı kimi Kürt siyasetçileri gibi, Kürtlerin azınlık olarak tanınmasını şiddetle reddetmekte ve onları asli kurucu unsur sayarak Türkleşmelerini istemektedirler.

Azınlık Aşağılayıcı Anlamı Olmayan Sosyolojik Bir Kavramdır.

Osmanlı İmparatorluğundan günümüze dek gelen değer yargılarına göre, Türkiye’de azınlık (ekalliyet) deyimi, ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören gayrimüslimlere özgü aşağılayıcı bir sıfat sayıldığı için, bunun Müslümanlara teşmil edilmesi hakaret sayılmaktadır. Oysa, BM örgütünde ve Avrupa Birliği ülkelerinde azınlık deyimi farklı ulusal ya da dinsel toplulukların sosyo-politik statülerini belirleyen bir kavram olarak kullanılmakta olup hiç de aşağılayıcı bir anlam taşımıyor. BM. Örgütünün Azınlıklar alt komisyonunun 1985’te hazırladığı bir raporda azınlık tanımı şöyle yapılmıştır : “Devlette egemen konumda olmayan ve sayı olarak azınlığı oluşturan, nüfusun çoğunluğunun karakteristiklerinden farklı etnik, dinsel ya da dilsel karakteristiklere doğuştan sahip, aralarında bir dayanışma duygusu bulunan, örtük bir şekilde de olsa varlığını sürdürmek kolektif iradesiyle harekete geçen, fiilen ve hukuken çoğunlukla eşit olmayı amaçlayan bir vatandaşlar grubudur.”5 Capotorti’nin önceden belirlediği tanımın gelişmiş bir versiyonu olan BM’nin azınlık tanım, bugün evrensellik kazanmış olup, farklı ulusal ve dinsel toplulukların tümü için, nicel ve nitel bir ayırım yapmadan, kullanılmaktadır. Ancak farklı etnik topluluklar için ‘ulusal azılık’, farklı dinsel topluluklar için de ‘dinsel azınlık’ deyimleri yeğlenmektedir. 
Nüfusun çoğunluğunun karakteristiklerinden farklı karakteristiklere sahip olan ve aralarında bir dayanışma duygusu bulunan Kürtler, Cumhuriyetin kuruluşundan beri varlıklarını sürdürme kolektif iradesiyle fiilen ve hukuken çoğunluktaki Türklerle eşit olmayı amaçladıkları için azınlıktaki bir vatandaşlar grubudur. Eşit yurttaşlar olma bağlamındaki talepleri ise, ancak, gelişmiş bir demokrasi içinde gerçekleşebilecek olan evrensel azınlık haklarından ibarettir.
Kürtler, tek başlarına evrensel insan ve azınlık haklarını sağlayacak modern bir demokratik hukuk devletini kurup işletecek bir güçte olmadıkları için, Türkiye demokrasi güçleriyle birlikte emek eksenli ortak bir siyasal hareket içinde mücadele etmeleri nesnel koşulların dayattığı tarihsel bir zorunluluktur. Keza, AB’nin öngördüğü evrensel insan ve azınlık haklarından yararlanmaları için de Türkiye’nin AB üyeliğine destek olmaları ve AB organlarını aldatmaya dönük asimilasyoncu politikaları teşhir edecek bir demokratikleşme politikası izlemeleri gerekir.
Kürtlerin evrensel azınlık hukukundan yararlanmaları salt AB üyeliğiyle de mümkün değildir. Bu hakların yaşama geçmesi ancak Türkiye’de güçlü bir demokrasi hareketinin oluşmasıyla mümkündür. Böyle bir hareketin örgütlenmesi de herkesten önce Kürt demokratlarına düşen bir görevdir.
Unutmamak gerekir ki, AB üyeliği ile desteklenen modern bir demokrasiye en çok ihtiyacı olan Kürtlerdir.

1 -Kopenhang kriterleri, siyasi kiriterler bölümü, Haziran 1993, tarihli belge
2 - Avrupa Komisyonu, Türkiye Temsilciliğinin, 08. 11. 2000 tarihli belgesi
3- Vakit Gazetesi, 27 Nisan 1925
4- Gündem Gazetesi 10.01.2005
5- Kemal Kirişçi, Gareth, M. Winrow, Kürt Sorunu, Tarih Vakfı, 1997. s.34