LAİKLİK ÜZERİNDEN SİYASET

 Tarık Ziya Ekinci - 02/05/2006 0:13:46 (498 okunma)

LAİKLİK ÜZERİNDEN SİYASET

Cumhuriyetin kuruluşundan başlayarak sürekli tartışma konusu olan laiklik kavramı son günlerde siyasal yaşamı tümüyle işgal eden bir yoğunluk kazandı. 

Meclis Başkanı laikliğin yeniden tanımlanması gerektiğini ortaya attı. Başbakan millete ait olan egemenlik hakkı ile laikliğin uygulama biçimi arasındaki çelişkiye değindi. Sayın Cumhurbaşkanı laikliğin ‘din ve vicdan özgürlüğü’ olarak tanımlanmasına karşı çıktı ve bunun laiklik karşıtı uygulamalara yol açacağını belirtti. CHP genel başkanı Baykal, AKP hükümetinin laikliğe karşı olduğunu ve Türkiye’de bir din devleti kurmayı amaçladığını öne sürüyor. Ordu çevrelerinden ve MGK’dan laiklik karşıtı gelişmelere dikkat çekiliyor. Büyük basın ve köşe yazarları laiklik konusunda ikiye bölünmüş. Bir bölümü “laiklik elden gidiyor” temasını işlerken bir bölümü de bu saplantılarla “din ve vicdan” özgürlüğünün tehdit edildiğini savunuyor. Tanınmış sosyologlar bile, bilimin objektif verilerine göre aydınlatıcı bir yaklaşım sergileyecekleri yerde Atatürkçülüğe vurgu yaparak ya da karşı bir tutum sergileyerek laikliğe ilişkin kamplaşmada yer almakta bir sakınca görmüyor.

Laik düzeni kurtarmak için askeri darbe kışkırtıcılığını yapan çevreler de eksik değil. Karşılıklı tehdit ve suçlamalarla laiklik üzerinden siyaset yapılan bu ortamda kamuoyu tam bir şaşkınlık içindedir. Bu karmaşanın nedeni toplumu, içinden geçtiği nesnel tarihsel koşullarla bağdaşmayan, dayatmacı yöntemlerle biçimlendirme çabalarıdır.

Batıda Laiklik Tartışması yoktur

Aydınlanma sürecinden geçerek burjuva devrimlerini yaşayan Batı toplumlarında laiklik diye bir sorun yoktur. Çünkü bu toplumlarda laiklik ya da sekülarizm, dayatmacı yöntemlerle değil, tarihsel bir süreç içinde ve iç dinamiklerin belirlediği bir gelişim ve dönüşümle oluştu. Ortaçağ karanlığının dinsel fanatizmini büyük bedeller ödeyerek aşan bu toplumlar, Rönesans’tan başlayıp üç yüzyıl boyunca birikerek oluşan ekonomik, sosyal ve düşünsel kazanımların ürünü olan aydınlanma çağını yaşayarak burjuva devrimlerini yapmışlardır. 

Laikliğin temeli aydınlanmadır. Kant aydınlanmayı, “insanın başkasının kılavuzluğuna ihtiyaç duymadan kendi aklını özgürce kullanma” yetisi olarak tanımlar. Bunun için de insanın ortaçağ karanlığından ve dinsel dogmaların baskısından kurtulması gerekiyordu. Uzun bir süreç sonunda önce bilimin dinden ayrılması gerçekleşti. Sonra da özgürce düşünme ve eleştirel olma alışkanlığının kazanılması, doğanın ve toplumun akılcı bir yöntemle yorumlanması bilinci oluştu. Dogmaların, gelenek ve göreneklerin aklın eleştirisinden geçmesiyle de inancın akılcılıktan ayrılması, diğer bir deyimle laikleşme gerçekleşti. Kulluktan yurttaşlığa geçildi. Ümmete karşı ulus kavramı gelişti. Egemenliğin Tanrının yeryüzündeki temsilcisi kralların değil, ulusa ait bir hak olduğu benimsendi. Kilisenin dayattığı dinsel hukuk yerini toplumun genel iradesinin ürünü olan laik hukuka bıraktı. 

Bu uzun süreç içinde gelişen sanayileşmenin iş talebi ve tarımsal işletmelerin itici etkisiyle hızlı bir şehirleşme olgusu yaşandı. Tarımsal nüfusun şehirleşmesine ve kilisenin güç kaybetmesine koşut olarak gerileyen köylülük ideolojisinin yerini inanç özgürlüğü ve laiklik aldı. Böylece Batıda toplumsal bir değer haline gelen laiklik, kanunlarla korunmaya gereksinmesi olmayan bir yaşam biçimine dönüştü.

Türkiye’de Laiklik Neden Kırılgandır

Türkiye Cumhuriyeti, Kurtuluş Savaşına öncülük eden asker-sivil bürokrasinin öncülüğünde, Batı tipi laik bir burjuva düzenini örnek alarak iç dinamiklerden bağımsız bir gelişme modeli benimsedi. Fransız Devriminden esinlenen Mustafa Kemal ve arkadaşları, Batı’daki üstyapı kurumlarını ithal ederek kısa zamanda devlet gücüyle aydınlanmacı bir burjuva devrimi yapmayı amaçlamışlardı. 

Bunun için laik bir ulus-devlet kuruldu ve ümmet yerine vatandaşlık kavramı benimsendi. Oysa, o günkü Türkiye’de bu devrimlere öncülük edecek bir burjuva sınıfı yoktu. Nüfusun yüzde 80’ninden fazlası tarım sektöründe yaşayan köylülerden oluşuyordu. Toplumda belirleyici olan dinsel dogmalara dayalı köylülük ideolojisiydi. Sanayi yok denecek kadar cılızdı. Sanayileşmeye dayalı bir şehirleşme söz konusu değildi. Devrim kanunlarıyla kapitalizm öncesi kurumları tasfiye etmek, feodal değer yargılarını, dinsel dogmaları ve alışkanlıkları ortadan kaldırmak mümkün değildi.

Devlet eliyle sanayileşme ve bir kapitalist sınıf oluşturma girişimi de yeterli olmadı. Kapitalizm öncesi değerler üzerine kurulan burjuvazisiz, laik bir ulus-devlet ancak devlet otoritesiyle sürdürülebiliyordu. 

Çok partili dönemde, özellikle 1950’de başlayan DP’nin iktidar yıllarında, tarımda süratli bir kapitalistleşme olmasına karşın sanayileşme güdük kaldı. Tarım sektörünün itici etkisiyle hızlı bir şehirleşme oldu. 

Şehirleşen köylü yığınları gecekondu bölgelerinde toplandı ve inanca dayalı köylülük ideolojisi şehirlere taşındı. Seçim kaygısıyla partiler arasında inanç sömürüsüne dayalı bir yarış başladı. Etkili şeyhler ve tarikat sahipleri yeniden itibar kazandı. Kanunlarla korunan devlet laikliği nesnel koşulların dayatmasıyla mevzi kaybetti. 

Günümüzde de, sanayileşme alanında görece bir gelişme olmasına karşın, Türkiye’de topluma yön verecek etkin ve güçlü bir burjuva sınıfı oluşmadı. Burjuvazinin devlete bağımlılığı bugün de devam ediyor. Batıda yüzde 10’nun altına inen tarımsal nüfus Türkiye’de hala yüzde 40’lar düzeyindedir. Gecekondu bölgelerindeki yığınlarla birlikte köylülük ideolojisine bağlı nüfus oranı yüzde 60’ı aşıyor. Köylülüğe bağlı dinsel dogmatizmin bu ölçüde yaygın olduğu bir toplumda devlet zoruyla laikliğin toplumsal bir değer haline gelmesi beklenemez. 

Türkiye’deki sui generis şehirleşmenin doğal bir sonucu olarak sekülerleşmenin de toplumsal gelişmenin bir türevi olarak Batı’dakiden farklı biçimde olması kaçınılmazdır. Toplumda kök salan değer yargılarını emirle değiştirmek mümkün olmadığı gibi, dayatmacı yöntemlerle Batı tipi klasik bir laikleşme şemasının gerçekleşmesi de beklenmemelidir. 


Türkiye şehirleşen nüfusu mas edecek düzeyde gelişmiş bir sanayi ülkesi olmadan köylülüğü ve köylülük ideolojisini aşması mümkün olmayacak ve laiklik üzerinden siyaset yapma alışkanlığı devam edecek. Tepeden inmeci elitist laikçilerle, dogmaları demokratik bir hak olarak savunan inanç sömürücüleri arasındaki mücadele devam edecektir. Çözüm baskı ve dayatmalarda değil, daha fazla demokrasidedir.

Laiklik Sorunu Demokrasiyle Çözülür

Demokrasi bireyin ve toplumun özgürleşmesi doğrultusunda gelişen tek yönlü bir süreçtir. Düşünce ve inanç özgürlüğünü içerir. Bu süreç inancın bireyselleşmesi ve toplumun laikleşmesine koşut olarak ilerler. Geriye doğru işlemez. Düşünce özgürlüğü olmadan inanç[özgürlüğü, inanç özgürlüğü olmadan da düşünce özgürlüğü olmaz. Salt inanç özgürlüğüne indirgenen bir demokrasi klerikal bir despotizme, dayatmacı ve elitist bir laikliğe indirgenmiş olanı da devletçi totalitarizme götürür. Her iki durumda da düşünce özgürlüğüne yer yoktur; egemen olan yasakçı ve baskıcı yönetimdir.

Türkiye’nin esenliğe kavuşması, bu karşıtlığın demokratik yoldan ve iç dinamiklere bağlı doğal bir gelişme süreci içinde aşılmasıyla mümkündür. Bu da ancak, halka dayanan bütünleşmiş demokrasi güçlerinin yol gösterici öncülüğünde, insan haklarıyla, düşünce ve inanç özgürlüklerine saygılı, hukukun üstünlüğüne bağlı, çok kültürlü, çağdaş bir demokrasinin kurulup işletilmesiyle gerçekleşir.