Tarık Ziya Ekinci'nin Süleymaniye Kürt Ortak Konferansına gönderdiği mesaj

 

            

            Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Süleymaniye Kentinde 15-18 Temmuz tarihlerinde yapılmakta olan Kürtler Arası Ortak Konferansa yaşayan en yaşlı Kürt siyasetçi sıfatıyla Tarık Ziya Ekinci de çağrılmış, ancak sağlık sorunları elvermediği için şahsen katılamadığı toplantıya yazılı bir mesaj göndermiştir. Ekinci’nin Kürt Ortak Konferansına gönderdiği mesaj aşağıdadır. 

            

            Değerli dostlar,

            Sizleri yürekten sevgi ve saygılarımla selamlıyorum. Her kürdün gönlünde yatan ve bu güne kadar bir türlü gerçekleşemeyen bu tarihi Konferansın yapılmış olmasından büyük mutluluk duyduğumu ifade ederek söze başlamak istiyorum.

            Ben de bu tarihi toplantının yapılmasını özlemle bekleyen sizlerden biriyim. İleri yaşım ve sağlık sorunlarım nedeniyle aranızda bulunamıyorum. Büyük önem verdiğim bu tarihi toplantıya şahsen katılmak, sizleri dinlemek, düşüncelerinizden müstefit olmak ve sizlere hitap etmek isterdim.  Ne var ki, ileri yaşım ve ağır sağlık sorunlarım nedeniyle toplantıya gelemedim. Üzüntüm sonsuzdur. Kısa da olsa, Kürtlerin düzenlediği ortak konferansın önemini belirtmek, duygu ve düşüncelerimi sizlerle paylaşmak için toplantıya yazılı bir metin gönderme önerisini memnunlukla karşıladım. Konferansa şahsen katılamadığım için beni mazur göreceğinizi umuyorum.

            Değerli dostlar, muhterem dinleyenler,

            Dünyamız küreselleşmenin acılı yıllarını geride bırakmaya gayret ederken, yeni dönemin de belirsizliklerini yaşıyor. Henüz nasıl bir sistemin ön alacağı bilinmiyor. Buna mukabil ırkçı ve savaş yanlısı saldırgan güçler, geçmişte kalan birinci sanayi devriminin özlemini körükleyerek halklara otoriter ve baskıcı bir dünya düzeni önermektedirler. Halk yığınlarının yaşamakta olduğu yokluk ve sefaletin nedenlerini görünürdeki algısal çelişkilere din ve mezhep ayrılıklarına ve yabancı düşmanlığına bağlayarak dünyaya faşizan bir egemenlik biçimi dayatma peşindedirler. İnsanlığı daha büyük felaketlere sürükleyecek olan bu ırkçı popülist akımın öncüleri tutunabilmek için her türlü yalanı, iftirayı mubah görmekte... Sözde iş imkânları yaratarak huzurlu bir hayat vaat eden hayali senaryolar düzmekte mahirdirler. Aslı olmayan dış düşman tehlikesini, terörizm belasını ve devletin bekası sorununu öne sürerek silahlanmayı yaygınlaştırmakta, geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkeler arasında ardı arkası kesilmeyen savaşların devamını sağlamaya çalışmaktadırlar. Günümüzdeki sağ popülizmin önde gelen temsilcisi ABD’dir. Nitekim Körfez ülkeleriyle Katar arasında savaşa doğru giden son ihtilafın oyun kuruculuğunu, dünyanın gözleri önünde bizzat ABD yaptı. Önce Suudi Arabistan’a 3 milyar dolarlık silah ve mühimmat sattı. Sonra da Katar’a aynı silahlardan bir milyar dolarlık satış yaptı. Her iki tarafa da yandaş oldu. Ama ihtilafı önlemek şöyle dursun, aksine derinleşmesine hizmet etti. Faşizan nitelikli Sağ popülist akım Batı ülkelerinin hemen tümünde önemli gelişmeler sağlamakta... Rusya, Macaristan ve Polonya’da kök salmış, Fransa, İngiltere, Hollanda, Avusturya gibi ülkelerde ise iktidara aday olacak düzeylere ulaşmıştır. Ortadoğu’da emperyalizme bağımlı, görece güçlü devletlerin tümü halklara zulmeden otoriter rejimlerle yönetilmektedir. Bunlar da emperyalist efendileri gibi ezilen halkları vahşice sömüren ırkçı, baskıcı, otoriter, yalanı ve aldatmayı mubah sayan, irredantist ve saldırgan politikalar izlemektedirler. Batı ülkelerinde yükselmekte olan sağ popülist politikanın benzerlerini Ortadoğu’daki otoriter devletler çok daha kaba ve zalimane yöntemlerle sürdürmektedirler.

            Batılı emperyalist devletlerin izledikleri vahşi dış politikanın yıkıcı etkileri, özellikle Ortadoğu ülkelerinde çok daha yaygın ve belirgindir. Bölgedeki savaşların önde gelen nedeni bu devletlerin petrol ve doğalgaz bağımlılığıdır. Bugün Irak, Suriye, Yemen, Filistin gibi ülkelerde her gün yüzlerce can kaybı yanında büyük oranda mal kaybına neden olan açık silahlı çatışmaların nedeni emperyalist ülkelerin doymak bilmeyen sömürü ve hükmetme ihtiyacıdır. Bu ülkelerde ardı arkası kesilmeyen silahlı iç çatışmalar da emperyalist devletlerin örtülü desteğiyle sürmektedir. Ortadoğu’daki savaşların gerçek nedeni emperyalist devletlerin bölge petrolü üzerindeki egemenliğini korumak ve silah satışlarını artırmak olduğu açıktır. Buna karşılık savaş nedeni olarak görünürdeki din, mezhep ve etnik karşıtlıklar gösterilmekte ve gerçek neden gizlenmektedir.

            Unutmamak gerekir ki, Ortadoğu’daki iç ve dış savaşların en büyük mağduru her türlü dayanaktan yoksun mazlum Kürt halkıdır.

 

            Kürtlerin Konumu ve Yaşadıkları Acılar

            Ortadoğu’da gerek ülkeler arası açık savaşlarda ve gerekse değişik ülkelerdeki iç savaşlarda en büyük zararı gören dağınık konumdaki dayanaksız Kürt halkıdır. Birinci Dünya Paylaşım Savaşında İngiltere ve Fransa Osmanlı devletinin Ortadoğu bölgesini daha savaş bitmeden Sykes-Picot antlaşmasıyla aralarında bölüştüler. Bu antlaşma ile bugünkü Irak’ın bulunduğu bölge ve Türkiye’nin kimi güneydoğu illeri İngiltere’ye, üzerinde Suriye devletinin kurulacağı topraklar da Fransa’ya tahsis ediliyordu. Savaştan sonra bu antlaşma büyük ölçüde uygulandı. İngiltere’nin egemenliğindeki bölgede IRAK Arap devleti, Fransa’ya ait bölgede ise SURİYE Arap devleti kuruldu. Her iki ülkede de Kürtler yönetimden dışlandı. Osmanlı devletindeki Kürtlerin büyük bölümü Türkiye’de kaldı. Yapılan taksimatta bölge halklarının iradesine başvurulmadı. Oysa kurulan bu yapay devletlerde Arapların dışında büyük oranda Kürt nüfusla birlikte, değişik din ve mezheplerden gayrimüslim halklar da yaşamaktaydı. İngiltere ve Fransa hükümetleri oluşturdukları devletlerin Arap yöneticileriyle işbirliği yaparak başta Kürtler olmak üzere bölgenin diğer halkları üzerinde silah gücüyle zorba yönetimler kurdular.

            Irak’ta 1. Dünya savaşından hemen sonra, Kürtler varlıklarını ve temel insani haklarını tanıtmak için yaptıkları müteaddit girişimler İngiltere’nin karşı çıkmasıyla önlendi ve başarılı olamadı. Kürtlerin Irak’ta Krallık sonrası yıllarda da sürdürdükleri hak arayışlarına karşılık, verilen kimi sözlere ve tanınan anayasal güvencelere rağmen, gerçekçi bir statü kurulamadı. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) kuruluncaya kadar yaşanan belirsizlik devam etti. IKBY, bugün, bağımsız bir Kürt devleti kurma yolunda etkin bir diplomasi yürütmektedir. Bu amaç doğrultusunda Anayasal kurumların kararıyla yapılacak referandumun başarılı olması ve bağımsız bir Kürt devletinin kurulması en büyük dileğimizdir. Son günlerimi yaşarken bir Kürt devletinin kurulduğunu görmek 92 yıllık hayatımın en büyük mutluluğu olacak.  

            Suriye’de ise son yıllara gelinceye kadar Kürtlerin varlığından söz etmek bir yana, bu ülkede yaşayan Kürtlerin çoğunluğu resmen yok sayılmaktaydı. Kendi topraklarında vatansız (apatride) yaşamaya mahkûm edilmişlerdi. Son zamanlarda derlenip toparlanmaları umut vericidir. Savaş sonrasında tatminkâr bir statüye kavuşmaları en büyük dileğimizdir. 

            Türkiye sayısal olarak en çok Kürt nüfusunun yaşadığı bir ülkedir. Cumhuriyetin kuruluşundan başlayarak Türk ve Sünni Müslümanlık temelinde ırkçı bir milliyetçilik politikası izlendi. Türkiye’de Makbul vatandaş sayılmak için Türk ve Sünni Müslüman olmak zorunluydu. Gayrimüslimler kısa sürede zorunlu göç, mübadele vb. yöntemlerle sorun olmaktan çıkarıldı. Ancak Kürtlerin varlığı resmi devlet politikasının başarılı olmasına engeldi. 1920’lerde başlayarak 1938’e kadar can ve mal kaybına neden olan pek çok başkaldırı, tedip ve sürgün olayları yaşandı. 1960’dan itibaren aydın kuşakların öncülüğünde Kürtlerin tanınma ve hak arama mücadelesi, çağdaş yöntemlerle, yeniden başladı. Uzun mücadeleler sonunda Başbakan Erdoğan 2005’te Diyarbakır’da Kürtlerin taleplerine, şu sözlerle yanıt verdi: “Kürt sorunu ne olacak diyenlere diyorum ki bu ülkenin başbakanı olarak o sorun herkesten önce benim sorunumdur. Biz büyük bir devletiz ve millet olarak bu ülkeyi kuranların bize miras bıraktığı temel prensipler ve cumhuriyet ilkesi, Anayasal düzen dâhilinde her sorunu, daha çok demokrasi, daha çok vatandaşlık hukuku, daha çok refahla çözeceğiz.” Böylece ilk olarak Türkiye’de Kürt halkının varlığı ve ülkenin bir Kürt sorunu olduğu kabul ve ilan ediliyordu. Bu tarihten başlayarak Kürtlere kimi kültürel haklar yanında biçimsel de olsa kimi demokratik haklar da tanındı. Yerel yönetimlerin girişimleriyle de kimi fiili atılımlar yapıldı. Bunlar toplumda belli bir rahatlama yarattı. Ne var ki, bunlar fiili uygulamalardı. Yasal ve anayasal güvenceleri yoktu. Nitekim 7 Haziran 2015’teki milletvekili genel seçimlerinden sonra bu hakların kullanılması engellenmeye başladı. 16 Haziran 2016’daki menhus Fetöcü başarısız darbeyi izleyen OHAL döneminde seçilmiş Kürt Başkanların yerine atanan kayyumlar eliyle bu kazanımların önemli bir bölümünün kullanılması yasaklanarak suç kapsamına alındı. Bu süreç devam ettiği takdirde “Türkiye’de Kürt yok, herkes Türk’tür” dönemi yeniden başlayacak ve Kürtler yeni baştan var olduklarını kanıtlamak zorunda kalacaklardır. 16 Nisan referandumundan sonra tedricen yürürlüğe giren Parti-Devlet sistemiyle Türkiye bilinmeyen yeni ve karanlık bir döneme girmektedir. Bu dönemin en belirgin özelliği devlet yönetiminde otoritarizmin ve güvenlikçi politikaların süreklilik kazanacak olmasıdır. Bu koşulların devamı halinde Kürtlerin demokratik hak ve taleplerine ilişkin nasıl bir yol izleneceği meçhuldür.

            İran, önemli sayıda Kürt nüfusu barındıran, görece güçlü bir Ortadoğu ülkesidir. Osmanlı imparatorluğu ile İran Safevi devleti arasında 1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin antlaşması ile Kürdistan’ın bir bölümü İran’da kaldı. Bugün “İran Kürdistan’ı” olarak anılan bölgede önemli bir Kürt nüfus yaşamaktadır. Gerek Safeviler döneminde gerekse imparatorluk yıllarında yönetim otoriter ve baskıcıydı. Kürtler İran’da da temel insan ve ulusal hakları için sürekli mücadele içinde oldular. İkinci Dünya Savaşında İran Sovyet Rusya ve İngiltere tarafından geçici olarak işgal edildi. Bu aşamada Gazi Muhammed’in Cumhurbaşkanı olduğu ve Sovyetler Birliği’nin desteklediği Mahabat Kürt Cumhuriyeti kuruldu. Bir yılın sonunda Sovyetlerin çekilmesiyle birlikte İran ordusu Kürdistan’ın üzerine yürüdü.  Mahabat Cumhuriyeti’nin kuruluşuna katılan Kürt aşiret liderlerinin birer, birer İran Şahına biat etmeleri üzerine, desteksiz kalan Cumhurbaşkanı Gazi Muhammet teslim olmak zorunda kaldı ve idam edildi. Böylece tarihteki ilk Kürt Cumhuriyeti son buldu. Bugün İran Kürtleri de diğer komşu ülkelerde yaşayan Kürtler gibi varlıklarını ve temel demokratik haklarını benimsetmek için mücadele etmektedirler.  

            Dağınık konumda yaşamaya mahkûm edilen Kürtler Ne Yapmalı? 

            Kürtler Ortadoğu’nun nüfusça en büyük halklarından biridir. Buna rağmen evrensel normlarda ortak bir statüye sahip değildir. Kürtler, Birinci Dünya Savaşından itibaren bölge devletleri ile çıkar birliği içinde oldukları emperyalist devletler tarafından sürekli dışlanmakta ve yok sayılmaktadır. Oysa Ortadoğu’da barışın kurulması ve bölge halklarının huzurlu bir yaşam düzeyine kavuşması ancak Kürt sorunun çözülmesi ve Kürtlerin de barış içinde yaşamlarını sürdürecek evrensel normlarda bir statüye kavuşmalarıyla mümkündür. Bu gerçek hemen herkesçe bilindiği halde Kürtlerin mücadelesi sonuçsuz kalmaktadır.

            Son yıllarda bazı ülkelerde farklı etnik ve dinsel toplulukların statü kazanmasında Birleşmiş Milletler Örgütü başta olmak üzere uluslar arası saygın kuruluşların önemli katkılarda bulunduklarına tanık olmaktayız. Ama Kürtlerin taleplerini gündemlerine aldırmak bile mümkün olmuyor.  Nedeni açıktır. Bu kuruluşlar da büyük emperyalist devletlerin denetimi altındadır. O halde çözüm, ancak ve ancak demokrasi mücadelesini yükselterek bölgedeki güçler dengesinin Kürtler lehine değişmesini sağlamaktadır. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin amaçladığı Kürt devletinin kurulması ve Birleşmiş Milletler Örgütüne üye olması Kürtlerin tümü için büyük bir kazanımdır. Unutmamak gerekir ki, BM üyesi bir devletin desteği hak taleplerinin görüşülmesine zemin hazırlayacak hukuksal bir dayanaktır.

            Kürtlerin İzleyeceği mücadele yöntemleri çağın gereklerine uygun olmalıdır.

            Unutmamak gerekir ki Kürt halkı da diğer halklar gibi çoğulcu bir halktır. Kürtler de farklı düşünceleri olan bireylerden ve örgütlerden oluşmaktadır. Bu gerçeğin bilinçle algılanması Kürt siyasetinin ana eksenini oluşturur. Her örgütün ya da bireyin benimsediği düşüncelerin Kürt sorununu çözmek için tek gerçekçi düşünce olarak dayatılması arzusu siyasetin doğasında vardır. Herhangi bir düşünceyi demokratik kurallar içinde yaymak ve topluma benimsetmek için çaba göstermek bir haktır. Ancak bu hakkın kullanılmasında aşırıya kaçmak, savunulan düşüncenin tek gerçek olduğunda ısrarcı olmak ve karşıt düşünceden olanları hıyanetle suçlamak son derece tehlikelidir. Kendi ideolojilerini ya da önerdikleri çözüm yöntemlerini bir nas olarak dayatmak, karşı çıkan örgüt ya da bireyleri düşman belleyerek yok etmek ya da boyun eğmeye zorlamak değişmeyi ve ilerlemeyi engelleyen apolitik bir statükoculuktur. Demokratik çoğulculuğa karşı çıkmak Kürtleri, içinde bulundukları olumsuz koşullarda sürgit yaşamaya mahkûm etmek demektir.

            Keza örgütlü mücadelede örgüt içi tartışmaları yasaklamak, kurulları yok saymak lider kültüne dayalı yönetim anlayışını savunma ve uygulama düşüncesi de son derece muhataralıdır.  

            Özellikle değişik görüş ve ideolojiden Kürt örgütleri arasındaki çatışmacı düşmanlıkların gelecek açısından endişe yaratacak sorunlara kaynaklık ettiğini hatırlatmak isterim.

            Kürtlerin çıkarlarına hizmet amacıyla kurulan Siyasi Partiler, Dil, Kültür, eğitim dernekleri, Yayın organları, Yardım kuruluşları ile İnsan Hakları örgütleri vb. sivil toplum kuruluşlarında çalışan arkadaşlarımız tekelci olmamalı ayni alanlarda ve farklı örgütlerde çalışanlar Kürtler arasında düşmanlık değil kardeşçe bir dayanışma olmalıdır.

            Kürtlerin Ortak Toplantısından ne bekliyoruz

·         Ortak toplantının Kürt örgütleri arasında tam ve mütecanis bir birliktelik sağlayacağı hayaline kapılmamalı,

·         Keza bu toplantı, yaşadığımız sorunların çözümünde ve beklentilerimizin gerçekleşmesinde nihai bir melce sayılmamalıdır.

·         Ortak toplantının da farklı bileşenlerden oluştuğunu ve her birinin farklı talep ve hedefleri olduğunu kabul ettiğimiz takdirde hayal kırıklıkları yaşamadan başarılı bir çalışma yapmamız mümkün olur.

·         Kürt halkının, birlikte yaşadıkları toplumların demokrasi güçleriyle ortak hareket ederek, ülkelerinde insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğüne bağlı, eşit haklı vatandaşlık temelinde Kürtlerin ulusal demokratik haklarına öncelik tanıyan özgürlükçü ileri bir demokrasi ve barış için mücadele etmeleri geleceğe umutla bakmamıza katkı sağlayacağını belirtmekte yarar görüyorum

·         Bu tarihi toplantının sonunda farklı Kürt örgütlerinin birbirinin içişlerine karışmadan ve dayatmacı siyasetlerden uzak kalarak karşılıklı saygı içinde çalışmalarının zorunlu bir gereklilik olduğu gerçeğini içselleştirebilmeleri bugün için büyük bir kazanç ve gelecek için de bir güvence sağlar.

             Sözlerime son verirken, ortak toplantımızın başta Kürtler olmak üzere Ortadoğu halklarına ve dünyanın diğer mazlum uluslarına barış, özgürlük, adalet ve huzur getirmesi dileğiyle hepinize kucak dolusu sevgi ve saygılar sunuyorum.

Tarık Ziya Ekinci