Türkiye'de Anayasaların temel felsefesi:

 Tarık Ziya Ekinci - 21/03/2008 11:16:15 (1188 okunma)


Türkiye'de Anayasaların temel felsefesi:

Devlet milliyetçiliği’ ve devlet ideolojisi*

Bir anayasanın felsefesiyle onun içeriğini oluşturan konuları birbirinden ayırmak son derece güçtür. Yine de anayasanın temel felsefesine ilişkin düşüncelerimi açıklamaya çalışacağım.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasaları Tarihsel Mirasın Etkisindedir 

Anayasanın felsefesini incelediğimiz zaman, 1924’ten beri uygulana gelen anayasaların temel felsefelerini gözden geçirmek lazım. Sayın Ahmet İnsel’in “Meşruti Cumhuriyet” değerlendirmesine katılıyorum. Cumhuriyetin kuruluşundan beri oluşturulan anayasalar ve bu anayasalara göre yapılan uygulamalar, Türkiye’deki rejimin bir “Meşruti Cumhuriyet” olduğunu çok net biçimde ortaya koymaktadır. Örneğin, Cumhuriyetin kuruluşundan 1960’a kadar, yani 27 Mayıs Hareketine kadar, Türkiye’de “kuvvetler ayırımı ilkesi” uygulanmamıştır. Ülkede adına ‘devlet’ denilen tek bir otorite vardı. Her şeye egemen olan o devlette kuvvetler ayrımı ilkesi söz konusu değildir. Yasama, yargı ve yürütme erkleri bir ve bütündü. Bu yetkilerin tümünü bir arada kullanan Cumhurbaşkanının (devlet başkanı) egemen olduğu bir yürütme erkiydi. Yürütmenin başında Cumhurbaşkanı (devlet başkanı) vardı. İlk kurucu Cumhurbaşkanı (devlet başkanı) olan Mustafa Kemal Atatürk ‘Ebedi Şef’ unvanı ile devleti yönetmekteydi. Atatürk’ün vefatından sonra Cumhurbaşkanı olan onun en yakın mesai arkadaşı İsmet Paşa da ‘Milli Şef’ unvanıyla ve aynı yöntemle ülkeyi yönetti. 1950’den itibaren başlayan çok partili dönemde görece bir değişim yaşanmakla birlikte ‘kuvvetler birliği ilkesi’ devam etti. Parlamentoda bir muhalefet partisi olmasına karşın yasama ve yargı erkleri yürütmeye bağımlı kaldı. Ancak 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra kabul edilen 1961 anayasası ile kuvvetler ayırımı ilkesi uygulamaya girdi. Böylece ilk olarak bağımsız yargı, rejimin güvencesi haline gelebildi. Buna karşın, rejimi belirleyen üst kurum olarak ‘kutsal devlet’ anlayışı hep muhafaza edildi. 

Anayasalardaki Kutsal Devlet Padişahlığın İkamesidir

1924’ten bugüne kadar yapılan tüm Anayasalarda, tıpkı ‘padişah’ gibi, her şeye kadir ve hakim olan bir “kutsal devlet”ten söz edilir ve ülke yönetimine ilişkin görev ve yetkilerin tümü bu kutsal devletin iradesine bağlanmıştır. Anayasalarda öngörülen ‘kutsal devlete’ tanınan üstünlük ve dokunulmazlığı en iyi yansıtan, yürürlükteki 1982 anayasasıdır. Bu Anayasanın 14. maddesinde devletin üstünlüğünü ve dokunulmazlığını belirten ifade şöyledir: “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayan(...) faaliyetler biçiminde kullanılamaz.” Bu anlatıma göre Türkiye’de bir devlet var, o devletin de bir ülkesi ve bir milleti vardır. Yani, ülkenin ve milletin sahibi devlettir. Burada devlet, tıpkı Padişah gibi, ülkenin ve milletin sahibi olan soyut bir varlık olarak tanımlanmaktadır. Yargı erkini kullanan yargıçların büyük bir bölümü hukuku değil, devletin çıkarlarını gözeterek karar vermektedirler. Oysa çağdaş toplumlarda önce bir millet ve bir ülke vardır. Millet ülkenin sahibi olduğu gibi, ihtiyacı olan devleti de o oluşturur. Bu toplumlarda devlet, bir hizmet örgütüdür. Türkiye’de de devletin bir hizmet örgütü olarak algılandığı bir anayasal düzen kurulmadan çağdaşlaşmak, demokrasi yolunda mesafe almak ve ülkede demokrasiyi inşa etmek mümkün değildir. 

Anayasalarda Devlet Milliyetçiği

Bizim Anayasalarımızın temel felsefesini oluşturan önemli öğelerden biri ‘devlet milliyetçiliği’ diğeri de ‘devlet ideolojisidir’. Anayasalardaki ‘devlet milliyetçiliği’ ile ‘devlet ideolojisi’ Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren devam ede gelen ‘Meşruti Cumhuriyetin’ temel öğeleridir. Devlet milliyetçiliği nedir? Bu soruya en iyi yanıtı 1925’de rejimin ikinci adamı başbakan İsmet İnönü vermiştir. İsmet Paşa “devlet milliyetçiliğini” şöyle tarif ediyor: “Milliyet yegane vasıta-i iltisakımızdır. Diğer anasır, Türk ekseriyeti karşısında haiz-i tesir değildir. Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları behemehal Türk yapmaktır.Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız evsaf, her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.” Yani bu ülkede vatandaş olabilmek için her şeyden evvel Türk ve Türkçü olmak gerekir. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren devam ede gelen bütün anayasaların temel felsefesinin milliyetçilik öğesi bu anlayış üzerine kurulmuştur. Anayasa metinlerinde milliyetçilik sorunu bu deyimlerle formüle edilmemiş olsa bile, uygulama bu anlayış çerçevesinde yapılmıştır.

Anayasalarda Devlet İdeolojisi

Anayasalarımızın dayandıkları temel felsefe açısından üzerinde durulması gereken bir diğer konu da devlet ideolojisidir: “Anayasaların ideolojisi olmalı mı, olmamalı mı?” Kuşkusuz her anayasada rejimi tanımlayan bir ideoloji vardır. Örneğin 1982 Anayasası’nın 2. maddesinde yer alan “Türkiye Cumhuriyeti (...) demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir” ifadesi rejimi tanımlayan bir ideolojidir. Ama bu, başka ideolojilere kapalı değildir. Asıl önemli olan, başka ideolojileri reddeden ve tek ideolojiye bağımlı kalmayı zorunlu kılan, dayatmacı ideolojidir. Çoğu kez örtülü biçimde ifade edilen bu ideolojinin yasaklayıcı etkisi daha çok uygulamada görülür. Türkiye’de devletin kuruluşundan bu güne kadar yapılan anayasaların tümünde bu dayatmacı ve tekelci devlet ideolojisi vardır. Bu ideoloji anayasaların felsefesini oluşturan temel öğelerden biridir.Türkiye’de bu belirleyici ideolojinin dışında başka bir ideolojiyi benimsemek ‘vatan hainliği’ sayılıyor. Devlet ideolojisini en açık biçimde ifade eden Org. Büyükanıt’tır. Sayın Büyükanıt zorunlu devlet ideolojisini şöyle tanımlıyor: “ Türkiye’de kabul edilebilir yegâne ortak payda Atatürkçü düşünce sistemidir. Bu ortak payda da birleşmeyen her siyasal hareketin, ulusun ve vatanın düşmanı oldukları bilinmelidir.” Bunun anlamı şudur: Türkiye’de herkes ‘Atatürkçü düşünce sistemini’ benimsemek ve bu çerçevede siyaset yapmak zorundadır. Atatürkçü düşünce sistemiyle bağdaşmayan bir ideolojiyi benimsemek ve bu ideoloji çerçevesinde siyaset yapmaya kalkışmak ‘vatan hainliğidir’. Diğer bir deyimle, farklı ideoloji sahipleri vatan hainidir; onların bu ülkede yeri ve hakları yoktur. 

Anayasalarda Vatandaşlık Türk Etnik Temeline Dayandırılmıştır

1924’den beri devam ede gelen Anayasalarımızın temel felsefesini oluşturan bir diğer öğe de ‘vatandaşlığa’ ilişkin tanımlamadır. TC. Anayasalarının özünü oluşturan vatandaşlık tanımı son derece önemlidir. Çünkü Türkiye gibi çoğulcu bir toplumda ırk esasına göre bir vatandaşlık tanımı benimsenmiştir. Oysa, çağdaş çoğulcu toplumlarda bir ırkı ya da bir etnik grubu çağrıştıracak biçimde vatandaşlık tanımı yapılmaz. Diğer bir deyimle, çoğulcu bir toplumda herkesin tek bir ırktan ve tek bir kültürden olmasını zorunlu kılan bir vatandaşlık anlayışı hukuk dışıdır. 1924 Anayasası’nın 88/1.maddesi vatandaşlığı şöyle tanımlar:” Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur.” Bu tanıma göre Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes Türk olmak zorundadır. Diğer bir deyimle bir kimsenin TC vatandaşı olabilmesi için mensup olduğu etnik grubu reddederek Türk olmayı kabul etmesi gerekir. Türk etnik grubuna mensup olmayı çağrıştıran bu vatandaşlık anlayışı 1961 ve 1982 anayasalarında daha da belirginleştirilerek tekrarlanmıştır. Örneğin 1982 Anayasası’nın 66/1. maddesinde “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” tanımı kullanılırken etnisiteye daha radikal bir vurgu yapılmıştır. Görüldüğü gibi tüm anayasalarda vatandaşlık Türk etnik temeline dayandırılmıştır. Ancak 1924 anayasasında daha esnek bir ifade kullanıldığı için buradaki tanım görece daha ılımlıdır. Sonuç olarak Cumhuriyetin kuruluşundan başlayarak günümüze kadar gelen anayasaların tümünde Türk olmak vatandaş olmanın önkoşulu sayılmıştır. Bunun, tarihen oluşmuş bir isim olduğu, farklı etnik özelliklere saygı gösterildiği, iddiası gerçekçi değildir. Uygulamada, asimilasyonu reddederek, mensup oldukları etnik grubun tanınmasını isteyenlerin eşit vatandaş muamelesi görmedikleri herkesin bildiği bir gerçektir. Türkiye’de Vatandaşlık haklarını kullanabilmek için tek koşul Türk olmayı benimsemektir. Diğer bir deyimle Türk olmak ya da Türk olmayı kabul etmektir. Vatandaşlık tanımının da Anayasanın temel felsefesiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. 

Anayasalar İkili Devlet Anlayışını Öngörmektedir 

Maddeler halinde tedvin edilmediği halde, Anayasaların ruhunda mündemiç olan diğer bir felsefi özellik de Türkiye’deki ikili devlet yapısıdır. Bütün anayasaların öz olarak içerdiği ikili devlet icraatı, özellikle 1961 dan itibaren çıkarılan anayasalarda daha da belirginleşmiş ve uygulamada yaygınlık kazanmıştır. Bugün artık herkes ikili bir devlet yapısının varlığını kabul etmekte ve farklı kanatların karşıtlığını normal saymaktadır. Bir tarafta seçimle gelen ve halkın oylarıyla belirlediği ‘seçilmiş devlet’ var. Onun paralelinde de atanmışların oluşturduğu bir ‘atanmış devlet’ var. Çoğu kez, uygulamada, ‘atanmış devlet’ ‘seçilmiş devlete’ takaddüm eder. Militarizm, yargı, YÖK vb., özerk kurumlardan oluşan atanmışların devleti kendisini gerçek devlet sayıyor ve seçilmiş devlete yön vermek istiyor. Atanmışlar devletinin başını militarizm çekmektedir. Gücünü MGK’dan ve İç Hizmet Kanunundan alan atanmışların öncüsü militarizm, gerektiğinde seçilmiş devlete son vermekte ve topluma yeni bir anayasa dayatarak kendi denetiminde yeni bir seçilmişler devleti oluşturabilmektedir. Seçilmişler devleti ile asıl ‘devlet benim’ diyen atanmışlar devleti arasında önemli sorunlarda görüş ayrılıkları eksik olmaz. Çoğu kez, siyasal bunalımlara yol açan bu ihtilaflar ‘seçilmiş devletin’ atanmış devlete’ boyun eğmesiyle son bulur. Türkiye’deki ikili devlet karşıtlığı bugün de en keskin biçimde devam etmektedir. Kürt sorununun kangrenleşmesi, Kuzey Kıbrıs’ın uluslararası amborgo altında yaşaması, AB üyeliğinin gerektirdiği reformların yapılamaması vb., yaşamsal önemdeki sorunların askıda kalmasının nedeni atanmış devletle seçilmiş devlet arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanıyor. Atanmışlar, ‘devletin çıkarlarını’ ancak kendilerinin korudukları iddiasıyla anılan sorunların uluslararası hukuk normları içinde çözülmesine karşı çıkmakta ve Türkiye’yi izolasyona sürükleyen çözümsüzlükler devam etmektedir. Bu ikili yapı ortadan kalkmadan Türkiye’de demokrasinin kurulması ve ülkenin kalkınıp çağdaşlaşması mümkün değildir. Açık bir ifadeyle, militarizm Avrupa Birliği standartlarına getirilmeden Türkiye’nin ikili devlet statüsünden kurtulması ve çağdaşlaşması mümkün değildir. 

ANAYASA TARTIŞMALARI
(BİLGİ ÜNİVERSİTESİ) 12 Kasım 2007