'TÜRKİYE İSMİ HERKESİ KAPSAR'

'TÜRKİYE İSMİ HERKESİ KAPSAR'

Dün ilk bölümünü verdiğimiz söyleşinin en az ilki kadar önemli ikinci bölümünde Târık Ziyâ Ekinci, güncel sorunları da içeren sorularıma cevap veriyor. TİP deneyimini, CHP’nin bugünkü konumunu, BDP’nin sürece ilişkin tavrını, Kürt sorununda kalıcı çözüm için yapılması gerekenleri içeren bu söyleşide, âdeta bir siyaset bilgesinin yılların süzgecinde rafine olmuş görüşleri yer almakta. Yeni Anayasa sürecine ilişkin görüşleriyle de önemli noktalara işaret eden Târık Ziyâ Ekinci’nin söyleşinin ikinci bölümünde dile getirdikleri de, kulak verilmesi gereken nitelikte. İşte söyleşimizin ikinci bölümü:
 

 

RÖPORTAJ:NİL GÜLSÜM -Milat  gazetesi

Demokrat Parti Kürtler için bir başlangıç diyebilir miyiz?

Evet, Kürtlerin seslerini çıkarabilmesi için Demokrat Parti bir başlangıç olmuştur. Fakat 1950 seçimlerinin propaganda dönemi çok zorlu geçti. Jandarmanın baskısı oldu. Hakaretler edildi, dayak atıldı, valilerin ve kaymakamların emriyle köyler basıldı. Fakat halk direndi. 1950 seçimleri, bütün bu yapılanlara rağmen zaferle bitti. Ama 1946 öyle olmadı. O seçimlerde Demokrat Parti, Doğu’daki hemen hemen hiçbir ilde seçimleri kazanamadı. 1946’da Demokrat Parti’nin çıkardığı yaklaşık 60 milletvekilinin tümü Batı illerindendi. Doğu’daki bütün milletvekilleri CHP’den seçildi.

Neden?

Çünkü hâlâ o korku devam etmekteydi. Doğu’da halk, Demokrat Parti’nin tutunabileceğine ve yaşayabileceğine ihtimal vermiyordu. Demokrat Parti’nin kazanamayacağını ve bütün taraftarlarının tutuklanacağını düşünüyorlardı. Ama 1950’de şartlar değişti. Mecbûrî İskân Kanunu 1947’de kaldırıldı ve sürgün bitti. Sürgünler döndüler. Meselâ Yusuf Azizoğlu adında etkin bir Kürt politikacısı vardı; sonradan Demokrat Parti’den milletvekili olan, Yeni Türkiye Partisi’ni ve Hürriyet Partisi’ni kuran bir zât. Yusuf Azizoğlu Tıp Fakültesi son sınıftayken ben de birinci sınıftaydım. Bu zâtın ailesi, Malkara’da sürgündü. 1947’de sürgünden döner dönmez Silvan’a yerleştiler ve Yusuf Azizoğlu CHP’den belediye başkanı oldu. Kezâ Siverek’te Hasan Ocak sürgünden döner dönmez CHP’den milletvekili oldu.

1946’da hâlâ diri olan korku atmosferinden 1950’ye nasıl gelindi?

Demokrat Parti 1946’dan 1950’ye gelinen dönemde mecliste etkili bir muhalefet yaptı. Bu muhalefetin nirengi noktalarından birisi, 33 köylünün katledildiği hadiseyi, Mustafa Muğlalı’nın işlediği cinayeti meclise taşıdılar. Bu, halkta müthiş bir cesaret patlamasına yol açtı. O zamana kadar yapılan şikayetler kaale alınmamıştı. Demokrat Parti 1946-1950 arasında bu olayı sonuçlandıramadı. Ama tek başına iktidara geldiği 1950’den sonra bu olay açığa çıktı. Mustafa Muğlalı yargılandı, hapse kondu ve cezaevinde öldü. Böylece 1950’de Kürtler Demokrat Parti’ye silme destek verdi.

Demokrat Parti Kürtlerin siyasette önünü açtı diyebilir miyiz?

Demokrat Parti kurulurken büyük bir koalisyon aradı. İnsan hakları mücahitleriyle, komünistlerle, Kürtlerle ittifak kurdu. Meselâ önemli bir Kürt aydını olan Faik Bucak Demokrat Parti’de yer aldı.

Demokrat Parti iktidarında bu ittifak devam etti mi?

Demokrat Parti döneminde demokratikleşme yönünde adımlar atıldı. Ama Kürtlere çok hak tanınmadı. 1957’ye doğru gelirken, ekonomide bozulma oldu. Menderes, Amerika’dan yardım bekliyor. O dönemin istihbarat teşkilatı olan MAH Menderes’e bir rapor getiriyor. Bu rapora göre, eğer Amerika Türkiye’de komünist bir tehlike olduğuna inandırılabilirse, destek almak mümkün olacaktır. Fakat Amerika buna itibar etmedi. Daha sonra da Kürt meselesini ortaya attılar. Türkiye’de komünist bir Kürt tehlikesi olduğu propagandasını yaymaya çalıştılar. Önde gelen bazı Kürtleri tutuklama furyası başladı. 50 Kürt genci tutuklandı. Bunlardan birisi ölünce, tutuklu 49 kişi kaldı ve bu olay, 49’lar olayı olarak bilindi.

DARBECİLER SÜRGÜN FURYASI BAŞLATMAK İSTEDİ

27 Mayıs Darbesinden sonra durum ne oldu?

27 Mayıs’ı yapan cunta, Atatürk döneminde uygulanan politikaların aynısını uygulamak, yeniden bir sürgün furyası başlatmak istedi. Millî Birlik Komitesi’nde bunlar konuşuldu. Fakat ömürleri vefa etmedi. Kürt hareketinin böyle bir tarihi seyri oldu.

Kürtlerin sol-sosyalist çizgiye yönelmesi nasıl oldu peki?

27 Mayıs’tan sonra yeni bir anayasa yapıldı. Bütün yetkileri askerin elinde toplayan bir anayasa olmasına rağmen, askerin egemenliği bazı demokratik haklarla kamufle edilmişti. Bunlar Türk aydınları tarafından demokratik haklar olarak tanımlandı. Bu haklarla birlikte, askerin egemenliğine ve MGK’ya dayanan bir vesayet rejimi kurulduğunun farkına varamadık. Bu anayasaya dayanarak Türkiye’de sol neşvünema bulmaya başladı. Doğan Avcıoğlu’nun Yön dergisinde yayımlanan bir bildiriye bin civarında aydın imza verdi. Onlar arasında biz Kürt aydınlar da vardık. Zâten 1957’den itibaren CHP’nin yeni bir anayasa sözü vermesi, özerk üniversiteden yana olması bizi umutlandırdı. Biz de o süreçte CHP’ye girdik. Fakat 1960’da asıl CHP’liler ve biz de sola yöneldik. Sol içerisinde Kürtlerin sorunlarının daha iyi ele alınabileceği umuduyla solda ve Türkiye İşçi Partisi içinde yerimizi aldık.

TİP’İN BAŞINI YEDİLER

Tam da burada TİP’i sormak istiyorum. TİP çıkışı itibariyle oldukça başarılı bir siyasal modeldi ve karşılık buldu. O başarı neden kalıcı olmadı?

TİP’in başını yediler. TİP, demokratikleşme ve özgürlük yolunda samimi bir programa sahipti ve çok doğru bir çizgideydi. Fakat TİP gelişirken, ODTÜ ve Siyasal Bilgiler içindeki gençlik hareketi, yığınsal biçimde örgütlendiler, bize bağlı olan Fikir Klüpleri Federasyonu’nu dağıttılar ve onu Dev-Genç hâline getirdiler. Dev-Genç’in kafasında ve yayınlarında, ‘Silahlı mücadele olmadan devrim yapılamaz’ görüşü savunuluyor, TİP’in yolunun da oportünist olduğu propagandası yapıldı. Gençlik de bunu böyle kabul etti.

Bu çabaların TİP’e yansıması nasıl oldu?

Bu hareketler TİP’i büyük ölçüde itibarsızlaştırdı. Tam bu sırada, TİP’in sosyalist çizginin dışına çıktığı ve tekrar bilimsel sosyalist çizgiye gelmesi gerektiği yönünde propaganda başladı. TİP bu şekilde karpuz gibi ikiye bölündü. Biz Kürtler Aybar ile hareket ettik. Hem silahlı mücadeleye başlayan gençlerin saldırıları, hem iç çatışmalar, hem de Demirel hükûmetinin seçim kanununu değiştirmesiyle birlikte parlamentoya girme şansımızın kalmaması yüzünden TİP ikiye bölündü ve etkinliğini kaybetti.

Bugün durum nedir?

Dünyada solun yerini sol liberal bir hareket almıştır. Fakat Türkiye’de bu yoktur. Gerçi EDP ile Yeşiller Partisi’nin birleşmesi ile yeni bir oluşum ortaya çıktı. Bu parti böyle bir çizgi vaadinde bulunuyor. Fakat pek etkili olamadılar. Etkili olacaklar gibi de görünmüyorlar maalesef. Bu tür bir çizginin Türkiye’de başarılı olmasının koşulları yok. Sosyal demokrat kişiler için de durum budur. Sosyal demokratlar CHP’nin içine girdiler.

CHP, ULUSALCI BİR PARTİDİR

CHP ve siyâsî çizgisi için ne söylersiniz?

CHP, Atatürk milliyetçiliği çizgisini izleyen ulusalcı bir partidir. MHP’ye çok yakın bir parti. Milliyetçi değil de, ulusalcı diyorlar kendilerine. Aslında birleşseler daha güçlü bir yapı oluşturabilirler. Aralarındaki tek fark, laiklik konusunda. CHP, otoriter laiklikten yana. MHP’de otoriter laiklik yok. Tek farkları bu.

Kılıçdaroğlu dönemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kılıçdaroğlu’ndan sonra, Burhan Şenatalar gibi, daha önce bu partide yer alıp dışarıda kalmış Fikri Sağlar gibi isimler CHP’ye katıldı. Bunlar etkili insanlar. Tabanda da karşılıkları var. Fakat diğer kesim daha etkili ve sesleri daha çok çıkıyor. Genel Başkanları da iki kesimi imtizaç ettirmeye çalışıyor. Ulusalcı, militarist ve darbe yanlısı sağcıları parti meclisine getirip yerleştiren bizzat Kılıçdaroğlu’nun kendisi.

KILIÇDAROĞLU DEMOGOJİ YAPIYOR

Son dönemdeki tavrını nasıl buluyorsunuz Kılıçdaroğlu’nun?

Kılıçdaroğlu son dönemde bu sağcı, ulusalcı kesimden yana gibi görünüyor. Başbakanın başlattığı bu barış hareketine karşı demagoji yapıyor Kılıçdaroğlu. Cumhurbaşkanı ile görüşmesi de bu çerçevede anlaşılabilir. Bir nevi, Başbakanı şikayet ediyor Kılıçdaroğlu. Devletten müdahale istiyor. Artık nasıl bir müdahaleyse!

BAYKAL, TASFİYEYİ İMA EDİYOR

Baykal’ın son dönemde öne çıkması için ne diyorsunuz?

Baykal, CHP’nin eski CHP olacağını söylemek istiyor. Bütün Türkiye’yi dolaşacağını söylerken, önümüzdeki kongrede aday olacağını, gerekirse bazı unsurların tasfiye edileceğini ima ediyor.

BDP-KCK çizgisinde çözümden yana olmayanlar var mı?

Olabilir. Ama bunların belirleyici olduklarını sanmıyorum. Bu kişiler 30 yıldır Öcalan’ı yücelttiler, mistifiye ettiler, tabulaştırdılar. Bütün toplantılarında herkes söze başlarken Apo’ya olan bağlılıklarını ifade ederek başladı. Bu denli tabulaştırılan bir kişiye açıkça tavır koyma şansları yok.

BDP, ÖCALAN’A KARŞI ÇIKAMAZ

BDP temsilcilerinin üslubundaki yumuşama da bu yüzden mi?

Tamamen bu yüzden. Öcalan’ın iradesi olmasaydı, BDP’li milletvekillerinin Başbakan’a yönelik milliyetçi ve sert söylemleri devam ederdi. BDP’liler Öcalan’a karşı çıkamazlar. Çıkarlarsa, yok olurlar.

TÜRKİYE’DE İLERİ ADIMLAR ATILDI

Yeni Anayasa bu işin neresinde?

Türkiye’de çok ileri adımlar atılmıştır. Kürtçe televizyon yayın yapmaktadır. Kürtçe lisans eğitimi veren üniversiteler açılmış, Kürtçe seçmeli ders haline getirilmiş, Kürtçe savunma hakkı tanınmıştır. Ancak bunlar fiilî durumdur. Bunların hukukî dayanağı gelişmemiştir. Anayasal değişiklik çok önemlidir. Hukuk sisteminde köklü değişiklikler yapılmadan, atılan adımların güvencesi olmaz.

Kürtler ne talep ediyor Yeni Anayasa’dan?

Aslında Kürtlerin talepleri deve yükü değildir. Anayasada birkaç maddede bu talepler yerine getirilebilir. Meselâ Türkçe dışında bir dilde ana dilde eğitim yapılmamasıyla ilgili uygulama değiştirilmelidir. Yine anayasanın değişmez ilk üç maddesi kaldırılmalıdır. Anayasanın felsefesi o üç maddede yer almaktadır. Onlar değişmeden, o felsefe değişmeden, yeni anayasa yapılmış olmaz. Hatırlarsanız Ak Parti ve MHP kılık kıyafet ile ilgili bir anayasa değişikliği yapmış ve Anayasa Mahkemesi bu değişikliği esastan iptal etmişti. Oysa Anayasa Mahkemesinin böyle bir yetkisi yoktu. Yüksek Mahkeme bu kararını, anayasanın ilk üç maddesine dayandırmıştı. Yani bu üç madde, anayasadaki her şeyi bağlamaktadır.

ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ KALKMALI

Burada esas olarak itiraz ettiğiniz nedir?

Meselâ ne deniyor: Devletin milleti ve ülkesi ile bölünmez bütünlüğü. Ne çıkıyor buradan? Bir devlet var ve bu devletin de bir milleti ve ülkesi var. Yine Atatürk milliyetçiliği var. Atatürk milliyetçiliği benim için, 1925’te başlayıp 1947’ye kadar devam eden Mecbûrî İskân Kanunu’dur. Bunun kalkması lâzımdır. ‘Devletin dili Türkçe’dir’ hükmü kaldırılmalıdır. ‘Devletin resmî dili Türkçe’dir’ demek yeterlidir. Buna hiç kimsenin itirazı yok. Atatürk milliyetçiliği yerine de, vatana ve memlekete bağlılığı koymak yeterlidir.

TÜRKİYE İSMİ HERKESİ KAPSAR

Bazıları bu işin Türkiye’nin adının değiştirilmesine kadar varabileceğini söylüyor. Ne dersiniz?

Türkiye’nin adını değiştirmeye gerek yok. Bu coğrafi bir isimdir. Herkesi kapsar. Tıpkı Mısır gibi, Cezayir gibi bir isimdir. Türk ismi herkesi kapsamaz, ama Türkiye herkesi kapsar.

DEMOKRASİDEN YANAYIM

Özerklik, bağımsızlık talepleri için yorumunuz nedir?

Ben demokrasiden, kâmilen gerçekleşmiş, insan haklarına riayet edilen bir demokratik düzenden yanayım. İleri bir demokrasi her şeyin güvencesidir. Kürtler’e ve diğer halklara tanınacak hakların, diğer insânî hakların, işkencenin ve fâil-i meçhullerin ortadan kalkmasının güvencesi budur. Kürtlere pek çok vaadde bulunulmuş, fakat bunlar tutulmamıştır. Verilen sözlerin tutulmasının güvencesi demokrasidir. Mustafa Kemâl otoriter bir rejim kurduğu için verdiği sözleri kolayca ortadan kaldırabilmiştir. Türkiye’de gerçek bir demokrasi kurulmazsa, demokratik bir anayasa yapılmazsa, Kürtlerin bir güvencesi yoktur.

Bu noktada Kürtlerin Ak Parti’ye verdiği desteği nasıl anlamak lâzım?

Kürtlerin Ak Parti’ye verdiği desteğin iki temel sebebi var. İlk sebep, Kürt tarım ve ticaret burjuvazisinin devletle olan sıkı bağıdır. Bu bağ koparsa, hayatlarını sürdüremezler. Kürt burjuvazisi, ulusal bir pazar istememektedirler.  Bugün Kuzey Irak bile, kapalı ve ulusal bir pazar istememektedirler. İkinci sebep ise, din faktörüdür. Bugünkü hükûmetin dindar ve İslâm’ı yücelten bir hükûmet olduğu kabul edilmektedir.

BDP ATILIM YAPMAZSA SİLİNİR

Sosyalist hareket de Kürtler arasında güçlü…

PKK sol bir hareket olarak başladı mücadeleye. Ama şu an farklı bir hâle doğru evrilmeye başladı. Şu an daha çok liberal sol bir çizgiye geldi. Bence en büyük eksiklikleri de, Türkiye’yi kapsayan bir politika geliştirememeleri, Kürt sorununa hapsolmalıdır. Bu sorun çözüme kavuştuktan sonra eğer BDP atılım yapamazsa, Ak Parti karşısında silinip gitmeye mahkumdur. BDP, Türkiye partisi olmaya mecburdur.

‘Lice’den Paris’e Anılarım’, türünün en seçkin örneklerinden sayılabilecek bir eser. Oldukça da hacimli: neredeyse 1000 sayfa. Bu çalışmayı tamamlamanız ne kadar sürenizi aldı?

Yaklaşık iki yıl sürdü bu kitabı tamamlamam. Bu kitapta diğer hatıralarla birlikte, TİP’in demokratik çizgiden, Leninist çizgiye evrilmesi sürecinde çektiğim sıkıntıları da anlattım.

Kitapta birbirinden ilginç tanıklıklar var. Meselâ Recai Kutan ile ilgili bölüm dikkatimi çekti. Recai Kutan ile daha sonra temasınız oldu mu?

Hayır, Recai Kutan ile daha sonra karşılaşma, temas kurma imkanım hiç olmadı. Uzun yıllar yurtdışında kaldım. Türkiye’ye döndükten sonra da aktif siyasete dahil olmadım. Daha çok yazıyla katkıda bulundum. Uzun süre de, fâil-i meçhul sorunu yaşandı bu memlekette. Nitekim kardeşimi de bu şekilde kaybettik:

Siyasette uzun süre etkili olmuş bir kimse olarak pek çok isimle ya birlikte çalıştınız, ya da rakip oldunuz. Sizde iz bırakan, farklı bulduğunuz siyasetçiler, aydınlar kimler?

Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Oya Baydar, Murat Belge, Tarhan Erdem ile temasım vardı. Yurtdışından döndüğüm 90’lı yıllarda Aydın Güven Gürkan ile dostluğum oldu. HEP kurulurken bir kadro ile parti kurma teşebbüsümüz oldu. Aydın Güven Gürkan, eski DİSK Başkanı Abdullah Baştürk, Murat Belge, Ahmet Türk, Mehmet Ali Aslan bir Türkiye partisi kurmak istedik. Demokrasi temelli bir parti olacaktı. Ancak Aydın Güven Gürkan çekildi.

Niçin?

Biz davetimizi yaptık ve daha çok Kürtler ilgi gösterdi. Aydın Güven Gürkan da, ‘Bu parti sadece Kürtler’e kaldı’ gerekçesiyle çekildi. O çekilince Murat Belge de ayrıldı. Abdullah Baştürk de destekleyeceğini söylemekle birlikte ayrıldı. Kala kala biz kaldık. Ben de Ahmet Türk’e başkan olmasını önerdim. O yapamayacağını söylese de, çok ısrar ettim. Fakat kabul ettiremedim. Bana daha evvel, Fikri Sağlar’ın Fehmi Işıklar hakkında ‘MİT’in adamı’ olduğunu söyleyen Ahmet Türk, bir baktım Fehmi Işıklar’ın başkanlığını kabul etmiş. Böylece başkan Fehmi Işıklar oldu. Bu direktifin nereden geldiğini çıkaramadım. Hâlâ da anlamış değilim. Fakat giderek parti, PKK’nın yörüngesine girdi. Ahmet daha sonra, “Ben bu işi yapamam” demeyi bıraktı. Liderlik yapmaya başladı.

Görüşleriniz sebebiyle Kürt siyasetinden çeşitli eleştiriler aldınız. Ama bugün BDP-KCK çizgisi sizin savunduğunuz noktaya geldi. Ne dersiniz?

Evet, ben öteden beri Türkiye partisi olunmasını, özerk bir Kürt bölgesinden ziyâde, bütün Türkiye için eyalet sistemini, demokratikleşmeyi savundum. Şimdi bakıyorum da, hepsini söylüyorlar. Hatta daha ileri gidip, sadece demokrasi de yeter diyorlar.