Yargı ve militarizm

Tarık Ziya Ekinci - 05/03/2006 12:34:20 (521 okunma)

Yargı ve militarizm
Anayasal açıdan Türkiye’nin bir hukuk devleti olması için öncelikle yargı erkinin bağımsız olması ve yargıç güvencesi ile doğal yargıç kavramının tanınması gerekir. Keza, devleti temsil eden kişi ve kuruluşların her türlü eylem ve edimlerinin hukuka uygun ve yargı denetimine tabi olması da zorunludur. Oysa, Türkiye’nin hukuk pratiğinde evrensel hukuka itibar edilmediği gibi,yürürlükteki yasalar da devlet ideolojisine göre yorumlanarak uygulanmaktadır. Genelde yargıyı yönlendiren militarist devlet ideolojisidir. Devletin güvenlik hiyerarşisi içinde yapılan hukuksuzluklar, işlenen cinayetler ya özensiz bir yargılamayla sonuçsuz kalmakta ya da zaman aşımıyla örtbas edilmektedir. Kimi zaman da hukuk dışı eylemler, devletin yüce çıkarları uğruna yapılmış kahramanca özveriler sayılmakta ve ceza tayinine yer olmadığı hükmüne varılmaktadır. Örneğin, Susurluk olayısanıklarından Urfa eski milletvekili Sedat Edip Bucak’ın çete oluşturmak suretiyle cinayet, kaçakçılık, soygun vb. ağır suçların faili olarak yargılandığı bidayet mahkemesinde, karıştığı olaylar ‘toplumun esenliği, vatanın ve milletin yüce çıkarları uğruna yapılmış kahramanca hizmetler’ sayılarak aklanmasına karar verilmiş olması yargının hukuki taraf olmaktan önce siyasal taraf olarak davrandığının açık bir örneğidir. 
Ümraniye’de onlarca kişinin ölümüyle sonuçlanan olayların faili olarak belirlenen polislerin yargılanması yıllarca sürmüş ve kamuoyunu tatmin etmeyen ölçüsüz yargı kararıyla katil zanlıları görevlerine dönmüşlerdir. Keza, Diyarbakır cezaevinde 10 tutuklu ve hükümlüyü aralarına alarak öldürücü darbelerle katleden güvenlik görevlileri 6 yıldır tutuksuz yargılanmaktadır. Görgü tanıklarının açık beyanına, otopsi raporlarına ve olay yerindeki sağlam kanıtlara karşın yargılama bitirilemediği için muhtemelen zaman aşımına girecektir.

Salt düşünce açıklaması sınırları içinde kalan eylemleri cezalandıran “TCK’nin eski 312 ve 159. maddelerini karşılayan 301 ve 216. maddeleri ile Terörle mücadele Kanununun 7. maddeleri çerçevesinde açılmış ve mahkumiyetle sonuçlanmış davalarda da yargının hukuki taraf olmaktan önce, kendini siyasi taraf olarak gördüğü intibaı uyanıyor. 

(...)Bugün Türkiye’de yargı bazı alanlarda hukuku değil gücü temsil ediyor. Rejim totaliter olmadığı için, yargı da bir bütün halinde tek bir gücü temsil etmiyor. Farklı güç odaklarının etkisi altında, parçalı, bölüklü bir yapı gösteriyor. Aynı konuda bir savcı dava açan, komşusu bir diğer savcı dava açmaya gerek görmüyor. (...) devlet ve hükümet güçleri mahkemelere ve savcılara talimat üzerine talimat yağdırıyor. CHP milletvekili Yılmaz Ateş’in aktardığına göre, bir Başsavcı, basın toplantısı yaparak gizli soruşturma ilkesini çiğnemenin gerekçesi olarak ‘basın toplantısı yapmam istendi, okuduğum açıklamayı, önüme konduğu anda gördüm” diyebiliyor. (...)Şemdinli olayına karışanların suçüstü yakalanmalarına karşın, buna ‘adli bir olay’ diyebilmek için demokratik hukuk devletinde değil, şerir bir devlet zihniyetinin hukuk anlayışına teslim olmak gerekir.” 

Şemdinli olaylarında suçüstü yakalanan Astsubay Ali Kaya için Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın gazetelerde resmi çıkan astsubay benim yanımda görev yaptı. Çelik operasyonunda yanımdaydı, çok iyi Kürtçe konuşur. Suç işleyecek biri olduğunu sanmıyorum, ama soruşturmada meydana çıkar.” diye açıklama yapması, adı geçen zanlıya isnat edilen suçun bireysel bir eylem olarak tanımlanmasını sağlamaya yetmiştir. 

12 Eylül askeri yönetiminde evinin önünde katledilen Ankara Savcısı Doğan Öz’ün görgü tanıklarının verdiği bilgiler doğrultusunda belirlenen katil zanlısı suçunu itiraf ettiği ve bidayet mahkemesinde iki kez idam hükmü aldığı halde, Askeri Yargıtay genel kurulunda beraat etmesi kamu vicdanını rencide etmiş ve olay açıklanamayan bir giz olarak adalet tarihine geçmiştir. Yine 12 Eylül döneminde Locked uçak firmasının, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu pek çok Avrupa ülkesinde rüşvet verdiğine ilişkin açıklamaları ihbar kabul edilerek yapılan incelemelerde anılan ülkelerdeki sorumlular bulunmuş ve cezalandırılmış oldukları halde Türkiye’de başlatılan adli soruşturma takipsizlikle sonuçlanmış ve sanık konumundaki asker kişiler aklanmışlardır.

Aralarında kimi üst düzey askeri personelin de bulunduğu, cinayet, bombalama, haraç alma, yol kesme, silah kaçakçılığı, uyuşturucu ticareti vb. suçların faili olarak 1996’dan itibaren yargılanan Yüksekova çetesi üyeleri, elde edilen güçlü kanıtlara ve bir çete üyesinin samimi itiraflarına istinaden, iki kez 7-30 yıl arasında değişen cezalarla hüküm giymiş olmalarına karşın, uzun bir yargılama süreci sonunda, Hakkâri Ağır Ceza Mahkemesinin 18.11.2005 günlü kararıyla, itirafçı muhbir hariç, asker üyelerin tümü birden berat etmişlerdir. Kamuoyunda hukuka ve ceza mevzuatına uygunluğu tartışma konusu yapılan bu kararın, kamu vicdanını rahatsız ettiğini ve toplumun adalete olan güvenini sarstığını yadsımak mümkün değildir. 

Pek çok kez, bilinen ve tanınan faşist öğelerce tehdit edilen Bingöl İHD yöneticileri savcılık makamına suç ihbarında bulundukları ve idareden koruma istedikleri halde dernek binası saldırıya uğramış, örgütsel dokümanlarla büro malzemeleri yağmalanmış ve bina tahrip edilerek oturulamaz hale getirilmiştir. Saldırı fiilini işleyenler hakkında savcılığa yapılan şikayet, müstafi bir kurucu üyenin açıklaması gerekçe gösterilerek, İHD’nin terör örgütü ile bağlantılı olduğu öne sürülmüş ve yapılan saldırının haklı olduğunu ima eden bir gerekçe ile olayın kovuşturulmasına yer olmadığı kararı verilmiştir. Bingöl savcısının hukukla bağdaşmayan bu keyfi kararı Türkiye’de yargının ne ölçüde siyasallaştığının somut bir kanıtı olarak adalet tarihinde bir ibret belgesi olarak yer alacaktır. 

Yargının, hukuktan önce siyasal ve ideolojik bir taraf gibi davranması kimi hukuk davalarında da görülmektedir. Örneğin Ergun Göze tarafından ağır biçimde hakarete uğrayan Aziz Nesin’in açtığı hakaret ve tazminat davasında suç sabit görülerek tazminata hükmedildiği halde, uzun yargılama süreci sonunda, emsaline kıyasla son derece açık olan hakaret fiili Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda ‘sözel dokunma’ sayılarak dava reddedilmiştir. Bu kararda Aziz Nesin’in dünya görüşünün ulusal çıkarlarımızla bağdaşmadığının gerekçe olarak gösterilmesi hukukun ne ölçüde siyasallaştığını gösteren önemli bir diğer kanıttır. 

Yargı kararlarında hukuktan önce siyasetin, militarizmin ve devlet ideolojisinin etkili olduğunu gösteren örneklerin varlığı Türkiye’de hukuk devleti kavramının geçerliliğini tartışma konusu yapmaktadır. AB ile üyelik müzakerelerinin başladığı bugünkü aşamada atılması gereken ilk adım, Türkiye’de hukukun üstünlüğünü tesis etmektir. Bunun için de yargının her türlü etkiden kurtarılması ve yargı erkini temsil eden zevatın yüksek bir hukuk kültürü ile teçhiz edilerek, hukuka bağlı tarafsız yargıç bilincine ulaşmalarının sağlanması gerekir.

Militarizm ve Devlet İdeolojisi

Anayasal ve yasal dayanaklarla kurumlaşan militarizm, toplumu ve devleti tüm olarak bağlayan bir devlet ideolojisinin oluşturulmasında da belirleyici olmuştur. 24.10.2005 tarihli MGK’da benimsenen ve militarizmin damgasını taşıyan yeni Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) devletin izlemesi gereken kuralları kapsamaktadır. Kırmızı kitap olarak da adlandırılan bu belge sağ ya da sol hangi ideolojiyi benimsemiş olursa olsun bütün siyasal iktidarları bağlayan bir belgedir. Bu niteliği ile MGSB’nin ilkeleri toplumu ve devleti bağlayan resmi bir devlet ideolojisidir. MGK Genel Sekreterliğine bağlı, Milli Güvenlik Siyaset Başkanlığı görevini yapan yüksek rütbeli bir asker tarafından hazırlanan ve MGK’nın onayladığı bu belgenin basında yer alan kimi önemli ilkeleri şu biçimde özetlenmiştir: 

• Türkiye’nin yapısı ‘tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek dil’ biçiminde formüle edilmiştir. Bu tanım AB’nin öngördüğü azınlık haklarına ve çokkültürlülük kavramına kapalıdır.

• Türkiye’de Türkçe’den başka hiçbir dil,eğitim–öğretim kurumlarında okutulamaz. Kuralı da AB ilkeleriyle bağdaşmayan dayatmacı ve özümsemeci bir kuraldır. 

“Millet; dil, kültür ve ülkü birliğiyle birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu sosyal bir birliktir” tanımı, azınlıkları dışlayan, tek kültürlü homojen bir millet anlayışını tanımlıyor. Çağdaş demokratik hukuk devleti normlarıyla çelişen bu tanımın AB organlarında kabul görmesi olanaklı değildir. 

• MGSB aşırı sağı Türkiye için tehdit unsuru olmaktan çıkarmıştır. Irkçı ve faşist bir yönetim oluşturmak için kışkırtmalar yapan, devlet destekli faili meçhul olaylara, uyuşturucu ticareti, çek-senet tahsilatı, soygun vb. suç eylemlerine karışan ve yasa dışı etkinliklerini bugün de sürdüren ülkücü mafyanın temsil ettiği aşırı sağı aklayan MGSB’nin bu ilkesi, Türkiye’de demokratik hukuk devletinin oluşmasını engelleyecek hatalı bir yaklaşımdır. Buna karşılık somut bir emare mevcut değilken aşırı sol’un yakın tehdit oluşturduğu belirtilmiştir. 

• MGSB’de “iç güvenlik tehditlerine karşı ordunun kullanılması, gerekli görüldüğü zamanlarda tehditlerin ortadan kaldırılması için idareyi ele alması” ile ilgili eski bölüm korunmuştur. 

Militarizmin düşünsel ve örgütsel dayanakları 

Militarizme güç katan en önemli öğe, Devlet ideolojisi olarak kullanılan ama, herkesin kendi siyasal meşrebine göre yorumladığı Atatürkçülüktür. Örneğin, Türk-İslam sentezi ideolojisini Atatürkçülük sayan ve bunu anayasaya koyan zihniyetin aynı zamanda laikliği savunması olası değildir. Keza, ültra liberalizmi savunarak Atatürkçülük iddiasında bulunmak da ikiyüzlülüktür. Bunun gibi, ABD’ye üsler vermek, Türkiye’nin limanları ile hava alanlarını komşu ülkelerin aleyhine kullanılmasına izin veren anlaşmalar yapmak da Atatürkçülük olamaz. Bu ve benzeri pek çok iç ve dış politika yaklaşımları Atatürkçülük adı altında topluma dayatılmaktadır. Militarizm adına geliştirilen siyasi parti ölçütlerini de ne demokrasiyle ne de herkesin farklı biçimde yorumladığı Atatürkçülükle bağdaştırmak mümkündür. Oysa Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt kendisinden menkul bir Atatürkçülük anlayışı ile Türkiye için meşru ve geçerli saydığı siyasi partileri şu sözlerle tanımlamaktadır:“Türkiye’de kabul edilebilir yegane ortak payda ‘Atatürkçü düşünce sistemidir.’ Bu ortak payda da birleşmeyen her siyasal hareketin ‘ulusun ve vatanın düşmanı’ oldukları bilinmelidir.” Ordu üst kademelerinde görev alan şahsiyetlere göre değişen bir Atatürkçülük anlayışı ile devlete yön verme ve siyaseti değişken bir ideoloji içine hapsetme düşüncesini çağdaş devlet normlarıyla bağdaştırmak mümkün değildir. Türkiye’nin, AB’ye üye olması, modernleşerek demokratik hukuk devleti normlarına sahip bir ülke konumuna gelmesi için öncelikle militarizme hayat veren bu dayatmacı ve bağlayıcı devlet ideolojisinden kurtulması gerekir. 

Günümüzde militarizme destek olan ve onun açık iktidarı için çaba gösteren bir diğer ideolojik kaynak da klasik faşizm ile sol söylemler kullanan neofaşist akımlardır. Şoven milliyetçi akımı temsil Ülkücü hareket, MHP, BBP, DYP vb. partiler öteden beri hem militarizmden güç almakta hem de onu destekleyerek kurumsallaşması için çaba göstermektedirler. Türkiye’nin AB üyeliğinin gerçekleşme aşamasına gelmesiyle birlikte ortaya çıkan AB karşıtı sol görünümlü neofaşist akım da militarist cephede yer almış bulunuyor. Klasik faşizmle işbirliği içindeki bu yeni akımın ayırıcı özelliği antiemperyalist ve devletçi olmasıdır. İP, CBP, 2. Kuvai-milliyeciler ve emekli generaller hareketinin içinde yer aldıkları bu akıma, ulusalcı çizgiye gelen CHP’de katılmış ve militarizme destek olmaya başlamıştır. Aralarındaki ideolojik farklılıklara karşın, şoven milliyetçilikte birleşen bu siyasal akımlar militarizme destek olmada, AB’ye ve Kürtlerin demokratik taleplerine karşı çıkmada ortak hareket etmektedirler.

Militarizmin bekasını sağlayan ideolojik araçlardan bir diğeri de devlet tarafından üretilen bölünme tehlikesidir. Yönetici katmanların canlı tutarak yaygınlaştırdıkları bölünme tehlikesi toplumsal bir paranoya haline gelmiştir. Hiçbir nesnel dayanağı olmadığı halde, kimi güvenlik olayları gerekçe gösterilerek Kürtlerin ülkeyi bölecekleri iddia ediliyor. Kamuoyuna benimsetilen bu sanal tehlikenin ancak güvenlik güçlerince aşılacağı öne sürülerek militarizmin kalıcılığı sağlanıyor. 
Türkiye’de demokratik hukuk devletini yıkarak yerine bir şeriat devleti kurma çabalarının da militarizmi sürdürmede etkin bir araç olarak kullanıldığı biliniyor. Bunun da gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. 80 yıldır uygulanan laiklik kökleşmiş ve toplumsal bir değer haline gelmiştir Türkiye’de. Tümüyle aşılamamış olmasına karşın, köylülüğün, rejimi tehdit edecek dinsel bir ideolojiye taban oluşturacağı varsayımı yersizdir. Modernleşmede bir handikap olmakla birlikte statükocu ve devletçi olan köylülük alışılanın değişmesine karşıdır. Buna karşın, yaygınlaşan şeriat devleti tehlikesi ile baş edecek tek gücün ordu olduğu inancı yerleştiği için militarizm taban bulmakta ve devam etmektedir. 

Türkiye’nin çağdaşlaşarak AB yolunda ilerleyebilmesi için, “ülke bölünüyor, laiklik elden gidiyor !” çığırtkanlığını yaparak topluma korku salan neofaşist cephenin etkisizleşmesi ve militarizmin geriletilmesi şarttır. Bu da ancak demokrasi güçlerinin etkinlik kazanması ve iktidara gelmesiyle mümkündür. 

Toplum ve Militarizm 

Gelişmekte olan toplumlarda militarizmin etkin bir güç olduğu ve bu ülkelerde ordunun, kimi zaman, yönetime el koyarak devleti yönettiğine ilişkin örnekler sıkça görülmektedir. Özellikle Güney Amerika ülkeleriyle kimi Ortadoğu ülkelerinde militarizm doğal sayılacak kadar yaygın bir yönetim biçimidir. 

Ne var ki, başlangıçta sempatiyle karşılansalar bile, askeri diktatörlükler kısa sürede toplumun tepkisini çekmekte ya hemen çok partili ve seçimli sisteme dönülmekte ya da başka bir askeri darbe ile yer değiştirmektedir. Ama askeri diktatörlüklerden kurtulup batı tipi sürekli bir demokrasiye geçmenin tek yolu toplumun militarist ideolojiden arındırılmasıdır. Devleti toplumsal tabuların üzerine bina ederek kutsallaştıran toplumlarda militarizmi aşmak çok güçtür. Bunun için tabuların tartışılarak aşıldığı güçlü bir demokratik birikime ihtiyaç vardır. Bu birikim ne kadar fazla ve güçlü olursa militarizmin aşılmasında etkili olacak toplumsal tepki de aynı oranda etkili olur ve demokratik hukuk devletinin önü açılır. 
Askeri diktatörlüklerden ya da doğru deyimle militarizmden kurtularak demokratik hukuk devletine kavuşan ülkelerde demokratikleşmeyi sağlayan toplumsal tepkinin rolü çok önemlidir. 

1967’de Yunanistan’da darbe ile iktidara el koyan Albaylar Cuntası, 1974’te Kıbrıs’ta başlattıkları énosis girişimi ters tepince çöküntüye uğramış ve toplumdan gelen şiddetli tepkiye Avrupa ülkelerinin baskısı da eklenince cunta iktidardan çekilmek zorunda kalmıştır. Seçimle işbaşına gelenKaramanlis hükümeti halkın dayatması üzerine muhalefetin de desteğini alarak darbeciler hakkında kovuşturma başlatmış ve cuntadan sorumlu subayların tümü yargılanarak müebbet hapse mahkum olmuşlardır. Ancak cunta ile girişilen bu kesin hesaplaşmadan sonradır ki, Yunanistan’da militarist dönem tamamen kapanmış ve gerçek bir demokratik hukuk devleti kurulmuştur.
1973’te Şili’de de benzer bir süreç yaşandı. Halkın seçtiği Salvador Allende hükümeti, 1973’te ABD destekli General Pinochet tarafından askeri bir darbe ile devrilmiş ve Şili’de 17 yıl süren kanlı bir diktatörlük dönemi yaşanmıştır. Bu süre zarfında halkın gösterdiği yığınsal tepki ve yapılan protesto gösterilerine karşın Pinochet askeri güç kullanarak iktidarını sürdürebilmiştir. Sonuçta yapmak zorunda kaldığı 1989 seçimlerinde başkanlığı kaybetmiş ve sivil yönetime geçilmiştir. Ancak ordu başkomutanlığını elinde tuttuğu için, halkın dayatmalarına karşın cuntanın işlediği cinayetlerin soruşturulması bir yıl kadar gecikmiştir. 1990’da artan tepkiler karşısında Yüksek Mahkeme adli soruşturma açılmasına karar verdi. 1973-1978 arasında kaybolan ya da idam edilen siyasal tutuklulara ilişkin kanıtları incelemek için bir komisyon kuruldu. İki bini aşkın kişinin gözaltında öldüğü belgelerle ortaya kondu. Önce cinayetlerden doğrudan sorumlu eski polis şefi ve yardımcısı tutuklandı. Daha sonra cuntanın lideri Pinochet İngiltere’de gözaltına alındı, ancak sağlık nedenleriyle tutuklanarak yargılanmaktan kurtuldu. Sonra da İspanya’da benzer bir durum yaşandı. Şili’ye döndükten sonra Yüksek Mahkemece yargılanmasına karar verilen Pinochet, halen evinde göz hapsinde tutularak adalete hesap vermektedir. 
1976’da Arjantin’deki askeri darbe sonunda da General Videla’nın başkanlığında üç kuvvet komutanından oluşan bir askeri cunta kuruldu. 1981’e kadar iktidarda kalan Videla’nın yönetimi altında binlerce Arjantinli tutuklandı, öldürüldü ya da kaybedildi. Ekonominin bozulması ve artan toplumsal memnuniyetsizlik karşısında çekilmek zorunda kalan Videla’nın yerine önce General Viola ondan sonra da General Galtieri görevi devraldı. Askeri rejim dikkatleri dış politikaya çekmek için İngiltere’ye bağlı Falkland adalarını işgal etti. İngiltere’nin işgale karşı açtığı savaş askeri yönetimin yenilgisiyle sonuçlandı; general Galttieri’nin başındaki cunta çekilmek zorunda kaldı. Yerine gelen yeni cunta artan şiddetli toplumsal muhalefet karşısında seçimlere gitmek zorunda kaldı. 1983’te yapılan seçimlerde radikallerin adayı Raul Alfonsin devlet başkanı oldu. Yeni yönetim halkın yükselen muhalefetine uyarak, işlenen cinayetlerin hesabını sormak için cunta yöneticilerinin mahkeme önüne çıkarılmasını sağladı. 1985’te cunta yöneticileri ağır hapis cezalarına çarptırıldı. Sivil yönetimin ordu üzerinde denetimi sağlanarak militarizm köklü biçimde tasfiye edildi ve çağdaş normlarda bir demokratik hukuk devleti kuruldu. 

Türkiye Darbelerle Hesaplaşmadığı Sürece Militarizm Devam Eder.

Türkiye’de en son darbe 12 Eylül 1982’de yapıldı. Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in Başkanlığında kurulan askeri cunta toplumda büyük yıkımlara neden oldu. Bu döneminin faşizan uygulamalarını gösteren kısa bilançosu şöyleydi: “12 Eylül’de 650.000 kişi gözaltına alındı. 210 bin davadan 230.000 kişi yargılandı. 7000 kişi için idam istendi, 517 kişiye idam cezası verildi. 30.000 kişi yurtdışında siyasal sığınmacı oldu. 300 kişi gözaltında öldü. 388.000 kişiye pasaport verilmedi. 30.000 kişi sakıncalı görüldüğü için işlerine son verildi. Yargılanan gazetecilere toplam 3315 yıl hapis cezası verildi.” 
Kenan Evren cuntasının ülkede yarattığı bu ağır tahribata, topluma dayattığı merkeziyetçi, otoriter ve militarist özdeki 1982 Anayasası’na karşın, cuntaya karşı toplumda ciddi bir tepki oluşmadı ve bir hesaplaşmaya gidilmedi. Tam aksine, İstanbul Üniversitesinde Kenan Evren’e onursal doktora ve profesörlük payesi verilerek rektör tarafından cüppe giydirildi. Cuntayı onurlandırmak için liderlerinin adına Kenan Evren Anadolu lisesi açıldı.

Görece demokratik düzene geçildikten sonra da Evren anayasasında öze dokunur bir değişiklik yapılmadığı gibi, askeri cuntanın yönetim anlayışı aynen sürdürüldü ve bugün de sürdürülmektedir. Cuntacı generallerin yolsuzluk iddiaları örtbas edildi. Cunta lideri Kenan Evren, yazılı ve görsel medyada ilgiyle izlenmekte ve toplumda büyük saygı görmektedir. İç ve dış siyasette, iş dünyasında, kültür ve sanat çevrelerinde danışılan ve sözü dinlenen akil adam saygınlığına sahiptir.
12 Eylül cuntasının ikinci adamı, eski Kara Kuvvetleri Komutanı ve Evren’den sonraki Genelkurmay Başkanı Orgeneral Nurettin Ersin’nin cenazesi devlet töreni ile kaldırıldı; törende Başbakan Recep Tayip Erdoğan, Ana Muhalefet Partisi lideri, bakanlar, milletvekilleri, parti liderleri hazır bulunarak 12 Eylül rejimine sahip çıktıklarını göstermişlerdir. 
1983’ten başlayarak bugüne kadar pek çok kez anayasa değişikliği yapıldığı halde, 12 Eylül dönemi sorumlu ve görevlilerinin karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezai, mali veya hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemeyeceğini ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamayacağını güvence altına alan anayasanın geçici 15. maddesinin birinci fıkrası kaldırılmamış ve rejim mağdurlarının hak arama yolu kapalı tutulmuştur. 12 Eylül teröründen en çok zarar gören, binlercesi katledilen, on yıllarca hapis yatan ya da sakat kalan dönemin gençliği adına kurulan78’liler vakfı yöneticilerinin hak aramak ve sorumluların yargılanmasını sağlamak için geçici 15. maddenin kaldırılması bağlamında bir yıl boyunca yürüttükleri kampanya medya tarafından desteklenmediği ve toplumda yankı bulmadığı için sonuçsuz kalmıştır. Oysa, demokratik düzeni tahrip eden ve toplumdaki demokratik birikimi yok eden bir dönemin sorumluları yargılanmadan Türkiye’de çağdaş normlarda bir demokrasiyi kurmak, geliştirmek ve yaygınlaştırmak mümkün değildir. 

Hiçbir siyasi parti anayasanın geçici 15.maddesinin kaldırılması için girişimde bulunmamış ya da bulunamamıştır. Bu ilgisizlik, belki de çekingenlik, Türkiye’de militarizmin ne ölçüde etkili olduğunu göstermesi bakımından son derece anlamlıdır.

Türkiye’de Militarizmin devlet ve toplum yaşamındaki belirleyici gücünü gösteren en önemli gösterge, siyasal kadroların militarizmi etkisizleştirmenin gereğine inanmalarına karşın bunu gerçekleştirme iradesini göstermede yetersiz kalmalarıdır. Gazeteci Hasan Cemal’in bu amaçla, son sözü söylemeye yetkili şahsiyetlerle yaptığı görüşme bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır: 16 Nisan 1992’de SABAH gazetesininsürmanşetinden verilen haber: “ ...Başbakan Demirel, uzlaşma sağladığım an Genelkurmay Başkanlığı’nı Savunma Bakanlığına bağlarım; MİT’i de sivilleştiririm. Hükümet ortağı Erdal İnönü ‘silahlı kuvvetlerin Savunma Bakanlığına bağlanması ve MİT’le ilgili olarak Sayın Başbakan’ın görüşlerine katılıyorum. Ana muhalefet lideri Mesut Yılmaz; ben hazırım diyor. Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk; Genelkurmayın Batı demokrasilerinde olduğu gibi Milli Savunma Bakanına bağlanması gerektiğini belirtiyor. 
Başbakan taraftar; Başbakan Yardımcısı taraftar, ana muhalefet lideri taraftar, TBMM Başkanı taraftar, geriye hiç kimse kalmadığına göre demokrasinin gereği olan bu değişikliğin gerçekleşmesi lazım! Ama gerçekleşmedi.
Neden? Kim engelledi? Bunu açıkça kimse söylemedi ve konu kapandı.” 

Türkiye’de yapılan kamuoyu yoklamalarında rejimin kurumlarına gösterilen güveni belirlemek amacıyla sorular sorulmaktadır. Hemen her ankette hükümet, Cumhurbaşkanlığı, siyasi partiler ve benzeri kurumlar için sorulan sorular arasında mutlaka halkın orduya olan güveni de test edilmektedir. Her zaman ordunun en güvenilen kurum olduğu sonucu çıktığı açıklanır. Oysa, ordu hükümete bağlı olarak güvenlik görevi yapan bir kurumdur. Ülke yönetiminden sorumlu bir kurummuş gibi ordunun bu anketlere dahil edilmesi yanlış olduğu gibi, militarizme ortam hazırlaması ve kamuoyunu yönlendirmesi bakımından son derece tehlikelidir. Militarizmin içselleşmesinde, anket yapan kurumların ordunun siyasal bir parti gibi algılanmasına yol açan bu sorumsuz davranışlarının da rolü vardır. 

Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde, orduyu yönetimde belirleyici kurumlar arasında gösteren anketler yapıldığı ve güvenilirlik açısından siyasal partilerle karşılaştırıldığı görülmemiştir. Türkiye’nin çağdaşlaşması için, ordunun siyasal iktidarın emrinde güvenlikten sorumlu bir kurum olmaktan öteye bir işlevinin olmadığı anlayışının toplumsal bilince çıkması ve içselleşen ordu-devlet koşullanmasını aşması gerekir. 

Sonuç olarak Avrupa Birliği ile üyelik müzakerelerine başlayan Türkiye’nin bu yolda mesafe alması ve AB normlarında bir demokrasiyi kurup işletebilmesi, askeri yönetimlerle hesaplaşan ülkeler gibi, her şeyden önce militarizmin vesayetinden kurtulmak için onunla hesaplaşması gerekir. Aksi halde militarizmin etkisi devam edecek ve Türkiye bugünkü marjinal demokrasiyi aşarak çağdaşlaşamayacaktır. 
30.12.2005

1Ahmet İnsel, Güç Devleti Hukuku, RADİKAL-II, 20.11.2005, S: 1 – 4 
2 Murat Yetkin, Radikal Gazetesi, 12.11.2005, S:6
3 Milliyet Gazetesi, 23.11.2005, S:18
4 Mustafa Balbay, Cumhuriyet Gazetesi, 14.11.2005, S:8
5 Deniz Zeyrek, Radikal Gazetesi, 26.10.2005, S:7
6 Ahmet İnsel, Cumhuriyetin Dogması, Radikal – II, S:1 
7 Deniz Tezel, Hülya Topçu, Cumhuriyet Gazetesi, 11.09.1994, S:4 
8 Hasan Cemal, BİR DEMOKRASİ HİKAYESİ !, Milliyet, 28.12.2005, S:23