Tarihin içinden gelen CHP mirası

 

CHP’nin 36. Olağan Kurultayı Şubat ayının ilk haftasında gerçekleştirildi. Gerçek bir sosyal- demokrat partiye evrilemeyen, yüklü tarihsel bagajıyla yüzleşemeyen, devlet partisi niteliğiyle tekçi ideolojinin dışına çıkmakta zorlanan, çoğulcu, çoklu, özgürlükçü, barışçı bir demokrasiyi tutarlı bir şekilde savunamayıp yalpalayan ve siyasetin bir alanını bloke eden CHP’nin bu hali demokrasinin işleyişi önünde en büyük engel olarak durmakta.

Son kurultay da bu durumun sona ermesi ve yeni bir açılım  için  umut vermedi. Bu durumu değerlendirebilmek için CHP’nin kuruluşundan bu yana geçirdiği tarihsel süreci analiz etmek gerekmekte.

Mustafa Kemal bir meclis grubu oluşturduktan sonra Halk Fırkası’nın kurulmasına öncülük etti ve parti 11 Eylül 1923 tarihinde resmen kuruldu. Ancak Halk Fırkası içinde muhalif düşünceler bulunmakta, bu durum da meclis görüşmelerine yansımaktaydı.

Nitekim parti içindeki muhalif grup 17 Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdu. Halk Fırkası da Cumhuriyet Halk Fırkası adını aldı. 1925 yılında çıkan Şeyh Sait Ayaklanması üzerine İsmet Paşa Hükümeti sert önlemlere yönelerek meclisten Takrir-i Sükun Kanunu’nu çıkarttı.

İktidara bağımlı İstiklal Mahkemeleri’nin kurulması ile şiddet ve baskı dönemi başlatıldı. Bunun dışında siyasal muhalefetin örgütlü gücü olan 6,5 aylık Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 3 Haziran 1925 tarihinde söz konusu kanuna dayanılarak Bakanlar Kurulu kararıyla kapatıldı.

Böylece Türkiye 1925-1930 yılları arasında 5 yıllık muhalefetsiz ve otoriter bir rejimin uygulandığı bir döneme giriyordu.1930 yılında Mustafa Kemal’in izniyle kurulan Serbest Fırka 3 ay gibi kısa bir sürede kendini feshetmek zorunda kaldı.

Partinin kurucusu  Fethi Okyar’ın hatıralarından anladığımıza göre Okyar’ın Ege gezisiyle Cumhuriyet Halk Fırkası’nın beklenmeyen çöküşü, halkın yeni partiye coşkulu ilgisi CHF’de büyük şaşkınlık ve kaygı yaratır.

CHF çevreleri tarafından ileri sürülen görüş, şeriatçıların Serbest Fırka’ya sızdıkları, Okyar’ı da aşarak şeriat lehine kargaşa yaratıp, başta Mustafa Kemal olmak üzere Cumhuriyet aleyhine tertip içine girdikleridir.

İrtica iddialarını mecliste Dahiliye Vekili Şükrü Kaya dile getirir ancak toplu gericilik eylemleriyle, Mustafa Kemal ve Cumhuriyet aleyhine gösteriler ve tertiplerle ilgili hiçbir somut delil gösteremez.

CHF’nin irtica isnatları süratle halkın desteğini kaybetmesinden kaynaklanan korku ve şaşkınlıktan doğuyor  ve  irtica iddiası siyasi bir araç olarak kullanılıyordu.

CHF’nin ve İsmet İnönü’nün Mustafa Kemal’i Cumhuriyet’in ve laikliğin tehlikede bulunduğu,irticai hareketin kaygı verici boyutta olduğu gerekçeleriyle etkiledikleri anlaşılmakta.

CHF İzmir’de örgütüyle, yayın organlarıyla ,partili olan valisiyle halkın coşkusunu kullanmış, güvenlik güçlerinin halka ateş açması sonucu ölüm ve yaralanmalar meydana gelmişti.

CHF’yi eleştiren Fethi Okyar’a karşı CHF’liler “Gazi’ye karşı çıkıyorsunuz?” diyerek Mustafa Kemal’i öne sürüyorlardı. Sonuç olarak Serbest Fırka denemesi kısa sürede başarısızlığa uğratıldı.

1935’ten sonra parti devlet ile özdeşleşerek devletin partisi durumuna geldi.1936’da Dahiliye Bakanı partinin genel sekreteri olurken, valiler de il başkanı yapıldı. Memurların parti üyeliği yasağı uygulamada kaldırıldı.

1937’de partinin 6 ilkesi anayasaya sokuldu. Böylece parti siyasetin yapıldığı bir yer olmaktan çıktı, halkla olan ilişkisi tamamen kesilerek devletin ve hükümetin emrine girdi. (MeteTunçay-“Eleştirel Tarih Yazıları- Bülent Tanör”Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri)

Bu tespitlerden çıkan sonuca göre siyasal otorite artık partide değil devlette yani şeftedir. CHP ise bir devlet partisidir. Rejimin asıl karar merkezi "Ebedi Şef” Mustafa Kemal, daha sonra da “Milli Şef” İsmet İnönü’dür.

Böylece rejim içinde Devlet Milleti, Parti Devleti, Şef de hepsini temsil etmekteydi. (Taha Parla-Türkiye’nin Siyasal Rejimi) Tek şefli ve tek partili otoriter rejim 1945 yılına kadar devam ettirildi.

1945’te Recep Peker ve çevresinin oluşturduğu çoğunluğa rağmen iç ve dış dinamiklerin kesişmesiyle birlikte CHP çok partili rejime geçmeyi tartışmaya başladı. Parti meclis grubuna parti içi demokrasinin kurulması isteğini öngören ve Bayar, Menderes, Koraltan ve Köprülü tarafından verilen “Dörtlü Takrir”in reddi üzerine gelişen olaylarla birlikte Demokrat Parti kuruldu.

II. Meşrutiyet’ten beri siyasetle uğraşma tekelini elinde tutan egemen bir azınlığın dışında kalan bazı toplumsal sınıf ve tabakalar DP içinde örgütlenerek politika sahnesine çıktılar. 1946’da yapılan şaibeli bir erken seçimle CHP iktidarını devam ettirdi,14 Mayıs 1950’de yapılan seçimde ise iktidarı yitirdi.

Böylece çevreyle ilişkisi olmayan bürokratik seçkinci CHP yenilgiye uğramış oldu. DP ise “Yeter söz milletindir” sloganıyla çevreyi merkeze taşıma, halkın taleplerini siyasi alana getirme işlevini görmeye başladı.

Bu açılım demokrasi ve özgürlük taleplerini içermesine rağmen yaşanan süreç gerek 1924 Anayasası’nın demokrasi, özgürlükler ve hukuk devleti ile uyum sorunu, gerek başta fikir özgürlüğü olmak üzere temel hak ve özgürlükler üzerindeki anti-demokratik kanuni kısıtlamalar gerekse çatışma-gerilim üreten tarihsel gelenek nedenleriyle başarısızlıkla sonuçlandı.

Bu döneme kadar herhangi bir sol düşüncenin gelişemediği ortada. Özellikle 1940-1947 yılları arasında uygulanan 7 yıllık sıkıyönetim rejiminin asıl hedeflerinden biri sosyalist düşünce ile işçi kuruluşları oldu.

Böylece çok partili yaşama geçişte gerek kanunlar gerekse sıkıyönetim uygulamaları nedeniyle sol kanadı budanmış bir demokrasiye geçiliyordu. (Zafer Üskül - “Siyaset ve Asker”) Nitekim CHP ve DP anti-komünizm konusunda birbirleriyle yarışıp, birbirlerini komünistlikle suçlamaktan geri durmadılar.

1961 Anayasası’nın kabulünden sonra gelen özgürlükçü ortamda kurulan ve sosyalist bir parti olan TİP (Türkiye İşçi Partisi)ilk kez seçimle meclise girmiş bulunuyordu. TİP’in bu başarısı sol düşünce ile tarihsel ve düşünsel olarak hiçbir ilgisi bulunmayan CHP’yi 1966’da yapılan 18.Kurultayda “ortanın solu” politikasını tartışmaya götürdü.

İsmet İnönü, TİP’in önünde bir bariyer oluşturacak politika değişikliği ile sol politikaların da devletçi gelenekten gelen CHP eliyle uygulanması gerektiğini düşünmüştü. Yani sol gerekliyse o da devlet partisinin kontrolünde olacaktı.

Bu politikayı savunan Bülent Ecevit genel sekreterliğe seçildi. 1971 askeri müdahalesinden sonra İsmet İnönü reform hükümetini kurması için partisinden Nihat Erim’in başbakan olarak görevlendirilmesini uygun gördü.

CHP yine devletçi bir refleksle askerin müdahalesine meşruluk kazandıracak, halk desteği olmayan özgürlüklere şal örtecek bir hükümete destek vermiş bulunuyordu. Buna karşı çıkan Bülent Ecevit ise genel sekreterlikten istifa etti.

CHP’nin, Bülent Ecevit’in ortanın solu politikası doğrultusunda halka açılan bir partiye dönüşmesi ve bu yönde halkçı bir söylemle ve halkla iletişim kurarak ortaya bir program çıkarması seçimlerde karşılığını bulmuştu. Ancak açılan bu parantez de CHP’yi kurumsal olarak sosyal-demokrat bir partiye dönüştüremedi.

Deniz Baykal yönetimindeki CHP de partinin eski çizgisine dönerken vesayet kurumlarıyla işbirliği içinde seçkinci ve halktan uzak devlet partisi niteliğini devam ettirdi.

CHP tarihsel süreçte kendi içinde demokratik kültür ve değer üretemedi, kendi içinden çıkan muhafazakar kadroların da bu kültüre sahip olmaları mümkün değildi.

Türk siyaseti parti içi demokrasinin olmadığı ve monark başkanların hüküm sürdüğü bir kültürle bugünlere geldi.

Bazılarının zannettiği gibi AKP’nin devletin tekçi ideolojisi doğrultusunda otoriterliğe savrulmasına 12 Eylül 2010 referandumu sonuçlarından çok eski rejimin ve tek partinin yarattığı siyaset iklimi ve kültürü etkili oldu.

Merkezde CHP’nin devletçi tekçi ideolojiyi koruma işlevini AKP yaptığı uzlaşmalarla CHP’den devraldı. Böylece CHP merkezle olan ittifakını kaybetti ve bocalamaya başladı.

Bugün halen CHP’nin iktidarın otoriter ve antidemokratik söylemleri içinden iktidar politikalarını meşrulaştırıcı bir işlev görmesi umut kırıcı.

Devam edeceğim...