6-7 Eylül bir komünist kalkışma olarak sunulmak istendi…

Türkiye toplumu kendisine dayatılarak, belletilen resmi tarihiyle yüzleşmenin ve hesaplaşabilmenin henüz çok uzağında durmaya devam ediyor. Öyle olunca da bugün yaşadıklarını “diktatörlük”, “ağır baskı” olarak tanımlayan kesim dahi, başına gelenlerin tarihsel geri planını ve oluşum sürecini anlamakta zorlanıyor. Bu nedenle de hem günümüzü daha iyi anlayabilmek, hem de yüzleşmeyi becererek ders çıkarabilmek için; coğrafyamızda, yakın tarihimizdeki yaşanmışlıkların gerçek yüzleri üzerinde daha fazla durmakta yarar var.

Bu yaşanmışlıkların en önemli utanç sayfalarından biri de 6-7 Eylül kuşkusuz…6-7 Eylül 1955’te gerçekleştirilen vahşet, zaman aşımına uğrayarak, cezasızlık içinde kaybolup gidecek, unutulacak türden bir suç değil. İnsanlık tarihini oluşturan büyük mücadelelerin imbiğinden süzülen damlalarla oluşturulmuş evrensel hukukun ölçütlerine göre; işlenen ağır bir insanlık suçu: Pogrom. (Yani, dinsel, etnik veya siyasi nedenlerle bir gruba karşı yapılan imhaya, kaçırtmaya yönelik şiddet  ve yağma hareketi.) 

KOMÜNİSTLER OLAĞAN  ŞÜPHELİ 

Ben, TC'nin "Özel Harp Dairesi operasyonu" olarak tarihe not düşülen bu tertibin, üzerinde daha az durulan bir başka boyutuna değinmek istiyorum…

Vahşet günlerinden belleklerde kalan, kamyonlarla, hatta Büyükada’ya özel vapur kaldırarak, çeşitli araçlarla taşınmış, ellerinde Türk bayrakları ve tornadan çıkmış birbirinin tıpkısı sopalarla donatılmış, sayıları 200 bine vardığı saptanan bir kalabalık.  Bu kalabalık da önceden işaretlenmiş başta Rumlar olmak üzere Yahudi ve Ermenilerin ev ve iş yerlerine saldırmış,  yağmalamış, kadınlara tecavüz etmiş. 

Olayın tertipçisi (asker/sivil mutabakatıyla) devletin hedefi de, durumu fırsata çevirip “tekçi anlayışı” pekiştirmek, Türkiyeli Rumları ve diğer azınlıkları da rehin olarak kullanıp, gerçekleşmekte olan Kıbrıs Konferansı’nda adada hak iddiası kozunu kuvvetlendirmek ve adayı oldu bitti ile Yunanistan’a kaptırmamak... 

İşte tam burada, “devlet aklı”nın yaptığı ‘derin’ planlamada, devletin o dönemki ajandasında ‘baş düşman’ olarak kaydedilmiş komünistleri, yaratılacak olayların faili olarak açıklamak gibi bir hazırlık da var. 

Gelişmelerden ve dış dünya tepkilerinden sonra bu hazırlığın fiiliyata dökülerek, hemen devreye sokulmasından bu konunun da önceden planlanmış olduğunu anlıyoruz.

Sıkıştıklarında devreye sokulacak kaba senaryonun yarattığı görünümün bir boyutu da şöyle: Ortaya serilmiş kumaş topları, yağmalanmış giyim ve ziynet eşyaları…  Öyleyse, yaşanan da zengin “azınlık” sınıflara karşı komünistlerce örgütlenmiş, kışkırtılmış alt sınıfların kalkışması!.. 

* * *

İstanbul Ekspres gazetesi, Atatürk’ün Selanik’teki müze evinin bombalandığı yönündeki devlet istihbarat örgütünce servis edilen habere balıklama atlıyor.  Provokasyonda tetikleyici rolü üstleniyor. Sahibinin Mithat Perin, Yazı işleri Müdürünün de Gökşin Sipahioğlu olduğu İstanbul Ekspres gazetesi nitekim,  olaylar sonrası günlerde yaptığı yayında  ”Kızıl Maske Düştü” sürmanşetini kullanıyor. (O tarihte, henüz kırılma yok. Kemalistler ve Komünistler zaten iç içe.)Haberin spotunda ise, “Tahrikçiliğin elebaşıları Türkiye’yi “dostsuz” bırakma gayesini güttüler. 33 müseccel komünist tevkif edildi.” ifadeleri yer alıyor.  

Tutuklananlar arasında Aziz Nesin, Kemal Tahir, Nihat Sargın, Müeyyet ve Can Boratav, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo, İlhan Berktay, Aslan Kaynardağ gibi isimler var.  

Bu tutukluların koğuşundaki havayı ve memleketteki ortamı daha anlaşılır kılması  için,  burada  genç Nihat Sargın’ın ağzından bir anekdotu aktarıyorum: “…Cezaevinde bir gün Aziz Nesin yüksek sesle gayet ciddi hepimize sordu; ‘...Başbakan Adnan Menderes’e bir mektup yazsam diyorum, mektupta şunları söylesem; Türkiye’nin başına gelen bu felaketten kurtulması için bizlerin seçilmiş olmasını doğru, yanlış tartışmıyorum. Ülkemizin selameti adına bunu anlayışla karşılamaya ve fedakârca kabul etmeye hazırım. Ancak içeride geçecek günlerimde çoluk çocuğuma bakamayacağımdan bunun karşılanması için, artık örtülü ödenekten mi olur, başka bir fasıldan mı aylık bağlanmasını istiyorum’ diye yazsam ne dersiniz?..” (Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Sekreteri, daha sonra Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) Genel Başkanı Nihat Sargın’ın, gazeteci Belma Akçura’yla söyleşisinden, 4 Mayıs 2005, Milliyet SANAT dergisi)

Elbette, 4 ay kadar tutuklu kalan komünistler, dünya kamuoyunun bu saçmalığa prim vermemesi üzerine salıveriliyor…

* * *

İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon da geçtiğimiz gün, yukarıda benim altını çizdiğim boyuta benzer yaklaşımla bir açıklama yaptı. Açıklamada, İHD de  bu perdeleme senaryosunun  altını çizerek, “Hıristiyan ve Yahudi düşmanlığını hedefleyen devlet destekli nefret  suçu üretme ve kalabalıkları kolayca saldırganlığın içine çekme ortamının günümüzde de sürdüğüne” dikkat çekti. İHD’nin açıklamasındaki vurgu şöyle:

 “Gerçeğin yeterince bilinmeyen bir yanı var. En çok kullanılan fotoğraflarda dükkanlara, işyerlerine yönelik tahrip ve yağmayı görürüz. Fotoğraflarda dükkanlara saldıranları, İstiklal Caddesi’nin boydan boya kumaşla, yağmadan arda kalan mallarla kaplandığını izleriz. Böyle bir temsil, insan zihninde yanlış bir algıya hizmet eder. Bu, ‘azınlıklar zengindir ve saldırı bu zenginliğe karşı yapıldı’ algısıdır. 6-7 Eylül’ün bir “servet düşmanlığı” olarak sunulmasıdır.

Oysa vahşet, bu iki gün boyunca bitmeyen enerjisini ağırlıklı olarak Hıristiyan nefretinden almış, korkunç saldırılar Hıristiyan inancına karşı yapılmıştır. Bunun somut kanıtı kiliseler ve mezarlıklardır. Saldırılar en yıkıcı, en tahrip edici yüzünü başta Rumlar olmak üzere gayrimüslimlerin kutsallarına, kiliselerine, sinagoglarına, mezarlıklarına karşı göstermiştir. Kiliseler birkaç saat içinde harabeye çevrilmiş, dinamitle patlatılmış, ateşe verilmiştir. Kilise içinde kutsal eşyalar tahrip edilmiş, İsa tasvirlerinin gözleri oyulmuş, haçlar kırılmış, mezarlar açılıp cenazelerin kemikleri ortalığa saçılmış, yeni gömülmüş bir cenaze ağaca asılarak karnına Türk bayrağı saplanmıştır.”

‘BİR DAHA ASLA’ DİYEBİLMEK İÇİN…

"Katil devlet / devlet sorumlu" gibi slogansal yaklaşımlar bazen, onu hedeflemese de, sorumluları göz ardı etmeye yaradığı kanaati uyandırabiliyor. 

'Bir daha asla' diyebilmek için; sorumluların cezalandırılması, hayatta değilseler de kamu vicdanında mahkûm edilmeleri gerekiyor. 

Bu nedenle o dönemde  Celal Bayar’ın Cumhurbaşkanı, Adnan Menderes’in Başbakan, Fuad Köprülü’nün Başbakan Yardımcısı, Fatin Rüştü Zorlu’nun Dışişleri Bakanı, Orgeneral İsmail Hakkı Tunaboylu’nun ise; Genelkurmay Başkanı, İsmet İnönü’nün de Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı olduğunu hatırlayalım.  

Tabii, 27 Mayıs 1960 darbesi ile devrilen Adnan Menderes ve hükümetinin, suçu birlikte işledikleri askeri darbeciler tarafından, bu pogromu gerçekleştirmekten de mahkûm edilmiş olduğunu da unutmayalım…