Başkanlık sisteminin başı mı sonu mu?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Erken seçim istemek vatan hainliğidir” dedikten sonra neden erken seçim kararı almıştır dersiniz? Bence bu durumun tek bir açıklaması var: Çünkü Türkiye, “başkanlık rejimi” denilen rejimle yönetilebilecek bir ülke değil de ondan. Bir başka deyişle Türkiye, kültüründe yüksek dozda “biat” geleneği olan bir ülke olmasından dolayı, tek adamın karar yükünü hafifletebilecek ya da olası yanlışlarını düzeltebilecek idari mekanizmalara sahip değildir. Onun için de Türkiye “başkanlık” sistemi ile yönetilemez ve nitekim de yönetilememiştir. Alınan erken seçim kararı da bu nedenledir.

Bu seçimde AKP+MHP ittifakının kaybetme olasılığı çok yüksektir. Çünkü Türkiye uzunca bir zamandır yönetilememektedir. Üstelik de OHAL koşullarında yönetilememektedir. Bunun çok çeşitli işaretleri vardır. Ekonomiden siyasete birçok konuda karar alma mekanizmaları üzerinde tek kişinin ya da küçük bir yönetici elitin belirleyiciliği çok yüksektir. Oysa biliyoruz ki “karar alanlar daima kendi çıkarlarına uygun karar alırlar”. Toplumun genel çıkarları yerine kendi grup çıkarlarını öne koyarlar. Bugün Türkiye’de yaşayan hemen herkes bunun farkındadır. Bu nedenle de AKP+MHP ittifakının kaybetme olasılığı çok yüksektir.

Üstelik bu olasılığın yüksek olmasının nedeni, muhalefetin güçlü olması da değildir. Nitekim muhalefetin en güçlü partisi CHP daha henüz “aday” konusunda bile karar almış değil. Muhalif partiler arasında çeşitli görüşmelerden de henüz bir sonuç çıkmış değil. Ama yine de AKP+MHP ittifakının kaybetme olasılığı yüksektir.

Neden mi?

Birincisi bu seçim de bir tür Anayasa referandumu gibi bir referandum olacaktır. En azından ikinci aşamada bu çok açıktır. Çünkü siyaseten toplum, kimlikler etrafında alabildiğine kutuplaşmıştır ve bu seçimde daha da kutuplaşacaktır. Anayasa referandumu, kutuplaşmış Türkiye’de, kutuplaşmanın taraflarının ağırlıklarının hemen hemen eşit olduğunu göstermiştir. Bu nedenle de seçim AKP+MHP ittifakının cebinde değildir.

İkincisi; Anayasa referandumunda taraflardan biri devlet gücüne sahip bir iktidardı. Elinde her türlü maddi ve manevi imkan vardı ve bu imkanları da sonuna kadar kullandı. Karşısında ise oldukça dağınık, farklı siyasi eğilimlerden olan partiler vardı ve bu partilerin maddi güçleri de özellikle çok zayıftı. Medyayı kullanma şansları da hemen hemen hiç yoktu. Ama sonuç yüzde 49 oldu. Üstelik de bu sonuçlar üzerinde oldukça büyük “pusulasız oylar” gibi bir şaibe varken.

AKP+MHP ittifakının kaybetme olasılığı çok yüksek. Ama bu olasılığın yüksekliği muhalefetin yan gelip yatması anlamına gelmez, gelmemeli. Aksine muhalefetin, acilen kendi aralarındaki farklılıkları törpüleyerek bir “demokratik Türkiye” söylemini toplumun önüne koyması gerekir. Bir tür ümmetçiliğin yansıması olan Türk, Kürt, Laz, Çerkes hepimiz din kardeşiyiz laflarının ötesine geçip öyle bir Türkiye hayali ortaya koymaları gerekir ki namuslu, adaletli ve barış içinde yaşamak isteyen her vatandaş kendini o hayalin içinde hissedebilmeli. AKP+MHP ittifakının Milliyetçi-İslamcı söylemine karşılık herkesin siyasi ve dini görüşlerine saygılı demokrat bir Türkiye söylemi üretebilmelidir.

Türkiye iyi yönetilememektedir. Çünkü bu topraklarda “başkanlık” denilen “tek adam” yönetiminin sorunları çözebilme şansı hemen hiç yoktur. Geçtiğimiz iki yıl bunun kanıtlarıyla dolu. O nedenle de bu serüvene son vermek sanırım önümüzdeki 24 Haziran’a nasip olacak.