DESA direnişinin düşündürdükleri...

Yalçın Ergündoğan - 12/11/2008 22:02:22 (368 okunma)


DESA direnişinin düşündürdükleri... 

Türkiye’deki azınlıkları tasfiye girişiminin Rumlara ve diğer gayrimüslimlere karşı büyük bir “linç” ve “yağma” hareketinin gerçekleştiği günün, 6-7 Eylül 1955’in yıldönümüydü... 

Kara Kedi Kültür Merkezi’ndeki toplantıdan çıkmıştım. Galatasaray Lisesi önündeki protesto gösterisine katılmak üzere yürüdüğüm yolda, yıllar öncesi gerçekleştirilen bu ‘derin operasyonun’ adeta izlerini sürercesine düşüncelere dalmış ilerliyordum. Birden elime tutuşturulan bildiri ve yükselen haykırışlarla yol üstünde bir mağaza önüne toplanan kızgın topluluğa takıldı gözüm. 

Ellerinde dalgalandırdıkları, üzerinde kocaman sarı harflerle ‘DERİ-İŞ’ yazılı, kızıl bayrakları ile İstiklal Caddesi üzerindeki DESA mağazasının önünde toplanmışlardı. “DESA işçilerinin haklı mücadelesine destek ver!” çağrısında bulunuyorlardı etraflarında biriken kalabalığa. 

Elime tutuşturulan bildiriye göz attım. “DESA’da ücretler ‘asgari ücret’ düzeyinde. Çok sık fazla mesai yapılmakta. Öyle bildiğiniz gibi 3-4 saat değil, sabahlara kadar işçiler çalıştırılmakta. Hiçbir sosyal hak yok, yemekler kötü... Beğenerek satın aldığınız ‘deri’ çanta, cüzdan ve montları üretenlerin çalışma koşullarını belki bugüne dek hiç merak etmediniz. Nasıl bir emek verilerek, hangi koşullarda, o çok beğenerek satın aldığınız ürünler ortaya çıkmaktadır? DESA, artık derisinin kalitesi, yüksek fiyatları, giydirdiği ünlüleri, reklama harcadığı paraların yanında, çalışanların sendika üyesi olmak istemesine rağmen, sendikalaşmalarını engellemek için yaptıklarıyla da çok konuşulacak...” 

* * * 

Evet yirmi birinci yüzyılda, işverenlerin hâlâ işçilerin en doğal, temel haklarından olan örgütlenme ve sendikalaşma haklarına karşı yürüttükleri zalimce tutum açıkça kınanmayı da, ürünlerini ‘boykot’ etmeyi de çoktan hak ediyor elbette. Büyük çoğunluğu emekçi olan seçmenlerin oylarıyla iktidara gelen hükümetlerin, altına imza attıkları çeşitli uluslararası sözleşmeleri de (mesela İLO) çiğneyerek bu tür zalimce uygulamalara seyirci kalmaları ise her türlü tepkiyi hak ediyor. Tıpkı YÖRSAN’da ve diğerlerinde olduğu gibi, işçilerin sendikalaşma girişimlerine engel olunması mutlaka hak ettiği cevabı almalı... 

* * *

Ama, bu kez benim üzerinde durmak ve dikkatinizi çekmek istediğim ise; olayın bir başka boyutu. DESA işçilerinin mücadelesinden hareketle; baskı, sömürü ve zalimce davranışa ‘bir başka açıdan’ bakmaya çalışmak... Çünkü, gerek “sendikacılar” cephesinden, gerekse de ‘hak, özgürlük, eşitlik, cinsiyet ayrımcılığı ve ırkçılık karşıtı’ mücadele yürüten “sol” kesimden bu konuya değinen olmadı/olmuyor hiç. Bu da, aslında olana ses çıkmamasının yanında, içimin bir kat daha acımasına neden oluyor. Çünkü yazılarımda sıkça dile getirmeye çalıştığım gibi; aslında “türcülük” de aynen “ırkçılık” ve “cinsiyet ayrımcılığı” gibi bir şey. 

“DESA direnişi ile ne ilgisi var?” diyeniniz olacak belki de. Ama, birilerinin önce DESA işçilerine ve dünyada aynı işi yapanlara şunu açıkça söylemesi gerekir: İmalatında çalıştığınız ürünlerin ham maddesini oluşturan “deri”, kendi türümüzün sürdürülebilirliğini de sağlamak için, yaşamı eşit ve hakça paylaşmamız gereken bir başka canlıya, bir başka türe aitti!.. 

Haklarını elde etmek, zalim sömürü ve baskıya karşı direnmek için yola çıkarken, farkına varmadan da olsa, bir başka türün yaşam hakkının gasp edilmesine aracı olunmasına nasıl olur da kimse ses çıkarmaz?.. 

Aslında, vicdani açıdan bu konuya hem sendikal hem de politik alanda bir karşı çıkanın olması, yüksek sesle dile getirmesi gerekmiyor mu? Haklı olarak, “yeni bir sol inşa etmenin tam zamanı” değerlendirmelerini yaparken; inşa edilecek olanın ırkçılık, milliyetçilik, cinsiyet ayrımcılığı karşıtlığının yanı sıra mutlak ve mutlak “türcülük karşıtı”, yaşam savunucusu bir hareket de olması gerekmiyor mu?


SADECE DESA’YI BOYKOTLA YETİNMEYİN! 

“Deri” de, “kürk” de, ne bir kumaştır, ne de bir giysi. Her ikisi de aslında öldürülmüş bir hayvanın, bir başka canlı türünün cesedidir. Unutmamalıyız ki; ucuz işgücü için insanlık dışı koşullarda çalıştırılan insanlar kadar, hayvanlar da ‘vahşi kapitalizmin’ kurbanı olmaktadır. Her yanı işlenip, parlatılarak ayakkabı, çanta, ceket olarak satışa sunulan aslında öldürülmüş bir hayvanın parçasıdır. “Deriler zaten etleri için kesilen hayvanlardan elde edilmiyor mu?” diyenleriniz de olabilir. (En iyisi ‘vejetaryen’ olmak tabii...) Ama iyi bilinmelidir ki; bu, deri hakkındaki çok yaygın bir yanlış kanıdır. Hayvanlara Etik Muamele İçin Mücadele Edenler Birliği PETA’nın derlediği verilere göre; deri, hayvan sanayisinden basit bir yan ürün değildir. Sektörel bilgiler gösteriyor ki, hayvanların derisi “et sektörünün ekonomik açıdan en önemli yan ürünü” konumunda. Örneğin, ineklerin süt üretimi düştüğünde, hem onların hem de yavrularının derileri kullanılır. Dolayısıyla mezbahanın (ve sınai çiftliğin) ekonomik başarısı ile derilerin satışı arasında doğrudan bağ var. Deri ve et talebinin düşmesi, sınai çiftliklerde acı çeken ve öldürülen hayvanların sayısının da azalmasını sağlayacaktır. Burada DESA işçileriyle dayanışan ve “DESA ürünlerini” boykot etmekle yetinen kadınlara da bir hatırlatma yapmak istiyorum: Deriye karşılık o kadar çok alternatif varken neden gereksiz bir zulmü destekleyelim? Ne dersiniz? DESA ürünlerini boykot etmekle yetinmeseniz nasıl olur? 

Ayrıca, deri üreticileri ürünlerini “çevre dostu” gibi süslü ifadelerle de pazarlamaya çalışırlar. Ama deri üretimi çevreye zarar verir ve tabaklama işlemi derinin biyolojik olarak çözünmesini engeller. Hayvanların derileri mineral tuzlar, formaldehit, kömür katranı türevleri, çeşitli yağlar, boyalar ve siyanür bazlı cilalar gibi zararlı birtakım maddeler aracılığıyla, kullandığımız deriye dönüştürülür. Bu zehirli maddelerin yanı sıra tabaklama işleminden kalan atıklarda protein, tüy, tuz, kireç tortusu, sülfür ve asit gibi çok miktarda çevreye zararlı madde bulunur. Bu da diğer boyutu tabii. 

* * * 

Hak ve özgürlük mücadelelerinin, kendimiz dışında başkalarının, başka canlıların, türlerin en temel hak ve özgürlüklerini engelleyerek, çiğneyerek, yok ederek kazanılması hiç mümkün mü? 

Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin ilan edilişinin (15 Ekim 1978) otuzuncu yıldönümünde, bir başka açıdan DESA işçilerinin direnişine, buradan hareketle de genel olarak hak mücadelelerine bakmaya çalıştım. İnşa edilmeye çalışılan ‘yeni bir sol hareketin’ demokratlığının da, demokratikliğinin de ölçütü biraz da buradan geçeceğe benziyor. Kendini “en akıllı”, “en zeki” sanan “kibirli” türün katı eleştirisini yapabilmek de buna dahil!.. Ne dersiniz, haksız mıyım?..