Gerçekte ne oldu, Berktay'ın 1 Mayıs'77 menkıbeleri ne diyor?

Yalçın Ergündoğan - 03/05/2012 10:23:38 (240 okunma)


Gerçekte ne oldu, Berktay'ın 1 Mayıs'77 menkıbeleri ne diyor?

"Halil Berktay’a göre, ortada ne kanlı bir derin devlet komplosu ne de etrafa gizlenmiş keskin nişancılar vardı. Sol, kendi rezilliğinden bir mağduriyet efsanesi çıkardı..." "Herkes farkındaydı. Devletin sola yapamayacağı bir şeyi sol kendi kendisine yapmış, ortaya bir fecaat çıkmıştı. Daha sonraki yıllar içinde bir sürü palavra atıldı. 35 yıl boyunca, davulcunun şahidi zurnacıdır misali, bu palavralar gerçek kabul edildi. O günlerde daha doğmamış olanlar geçip karşıma keskin nişancılardan bahsetmeye başladı. Sol, kendi yaptığı rezillikten bir mağduriyet efsanesi yarattı."(Taraf Gazetesi, 2 Mayıs 2012) » “77 katliamından solcular sorumlu”

* * *

Ben Halil Berktay'ın, sol üzerine, Marksizm üzerine yaptığı tarihsel araştırmalar ışığındaki değerlendirmelerine saygı duyan, yazdıklarından çalışmalarından yararlanmaya çalışan biriyim. Yani yazdıklarını okuyan, söyleşi/konferanslarına katılıp, dinleyenlerdenim. Genelde solun kendisini "itibarsızlaştırmaya" dönük, hakkında söylediklerine itibar etmeyenlerden yani...

Her ne kadar, Halil'in kendisine katılmayan kişilere yaklaşım üslubunu çok yadırgasam ve beğenmesem de, genelde onun kendine özgü tutumuna yormaktayım.

Halil Berktay, 'gelenekçi solun' her şeyden bir "mağduriyet efsanesi" çıkarması gibi genelde geçerli olan doğru tespitinin içine katmaya çalıştığı 1 Mayıs'77 meselesi, bu kez "Halil Berktay menkıbesi" olarak kalmış galiba...

Berktay'ın açıklamasında çizdiği 'sol siyasi panorama'doğruları içerse de, "devlet" (derinden) tertibi olmadığı yönündeki kanıtı hemen hemen hiç yok. "Alan yukardan taransa çok fazla kişi ölürdü" yollu değerlendirmesi ise gülünç. Zaten, "yukardan ateş edildiğini" söyleyenler de, ateş edenlerin alanda 'onbinlerce kişiyi öldürmeyi hedeflediklerini' hiç söylememişlerdi ki...

Tertibi gerçekleştirenlerin hedefi ve amacı da zaten Halil Berktay'ın şu an ifade ettiği tabloyu kamuoyuna inandırarak, darbeye giden yolu haklı ve meşru kılma amacını taşımakta idi.

1 Mayıs'77 katliamı değerlendirmesini, bizzat alanda kürsü önünde bulunan, sonradan da "mağdurken", "1 Mayıs'77 sanığı(!)" olmuş biri olarak ,en hafifinden "hayret" içinde okuduğumu itiraf etmeliyim...

“1 MAYIS SANIĞI”NIN (!) GÖZÜNDEN 1 MAYIS 1977’NİN HATIRLATTIKLARI

1 Mayıs 1977 ‘Emek Tarihi’ açısından olduğu kadar, Türkiye’nin yakın siyasi tarihi açısından da büyük önem taşıyan bir olaydır. 1 Mayıs, yakın siyasi tarihimiz içinde, “derin devlet”in, o günkü adı ile “kontrgerilla”nın ülkeyi 12 Eylül 1980 darbesine götüren yolda önemli bir kilometre taşı oluşturan henüz aydınlatılamamış en büyük siyasi tertiplerinden ve kitle kırımlarından biridir.

Sekizi kadın, biri çocuk olmak üzere 34 yurttaşımızın yaşamlarını yitirmesi,otuzikisi kurşunlanarak, diğerleri değişik şekillerde olmak üzere yüzyirmialtı kişinin de yaralanması ile sonuçlanmıştır.

O ALAN 1 MAYIS ALANI!

O günü, Taksim Alanı’nda bizzat yaşayan biri olarak; o günden , aslında ‘mağdur’ olan insanların nasıl birden ‘sanık’ oluverdiklerinden ve mahkeme sürecindeki ilginçliklerden söz etmek istiyorum.

Evet, o gün yirmidört yaşında bir genç olarak; “ Bu alan 1 Mayıs Alanı !..”, “Yaşasın 1 Mayıs !..” diye haykıran yüzbinlerce insanla birlikte, coşku içinde 1 Mayıs’ı kutlamakta iken birden kendini “sanık” olarak bulan doksansekiz kişiden biri idim. O tarihlerde İzmir’de DİSK 3.Bölge Temsilciliği’nde görevli idim. Yurdun dörtbir yanından İstanbul’a akan yüzbinlerle birlikte bizler de İzmir’den otobüslerle Taksim Alanı’na doluşmuştuk. Türkülerimizi, özlemlerimizi, taleplerimizi haykırıyorduk. Ben de elimde ‘megafonla’ kortejimizi yönlendiriyordum. DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler konuşmasını tam bitirmekte idi ki, alan o günkü İntercontinental Oteli’nin çatısından açılan ateşle birlikte karışmaya başladı. Kürsü hakimiyetini eline alan Sıtkı Coşkun kitlelerin dağılmaması yönünde çağrılar yapıyordu. Bizler de ellerimizdeki ‘megafonlarla’ Sıtkı Coşkun’unkine benzer çağrılar yapmaya çalışıyorduk. Ama panik havası dağıtılamıyor, herkes kacışıyordu. Kurşun vızıltıları arasında herkes yata kalka kaçışırken, bir yandan da polis panzerleri sirenlerini çalarak kitlenin üzerine yöneliyor, diğer yandan da ‘ses bombası’ kullanarak paniği daha da artırıyorlardı.

İLK ATEŞ SONRASI 'PANİK'

Kitleyi toparlayamayınca ben de diğerleri gibi kaçışmaya başlamıştım. Dolmabahçe Sarayı yakınında polis etrafımızı sarmış, elimdeki megafon ve sırtımdaki kırmızı DİSK gömleği ile, polise düşmüştüm. Bizi ağır hakaretler, tekme tokatlar ve cop darbeleri ile Polis araçlarına doluşturdular. Önce Sirkeci’deki (eski 2.Şube) Polis Merkezi’nin geniş nezarethanesi’ne attılar.

Polis aracından indirirken , merkezin önüne dizilmiş iki sıra polisin arasından ağzımız burnumuz kan içinde yerlerde sürüklenerek, bıyıklarımız yolunarak; “söyle bakalım lan, Allah var mı? “ naraları ile üzerimizde tepindiler .(Günler sonra serbest bırakıldığımda, sırtımın siyahlığı henüz geçmemiş ve yürümekte zorluk çekiyordum. DİSK; iki kişilik uçak bileti alarak beni iki kişilik koltuğa yatırarak ancak İzmir’e gönderebilmişti.)

TEKME TOKAT NEZARETHANEDEYİZ

Nezarethanemiz saatler geçtikçe kalabalıklaşıyordu. Şimdi anımsayabildiğim kadarıyla Murat Tokmak ve Mustafa Gürkan da yeni konuklarımız arasına katılmışlardı. Murat Tokmak yaralı idi. O zaman sendikacılık yapmakta olan Mustafa Gürkan’ı gece yarısı hücremizden alıp bilinmeyen bir yere götürdüler. Ertesi gün geri getirdiklerinde MİT’te sorgulandığını, kendisine; “senin 1 Mayıs olayları ile ilgin olmadığını biliyoruz. Onu geçelim şimdi. Söyle bakalım; 12 Mart sırasında seni bir türlü ele geçiremedik. O tarihlerde nerede saklanmıştın?“ şeklinde sorular sorulduğunu , işkence yapıldığını öğrendik.

Aramızda 1 Mayıs kutlamalarına katılanların yanı sıra rastgele sokaktan toplanmış insanların olduğunu da zaman ilerledikçe anlamaya başlamıştık. Bizleri bütün nezarethaneler dolu olduğu için Sirkeci’de tuttuklarını anlamıştık. Dışarıdan hiçbir haber alamıyorduk.

"YANDINIZ, SİZİ 'ASACAKLAR'..."

Yalnızca polislerin ;“ Yandınız. Yüz kişi öldü.Buradan sağ çıkmayacaksınız.Sağ çıksanız bile asılacaksınız!..” şeklindeki sözleri ile yetiniyorduk. Bizleri , kimlik tespitlerini yaptıktan sonra , ertesi gün Gayrettepe’deki 1.Şubeye götürdüler. Guruplar halinde Şube’deki Konferans Salonu’na doldurdular.

Hepimizi salondaki koltuklara oturttular. Başlarımızı önümüze eğme komutu verdiler. Sahnede de savcı ve katip yerlerini almışlardı. Ne olacağını o zaman biraz anlar gibi olmuştuk. Sivil polisler bizleri teşhis edeceklerdi.

POLİSLER TEŞHİS(!) EDİYOR

Teşhis ettikleri hakkında ‘dava’ açılacaktı. Polislerden bazıları salonda bizlere çok sert davranıyorlar, koltukların aralarına girip bizleri yumrukluyorlardı.

Bazı polislerse, sevecen bir şekilde yanımıza yanaşıyor, ’geçmiş olsun’ diyorlar ve hafifçe başımızı kaldırmamıza yardım ederek; “ Bak işte, şimdi kapıdan giren bu kişi işkencecidir. İyi bak tanı onları” diyorlardı. Bize sevecen ve dostça yaklaşan bu polislerin POL-DER’li olduklarını anlamıştık...

MAĞDURKEN NASIL SANIK OLDUM?

...Derken, teşhis başlamıştı. Polisler rastgele teşhis ediyorlardı. Bir polis , aynı saatlerde, fakat başka yerlerde tam onaltı kişiyi birden teşhis edince Savcı’dan esaslı bir “fırça” yiyecekti. Nihayet beni de bir polis ‘teşhis’ etti. Evet,ben de ‘sanıktım’ artık. Polis , Savcı’ya verdiği ifadesinde; “elimde demir çubuklarla,’Tek Yol Devrim’ diye bağırarak polis panzerine saldırırken“

yakalanmıştım. ( Bilmeyen gençler için açıklamakta yarar var ; o günlerde biz solcuları birbirimizden en ayırdedici özelliklerimiz ‘sloganlarımızdı’.) Oysaki ben TKP’li idim. Sloganlarımız farklı idi.(Yani polis 'teşhis' etmemiş,rastgele tespit etmişti)

"ARTIK BEN DE SANIKTIM"

Günler geçti. Bir gün biz ‘sanık’ durumuna düşmüş kişileri guruplar halinde Emniyet hücresinden alıp, Emniyet’te Savcı’nın karşısına çıkardılar.

Savcı ifadelerimizi aldı. Sayımız teşhis işleminden sonra doksansekiz’e düşmüştü. Aramızdan onyedi kişiyi tutukladılar ve cezaevi’ne gönderdiler. Geri kalan bizleri de, gece yarısını geçtikten sonra beşerli guruplar halinde salıverdiler. İfadeler gündüz alınmasına rağmen gece yarısını geçe bizleri saldılar. O sıralarda; “ emniyetten kaçarken vuruldu” şeklindeki olaylar pek sık olduğundan, bizler de endişelenmiştik açıkçası. Mustafa Gürkan’ın tecrübesi ile kapıdan hemen bir taksi bulup Emniyet’ten uzaklaştık…

İstanbul 2.Ağır Ceza Mahkemesi’nde acılan dava yıllar sürdü. Sıkıyönetim ilan edilince dava Sıkıyönetim Mahkemeleri’ne devredildi. Sıkıyönetim döneminde 

‘mahkeme çağrılarımız’; radyolardan ve televizyondan açık kimliklerimiz ve adreslerimiz okunarak yapıldı.

DURUŞMALARDAKİ GARİP KOMİKLİKLER

Yıllar yılı duruşmalara gidip geldik. Bazı duruşmalarda, yargıçları bile güldürtecek gariplikler de yaşandı.

Duruşmalardan birinde; yargıç bir sanığa olay mahallinde nasıl yakalandığını sorduğunda, sanık; “efendim ben Bursa’dan İstanbul’a gezmek için gelmiştim. Dolmuşta yakalandım. Üzerimde ‘öğretmen kimliği’mi gören polis üzerimi aradı. Eşime İstanbul’dan aldığım ‘naylon kadın çorabı’nı buldu. Bana; “ bununla yüzüne maske yapıp banka soyacaktın değil mi? “ diyerek; beni tutukladı…”

Bir diğer duruşmada ise; bir ‘tanık polis‘ ile, sanık arasındaki diyalog salondaki herkesi çok güldürmüştü.

Yargıç; tanık polise soruyor : "Sen bu sanığı nasıl teşhis ettin?"

Tanık polis yanıt veriyor: "Efendim bu kişi Mao’cuların reisi idi."

Yargıç yanıtı doyurucu bulmamıştır ki; yeniden soruyor : "Nereden anladın ?"

Polisin yanıtı bu kez daha ilginçtir: "Efendim sanığın elinde Kızıl Çin bayrağı vardı. Bayrağı sallıyordu. Arkasındaki kalabalık da onun talimatlarına uyuyordu. Bu kişi ; ‘yat deyince hepsi yatıyor,kalk deyince kalkıyorlardı!.."

Bu kez bu kadarına dayanamayan sanık söz alıp ve yargıça soruyor ; "Efendim tanığa sorar mısınız, 

Kızıl Çin bayrağı’ dediği bayrağı tarif etsin !.."

Polis, Kızıl Çin bayrağı dediği bayrağı tarif edemeyince; yargıcın da sanıklarla birlikte kahkahalarını tutamaması kaçınılmaz oluyordu.

Evet, yargılama aşaması böylesi traji-komik olaylara da sahne olan; gerçekte, olayın ‘mağdurları’

-[ki; iddianamede mağdurlar, 'Osmanlı Bankası Taksim Şb., Beyoğlu Kaymakamlığı, İst.Emniyet Müdürlüğü, İntercontinental Müdürlüğü' görünmektedir]
- olan ‘sanıklara’;
yıllarca acılar çektiren, ‘sakıncalılar’ listelerine aldıran , ‘pasaport yasağı’ uygulatan dava, uzun bir yargılama sonunda kimsenin içinden çıkamadığı bir hal alarak, gerçek failleri hiçbir zaman yargı önüne çıkaramadan zaman aşımından kapanıp gitmiştir.

1 Mayıs 1977 davası iddianamesi’nin girişinde, iddia makamının bile belirtmek zorunda kaldığı şu tespit, bir ‘ibret belgesi’ olarak günümüzde hala geçerliliğini korumaktadır : "Bu büyük ve kanlı facianın tertipçisi ,uygulayıcısı yurt ve insanlık düşmanı olan bu asli failler er geç tesbit edilecek, tarihin ve şaşmaz adaletin önüne çıkarılıp hüküm giyeceklerdir…”

 

 özgürlükçü, çoğulcu, enternasyonalist, cinsiyetçi ve türcü olmayan, ‘yeni bir sol seçeneği’ yara