Dışlayıcı muhalefetten müzakereci muhalefete


Dışlayıcı muhalefetten müzakereci muhalefete
 

Son on yıldaki AKP’ye karşı muhalefetin haritasına bakınca Türkiye’nin Batısının düşünce, kültür ve ideoloji dünyasının resmini çizmek mümkün. Bu muhalefetin aktörleri TC’nin kuruluşundan bu yana devletin imtiyazlarından yararlanmış, sınıfsal olarak devlet destekli tekelci burjuvaziden orta/üst sınıflara uzanan bir yelpazede yer alıyor: Asker-sivil bürokrasi, siyasi parti ve sivil toplum örgütleri, akademi, yargı, medya ve sanat çevrelerini ve düşünce dünyasını büyük oranda içine alan yüzde 30’luk bir kesimin temsilcilerinden oluşuyor. Geleneksel solun ve özgürlükçü solun da içinde yetiştiği bu kesimlerin ideolojisini “laik” cumhuriyetçilik, Batıcılık ve İslam korkusu belirliyor. “Nasıl bir cumhuriyet” sorusunun yanıtı bu kesimlerin bir bölümü için açık ve net: “İslamcıların denetim altına alındığı,” bunun da “gerektiğin de”gayrimeşru yollarla yapılabileceği bir cumhuriyet…

Bu ideoloji,  tarihsel Kemalizmin temel ögelerine/politikalarına dayanıyor. Bunlara ana başlıklarla ve özetle bakarsak,

 
1. Mustafa Kemal’in “Muasır medeniyet”  hedefi, Osmanlı mirasını reddederek muasır (çağdaş) medeniyet (Batı/Garp medeniyeti, yani o sırada Avrupa medeniyeti) seviyesine “yükselme” hedefiydi. Bu görüş İslam medeniyetinin Avrupa/Garp medeniyetinden aşağıda olduğu imasıyla ve Osmanlı devletinin ayrılmaz parçası olan İslam dininin kaçınılmaz olarak irticaya evrileceği teziyle destekleniyordu.


2. Muasır medeniyete giden yoldaki engel İslam dininin irtica eğilimi ve Osmanlı devleti olduğuna göre bu ikisinin ortadan kaldırılması için her yol mubahtı. Bu hedef halkın katıldığı reformlarla ve demokrasiyi geliştirerek gerçekleşemezdi. Halkın eğitim seviyesi buna müsait değildi, gerekirse tepeden inme, diktatoryal yöntemler kullanılabilirdi. 


3. TC Müslüman unsurların Türkleştirilmesiyle gerçekleşecekti. Bu hedef için, Osmanlı anasırını/unsurlarını oluşturan gayri-müslimleri ülkeden zorla göndermek, diğer Müslüman etnik gruplara Türklüğü kabul ettirmek gerekiyordu. Türkleştirmenin ekonomik ayağı, gayri-müslimlere ait sermayeye, mülklere el konmasıyla gerçekleşecekti. 

 
Bu tablo bize her şeyden önce, tarihsel Kemalizmin katı bir oryantalizm/şarkiyatçılık ile malul olduğunu gösteriyor.  Edward Said’in açıkladığı üzere Şarkiyatçılık, Batı-merkezci düşüncenin kendisi dışındaki tüm kültürleri aşağı, barbar vb görme eğiliminin Batı-dışı çember ülkelerdeki aydınlarca kabulü ve içselleştirilmesi anlamına geliyor.

 
İkinci olarak, diktatörlük yoluyla hilafet, saltanat, medrese-zaviye gibi kurumlarıyla birlikte Osmanlı devletinin ortadan kaldırılması, dindarların denetim altına alınması,  liberaller, sosyalistler, kadınlar da dahil olmak üzere tüm muhalefetin ve Türklüğü kabul etmeyen etnik unsurların bastırılması, gayrimüslimlerin (İttihat Terakki döneminde Ermeni tehciri/katliamıyla başlamak üzere) etnik temizliği, ülke dışına mübadeleyle ya da zorla gönderilmesiyle ellerindeki sermayeye, mülklere el konulması tarihsel Kemalizmin taşıyıcı fiilleri olduğunu gösteriyor.  

 Cumhuriyetin kuruluş yıllarından 2000’li yılların başlarına, AKP iktidarına kadar olan dönem zorbalıkla, zulümle uygulanan bu politikaların oluşturduğu yüzde 30’luk elit ve imtiyazlı kesimin, daha geniş dindar halk kitlelerine karşıtlıkla ve Kürtlerin Türkleştirmeye, devletin dayattığı yaşam tarzı ve kültüre karşı isyanlarını ve silahlı mücadelesini bastırmakla geçti.

 Karadeniz bölgesinin çoğunluğunu oluşturan Gürcülerin, Lazların ve Kafkas halklarının ilk yıllardan itibaren asimilasyonu gerçekleşti. Gayrimüslimler tam anlamıyla dinsel, etnik ve kültürel temizliğe mahkûm edildi. Dindarlar gizli olarak tarikatlarda örgütlenmeye, kadınlar Medeni Kanun ve İslami yasakların kaldırılmasını getiren yasalarla cinsiyet-hiyerarşisine ve Ulu Önder’e boyun eğmeye zorlandılar. Sosyalistler ve liberaller önce baskılarla susturuldu. Ardından büyük çoğunluğunun İslam korkusuna teslim olarak tedricen Kemalist ideolojiyi ve yöntemleri rızalarıyla kabullenmeleri, yüzde otuzluk ayrıcalıklı kesimde yer almaları dönemi geldi. Kemalist paradigmayı kırmak üzere olan TİP, ulusalcı sol liderler tarafından 68 hareketinin büyük gençlik yığınları arasında değersizleştirildi. Paradigmayı kırmak isteyen dindarlar hareketi ise yıllarca baskılara rağmen örgütlendi.

 
Paradigmayı köktenci bir şekilde kıran ilk hareket 1980’lerin başında kadınlar ve feminist hareket oldu. Diğer muhalif hareketlerden farklı olarak, yatay/kolektif/bağımsız örgütlenme modelleriyle, şiddetsiz/müzakereye dayalı muhalefet yöntemleriyle, dayanışmacı/paylaşmacı anlayışlarıyla, kadına yönelik şiddet, taciz ve ayrımcılığa karşı ve kadınların çok büyük çoğunluğunun ortak sorunları için mücadeleleriyle, başta Kürtler olmak üzere ezilmenin tüm biçimlerine karşı çıkmalarıyla, resmi tarih tezine ve milliyetçiliğe karşı eleştirel feminist düşünce ve kadın tarihi çalışmalarıyla özel yaşamın ve kamusal alanının cinsiyetçi kurgularını açık ederek yeni bir soluğu siyaset alanına taşıdılar.    

 
AKP iktidarı döneminde vesayet sisteminin geriletilmesi, yaklaşık 80 yıllık iktidarını kaybeden laik kesimde büyük bir öfkeye yol açtı. Muhalefet katı bir AKP-Erdoğan karşıtlığına ve nefretine, hükümetin reform politikalarını Markar Esayan’ın yorumuyla siyasetsizlikle boğmaya ve yürütmenin elini kolunu bağlama stratejisine dayalı bir zemine oturdu. Başbakanın bu tarza karşı zaman zaman sert tutumu, öyle görünüyor ki, muhalefetin hanesine artı olarak geri dönüyor.

 Liberallerin dirilişi ve farkındalığı ise son on yılda en üst seviyesine ulaştı. Vesayet sistemine karşı muhalefetleri AKP’nin Kürt açılımından sonra kesintiye uğradı. Bugünlerde yuvaya dönüş işaretleri vermekle meşguller.

 Özgürlükçü solda yeni bir ses olan “yetmez ama evet” politikası ise aynı mahalledekilerin baskılarıyla akamete uğradı. Bugün Solun dine, özel olarak da İslam dinine karşı duyduğu öfke siyasetsizlikle ve ana akımın kuyruğuna takılmakla sonuçlanıyor ve ne yazık ki ideolojik dünyalarının ibresini bu öfke oluşturuyor.

 Milli Görüş hareketinin “Medeniyetler İttifakı” ile başlayan Batı’ya kültürel başkaldırı ve Batı-merkezciliği kabul etmeme tutumu dünyadaki egemen ülkelerin rahatsızlığına yol açsa da önemli bir adım olarak gözüküyor. Aynı çevrenin İslam’ın ortodoksisini kırma yönündeki ılımlı adımlara ve uygulamalara yer vermesi belirgin bir değişime yol açıyor. Daha fazla insan hakları ve birlikte yaşama kültürünü öne çıkaran bu düşünsel eksenin görmezden gelinmesi değil, tam tersine cesaretlendirilmesi kanımca büyük önem taşıyor.

 Güçlenen bir “İslami” hükümete karşı tarihi bir refleksle karşıtlık sergileyen Batı ülkeleri rekabete dayalı bir tutum izlerken, Batı kamuoyu bu ülkenin özgül koşullarını, kültürel kodlarını anlamakta zorlanıyor. 

 Ancak bana öyle geliyor ki, Gezi’yle başlayan değişim, dışlayıcı ve nefret yüklü muhalefet tarzının altındaki halıyı yavaş yavaş çekiyor. Gezi’yi başlatanlar bu tarzı geride bırakarak, müzakereci muhalefete geçmenin ilk işaretlerini verdiler. En çok etkileşim içinde oldukları eski muhalefet tarzını da bu yönde değiştirmeye başlayarak… Bu yöntemin mahalle baskısıyla boğulup boğulmayacağını ise önümüzdeki günler gösterecek.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Oryantalist bir proje: TC