İslam fobisi olmayan, oryantalizmden, şiddetten uzak bir muhalefet



İslam fobisi olmayan, oryantalizmden, şiddetten uzak bir muhalefet
 

Önceki yazımdan devamla, şimdi, kalemim elverdiğince üçüncü seçeneği, şiddetsiz, İslam korkusuz, oryantalist olmayan muhalefet düşüncemi açıklamaya çalışacağım. Aslında saydıklarıma bakarsanız, ne olacağı değil, ne olmayacağı hususu çok daha açık görünüyor. O halde bu muhalefet ne olmamalı, nasıl olmamalı üzerine daha çok konuşabiliriz. Negasyondan/olumsuzlamadan kalkarak olumlunun hayal dünyasına gitmek daha akıl kârı gibi duruyor. Ayrıca olumlunun en geniş kapsamlısı bir yerde kolektif olarak yaratılabilir. Bu bir kişinin naçiz düşünceleriyle belirlenebilecek bir alan değil. Düşünce zincirlerini ortadan kaldırınca en geniş özgürlük alanında yaratıcılığın boy göstereceğini, bunun için okur yazar olmak bile gerekmediğini, yaşamdan süzülen bilginin ve bilgeliğin insanlığın çoğunun sahip olduğu değerler olduğunu düşünürüm. Bu düşüncemin temeli ise doğrudan deneyimlerimden, yaşantılarımızdan geliyor. 

 

Başlarsak, bu ülkede Sol muhalefetin (TİP’i ve bir ölçüde tarihi TKP’yi saymazsak) büyük çoğunluğu özellikle 1940’ların ortalarından itibaren milliyetçiliğe, Kemalizme, erkek egemenliğine, İslam korkusuna, oryantalizme ve şiddet hayranlığına teslim oldu. “Solun erkek yarım yüzyılı” dediğim bu dönemine Stalinizm’in tahribatı ve muhafazakârlığı da damgasını vurdu. Bu saydıklarım  aslında “sol muhafazakârlık” olarak adlanabilecek özellikler. Merkez böyle olunca başta yeni feminizm olmak üzere çevre hareketleri 80’lerden itibaren bu merkeze birer isyan, itiraz ve eleştiri hareketleri oldu. Kemalizm’in ezip geçtiği Kürtlerin, diğer mazlum etnik ve dini grupların (Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler) ile kadınların direnişleri ve var olma mücadeleleri ise Cumhuriyet’in kuruluş günlerinden başlıyor.

 

Oryantalizmi, hem Müslümanlığa hem de Doğu Hıristiyanlığına, Yahudilere düşmanlığı bizler İttihat ve Terakki Cemiyeti ve onun siyasi devamcısı Cumhuriyet’in “kurucuları”ndan öğrendik. Cumhuriyet öncesinde, daha çok II. Meşrutiyet Döneminde (1908-1918) taşları döşenen bu akımlar yeni siyasal düzenin otoriter siyasal ve toplumsal araç gereçleriyle beyinlerimizin hücrelerine işlendi. Toplumsal hafızadan Osmanlı’ya ilişkin ne varsa aşağılanarak silinmesi, “asri” olarak topluma önerilen, aslında kendini aşağılamadan başka bir şey olmayan Batı hayranlığının yani oryantalizmin tahrip ettiği beyinler bir kültürel travma yaşadı. “Kendi” değerlerini savunmak ve yaşamak için mücadele eden büyük halk çoğunluklarına karşı aydınlar, yazarlar, solcular, düşünce insanları –eğer intihar etmemişlerse-  onlardan kopuk, seçkinci bir çizgiye savruldu.

 

Bu tarihsel koşullara bakarak ne olmamamız, ne yapmamamız gerektiği hususuna biraz olsun yaklaştık sanırım. Çıkarımlarımızın ise ucu açık. Hiçbir kısıt yok. Yaratıcılığın sınırının olmadığı, farklılığın çoğalmak sayıldığı düşüncelerde buluşmak mümkün öyleyse…