Laik orta sınıf hareketinde yok olan ütopya


Laik orta sınıf hareketinde yok olan ütopya

 Gezi deneyimi bu ülkedeki birbiriyle uyum içinde olmayan iki kesimin ve onların temsilcilerinin karşılaşması idi.  Bu karşılaşma Gezi’nin ilk günlerinden sonra “hareket”e eklemlenen, Cumhuriyetin imtiyazlarıyla bezenmiş “laik”, seçkinci orta ve üst sınıfların, mütedeyyin, toplumsal alanlardan dışlanmış alt orta sınıflara karşı boy gösterisiyle başladı. “Sol” adına hareket edenler de epeydir tanık olduğumuz şekilde seçkinci kanatta yerlerini aldılar ve bu pozisyonlarını tarihsel olarak perçinlediler. Seçkinlerin, on küsur yıldır mütedeyyinlerin iktidarda olmasının memnuniyetsizliğini paylaşan 90 kuşağının orta üst sınıfları kendini otomatik olarak Gezi’de buldu. Gezi’nin belki, hükümetten gelen varoluşsal tehdide direnmek isteyen dolayısıyla en doğru yerde duran parçalarından biri LGBT bireyleriydi. İkincisi hükümete ve mütedeyyinlere anti-kapitalizm, insan hakları ilh. hattında itiraz eden ve eleştirel bir içgörü oluşturabilen Müslümanlardı. Üçüncüsü doğanın yağmalanmasına karşı mücadele eden Yeşiller ve geleceğin siyasetini doğrudan deneyimlemek isteyen, her şeyi eleştiren gençlerdi. Bu grupları yukarıdaki kategorilerden ayrı tutuyorum. 

Hükümetin hatalarına ve bu hareketin bu hatalara karşı taşıdığı orantısızlığa değinen Markar Esayan’ın analizlerine katılıyorum. Aslında, mütedeyyinler on yıldır iktidarda olsalar da toplumsal hâkim sınıflar, bu ülkenin kuruluştan beri ayrıcalıklı ve siyasal güce en yakın konumda olmaya alışık olan, kendilerini “laik, cumhuriyetçi” olarak adlayan  kesimlerdi. Çünkü –şimdilik- siyasal iktidarda yer almasalar bile kamusal iktidar onlarındı. Kamusal alanın en güçlü ifade merkezleri olan kentlerde hâkimdiler, düşünsel alanda, akademide, medyada, yayında, sanat ve kültür alanında hâkimdiler. Gezi ve sonrası bu konumlarını bir kez daha açığa çıkardı. Ergenekon davasından önce sözcülüğünü askeri vesayetin yaptığı bu iktidar biçimi artık doğrudan, birebir sözcülerini bulmuştu. “Öfke” beyaz Türklerin 80 yıldır zora, en ağır baskılara ve yalanlara dayanan iktidarlarını kaybetmekten ve yakın gelecekte de iktidar ihtimalinin bulunmamasından kaynaklanıyordu.

 AKP’nin mağduriyetten gelen mütedeyyinlerin hükümeti olabilmek için bu hâkimiyetle her alanda mücadele vermesi gerekti. Ancak kamusal alanın zenginliği ve çeşitliliğine hitap edemediler çünkü böyle bir tecrübeleri, birikimleri yoktu. Yine de yalnızca dindarların haklarını savunan bir hükümet olmakla yetinmediler. Kürtler gibi ezilen diğer kesimlerin hakları için adım attıklarında (ve mesela ufukta bir Ermeni açılımı ihtimalinin belirmesi…) kıyamet koptu.  

 Sokak romantizmi yaşayan “sol” ise yine körlüğünü sürdürdü ve sınıfsal hâkimiyet uzanımlarını, bu ülkeye özgü mağduriyet biçimlerini göremedi ya da görmek istemedi. 

 Geleceğimiz, Gezi Parkı’nda kalan herkesin çöpünü toplayan, siyasi parti ve grupların sözü işgal etmesine izin vermeyen, şiddetsiz muhalefeti yaşama geçirmeye çalışan, dindarların namaz kılmasına “kendilerinden” birilerinin müdahale etmemesi için kol geren, polise taş atılmaması için kolkola giren gençlerin yeni siyaset anlayışlarına bağlı. Ütopyalarına yelken açarken gençlerin sesinin en yakınlarında duranlarca kısılmaya, sözlerinin ötelenmeye çalışıldığının farkındayım.