Yeni İslamcılık

 

 

AKP’nin ve Erdoğan’ın 2000’lerin başında bir bakıma tesadüfen, bir bakıma eskilerin deyişiyle ahval ü şerait sonucu iktidara gelmesi İslam sorununu dünyanın ve Türkiye’nin gündemine taşıdı. Bu gelişme, yüzyıla yakın çözümsüz yürüyüp giden, İslam ile ne yapıp ne yapmayacağımız, Yeni İslamcılığın yükselişini nasıl değerlendireceğimiz hususlarında önümüze düşünmemiz gereken bir alan açtı. On altı yıla yakın AKP iktidarı bir yandan Yeni İslamcılığın dünyadaki sözcülüğünü üstlendi, bir yandan da neo-liberalizmin gereğini yerine getirip küreselleşen dünyayla ortak bir ekonomik düzen kurdu. AKP’nin, partiyi destekleyen orta sınıfların zenginleşmesi ve kentlileşmesi hedefi, Parti yolsuzluğunu ve kişisel yolsuzluğu da beraberinde getirdi. İkbal ve zenginlik gözetmek yavaş yavaş “misyon” partisinin Yeni İslamcılığını tabelaya çevirip, partiyi dünyevi amaçlara yöneltti. Yeni yeni beliren “mümin” sermayedarlar, sermayenin rengi, ırkı, dini olmadığını bir kez daha göstermiş oldu.

Bu, aslında seçilen yolun kaçınılmaz bir sonucuydu.

Peki ya Yeni İslamcılık ideolojik olarak ne gibi bir safahat izledi?

Partinin tam sayısını bilmediğimiz gizli cemaatlerle temsil ilişkisi, bu ülkedeki İslamcılığın düşünsel ve dünyevi evrenini ortaya sermekte gecikmedi. Kapalı köy odalarından, gizli organizasyonlardan birdenbire kamu alanına çıkıveren şeyhler, hocalar, “mesih”ler, “din âlimleri” ilh…  İslam’ın manevi dünyasının sözcülüğünü ataerkil ve eril geleneğin en açık ifadelendirilmesiyle yaptılar. Akçeli işler ve sorumsuz bir cehalet, gözü kapalı bir iktidar hırsı, maneviyatı ve İslam felsefesini yüzyıllar öncesinde kalmış ve bu topraklara pek de özgü olmayan dondurulmuş bir İslam anlayışına dönüştürdü. Yetmedi, Yeni İslamcı hareket intikamcılığa yöneldi ve giderek daha da yozlaştı. Kabadayılık gösterileri, tehdit, hakaret, aşağılama siyasetin günlük dili haline geldi.  Böylece son on yıllar, İslamcılık sorununun en somut örneklerini sunarak vaka analizini mümkün kıldı. Meseleyi nesnel ve mesafeli bir bakışla değerlendirme imkânının, siyasi düşüncenin sınırlarını genişleteceği fikrindeyim. İslam’ın İslamcılıktan nasıl ayırt edileceği, İslamcılık ideolojisinin geleceği, Yeni İslamcılığın mahiyeti ve analizi gibi konular önümüzde anlaşılması gereken meseleler olarak duruyor.

Bu toplumun hamurunda yer alan ve tarihsel geçmişten kaynaklanan etnisite, Hıristiyanlık, Yahudilik, dindarlık ile “Türklük” tanımı arasındaki bugüne değin gelen çatışmanın dindirilmesi, sorunların çözüme yönelmesi, birlikte ve özgürce yaşama kültürünün gelişmesinde bu deneyimin doğru değerlendirilmesinin önemli katkısı olacağı kanısındayım.

Fazla iyimser değilsem, bundan sonrasında, “Nasıl bir cumhuriyet?” sorusuna ortaklaşa bir yanıt bulmakta fazla zorlanmayacağız gibi görünüyor.