Mısır’da Ermeniler de Varmış

Zakaryan Mildanoğlu - 02/03/2011 13:23:29 (993 okunma)


Mısır’da Ermeniler de Varmış

Mısır son günlerde tüm dünyanın ilgi odağı oldu. Hepimiz olan biteni izledik ve çeşitli değerlendirmelerde bulunduk. Ermeni basın-yayın tarihihakkında, amatörce bir zevkle yürüttüğüm çalışmalarım nedeniyle Mısır’daki Ermenilere dair az da olsa bilgiye sahiptim. Bir dostumla sohbetimde bu bilgileri paylaşırken aldığım tepki “Mısır’da Ermeniler de mi varmış?” olunca, bu yazıyı yazmaya karar verdim. Bu yazıda, antik zamanlardan günümüze Mısır Ermenilerinin tarihine dair kısa bir özet bulacaksınız.

Roma ve Bizans Mısır’ında Ermeniler

Roma ve Bizans imparatorluklarının Ermenilerle ilişkilerinin tarihi oldukça zengindir. Anadolu ve Ortadoğu’nun birçok noktasında inişli çıkışlı bir seyir izleyen bu ilişkilerde Mısır Ermenileri hakkındaki ilk kayıt, Roma İmparatorluğu dönemine aittir. İmparator Antonius’un Partlarla (MÖ 56-30 arası) yaptığı savaşta aldığı yenilginin sebebi olarak Ermeni kralı Dikran’ın oğlu III. Ardavazt gösterilir. Antonius onu tutuklatır, arazilerine el koyar ve Mısır’ın İskenderiye şehrine sürer. Burada, Kleopatra’nın emriyle Ardavazt’ın başı kesilir.

6. yüzyıl tarihçisi Brogobios Getsaratsi’ye göre, birinci Roma imparatoru Justinianus döneminde (527-565) Mısır’a Ermenilerden oluşan silahlı bir güç yerleştirilir. Bazı kaynaklarda ise 6. ve 7. yüzyıllarda Mısır yöneticileri arasında, ‘Afrika Dükü’ unvanlı Nerses Pazentsi ve Ardavan Arşaguni gibi Ermeniler de yer alır.

Bizans döneminde Mısır Ermeni kolonisine askerler dışında Ermeni tüccarlar da yerleşmeye başlar. Çeşitli kaynaklarda, Ermenilerin, bu dönemde, üzerinde Grek ve Latince kitabelerin yer aldığı muazzam mimari eserler inşa ettiği belirtilir.
Mısır’ın Bizans işgali altında olduğu dönemde, Ermeni-Mısır ilişkileri kültürel alanda da gelişir. Eğitim amacıyla, dünyaca ünlü kültürel çekim merkezi İskenderiye’ye giden yüzlerce Ermeni genç, burada antik edebiyatı öğrenip ülkelerine geri döner. 5. ve 6. yüzyıllarda Grekçeden Ermeniceye çok sayıda bilimsel tercüme yapılır. İskenderiye Okulu’nda Atanas Ağeksanratsi, Tionisios Ağeksanratsi, Teopilos Ağeksanratsi, Güreğ Ağeksanratsi gibi önemli isimler bulunur. 6. yüzyılda Hermes Trismagisdes’in ‘Felsefenin Sınırları’ adlı eseri Ermeniceye tercüme edilir. Bu eserin orijinali ve Grekçe tercümesi günümüze ulaşamaz, sadece Ermenicesi kalır; böylece, bütün dünya, bu felsefe başyapıtından, Ermeniceden çeşitli dillere yapılan çeviriler sayesinde haberdar olur.

Mısır Fatımileri ve ‘Ermeni Dönemi’

Mısır, Bizans’tan sonra, Arap halifeliklerinin egemenliği altına girer. Bu dönemde Ermeni nüfus hayli azalır. Arap tarihçiler bu dönemde Mısır topraklarını yöneten emirler arasında Ali İbn Yahya, Abu’l Hassan al-Armani gibi Ermeniler de bulunduğunu yazar.

Arap halifelikleri döneminden bir dizi Ermenice kayıt, kitabe günümüze ulaşmıştır. Kahire’de bir kilisede bulunan bir khaçkar (mezartaşı), Mısır’da 10. yüzyılda da Ermenilerin varlıklarını devam ettirdiğini gösterir.

Hilafet ve halifelik etrafındaki tartışmalar, çatışmalar devam ederken Fatımi halifeleri hilafetin kendi hakları olduğunu ve bunu ancak güçlü bir orduyla elde edebileceklerini düşünür. Bu nedenle farklı milletlerden askerleri ordularında istihdam ederler, ancak zaman içinde bu farklı unsurlar arasında egemenlik çatışması başlar. Ülkeyi karmaşa ve kargaşadan kurtarmak için Ermeni asıllı Akka valisi Bedr el-Cemâlî Mısır’a davet edilir. Cemâlî, uygulamalarıyla Mısır’da uzun bir süre sükûneti sağlar.
Fatımi sultanları genellikle Hıristiyanlara anlayış gösterir ve iyi davranır, bu nedenle Mısır’daki Ermeni nüfusunda artış gözlenir. Arap kaynakları bu dönemde vezirlik görevini üstlenen bir dizi Ermeni hakkında bilgi verir. Bu vezirler, Mısır’da merkezi bir idare kurmak, ülkeyi bir düzene sokmak, kanunları yerleştirmek ve üretimi geliştirmek için önemli görevler alırlar; Mısır’ın askeri, idari işleri tümüyle onların elindedir. Bu vezirlerin faaliyetleri Mısır tarihinde öylesine etkili olur ki, bu süreç ‘Ermeni Dönemi’ olarak adlandırılır. 

Fatımi devletine, eski komutanları olan Selahaddin Eyyubi tarafından son verilir, ve Eyyubiler dönemi başlar. Mısır Ermenileri Fatımilerin yanında yer aldıklarından, bu dönemde zor koşullar altından yaşarlar. Ancak bir grup Ermeni, Selahaddin’in güvenini kazanarak çeşitli görevler üstlenirler. Dönemin ünlü Ermeni mimarı Karakuş, köprüler, kaleler gibi resmi binaların yapımını gerçekleştirir. 

Memluk Sultanlığı ve köle Ermeniler

Mısır, 13. yüzyılın ortalarında, adını Eyyubi ordusundaki atlı birliklerden alan Memluk Sultanlığı’nın egemenliğine girer. Ermenilerinin durumu bu dönemde (1250-1517) daha da ağırlaşır. Memluklular, Hıristiyanlara yönelik olarak bir zulüm politikası izlerler, ve bu politikadan Ermeniler de paylarına düşeni alırlar. Ancak başka bir nedenle, bu dönemde Mısır’da ‘hür olmayan’ Ermeni nüfusu da artar. Bu nüfusu oluşturanlar, Kilikya (Çukurova bölgesi) ve Suriye’den esir olarak getirilen Ermenilerdir. Memluklu ordusunda, Kafkasya’dan, Kırım’dan ve farklı bölgelerden, farklı milletlerin çocukları yer alır. Esir olarak getirilip ordugâhlara yerleştirilen bu çocuklar, özel görevliler tarafından Müslüman olarak eğitilir. Bu çocuklar arasında çok sayıda Ermeni de bulunur. 

Mısır Memlukluları, Kilikya Ermeni Krallığı ile düşmanca ilişkiler içindedir. Haçlı Seferleri nedeniyle Memluklular ve Ermeniler arasında çatışmalar eksik olmaz. Bu çatışmalarda üstün gelen Memluklular, Kilikya’dan çok sayıda Ermeni esir getirerek, yetişkinleri tarım işlerinde çalıştırır, küçükleri ise orduya alır. 1265-1322 arasında Kilikya’dan binlerce Ermeni esir Mısır’a taşınır. Memluklular, 1292’de Kilikya’ya saldırarak, Ermenilerin önemli katolikosluk merkezi olan Hromkla’yı (Antep sınırında, Rumkale) yok eder ve 30 bin Ermeni esirle Mısır’a dönerler. 

Mısır’da Osmanlı hâkimiyeti

Mısır, 16. yüzyıl başlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altına girer. Bu dönemde, birkaç bin Ermeni, Osmanlı’nın baskılarından kurtulmak için Mısır’a göç eder, bazıları da din değiştirerek Müslüman olur. 

Tarihçi Simeon Lehatsi’ye (Polonyalı Simeon) göre, 1615’te Kahire’de 100 Ermeni evi bulunuyordu. Ermeni mahallesinde (Pap al Armani), Surp Sarkis Kilisesi ve Surp Minas şapeli ve Ermeni mezarlığı yer alıyordu.

18. yüzyıl ortalarında Mısır’ın birçok şehri önemli ticaret merkezlerine dönüşür. Avrupalı tacirler, Mısır’da yaşayan Ermeni, Rum ve Suriyeli tüccarların hizmetlerinden yararlanırlar. Bu tarihlerde Ermeniler İskenderiye’de de bir yerleşim oluşturur ve 1792 yılında burada bir kilise açarlar.

Mısır, Fransız Devrimi’nden sonra (1789-1794) Fransız ve İngilizlerin rekabetine sahne olur. Arap tarihçi Al Zaparti’nin tanıklığına göre, Napolyon’un 1798’deki Mısır seferine direnenler arasında Ermeni komutanlar da yer alır. Ermeni tüccar Murat Bey’in olanakları ile inşa edilen savaş gemilerinin komutanlığını, bir Ermeni olan Nigoğayos yapar. Birçok Ermeni Mısır ordusu saflarında savaşır. 

Ermeni ustalar Mısır’da, Üç Ermeni Nazır

1805’te Mehmet Ali Paşa Mısır valisi olur. Ermeniler Mehmet Ali Paşa’nın (1769-1849) idari ve ekonomik politikaları sayesinde yeni bir döneme girerler. İstanbul ve diğer şehirlerden iki yüz sanatkâr Mısır’a davet edilir. Büyük sermaye sahibi Ermeni temsilcilere de önemli görevler verilir. Özellikle Avrupa ile ilişkiler, ticaret ve eğitim ile ilgili bakanlıklarda, bürokraside çok sayıda Ermeni görev alır. Bu dönemde, Boğos Yusufyan, Artin Çırakyan ve Arakel Nubaryan Mısır’ın üç nazırı olur. 

19. yüzyıl başlarında Mısır’a yeni bir Ermeni göçü başlar. Mehmet Ali Paşa döneminde konutlar yaparak eski Kahire’ye yerleşirler. 1825’te, Kudüs Ermeni Patriği’nin ataması ile Mısır Ermeni Ruhani Önderliği oluşur. 1828’te Kahire’de ilk Ermeni okulu (Yeğiyazaryan), hastane, misafirhane ve bakımevi açılır. Bakımevinde Kudüs’e giden hacılar, Türkiye ve Hindistan ve Doğu’nun diğer ülkelerine yolculuk eden Ermeni tüccarlar misafir edilir.

19. yüzyılın ilk yarısında Mısır’da zanaatlar büyük bir gelişme gösterir. Yerel Ermeniler kuyumculuk, terzilik, işlemecilik, dericilik ve silah üretimi alanlarında ilk sıraya yerleşirler. Kahire Khan el-Khalili çarşısındaki kuyumcuların büyük bir kısmı Ermeni’dir. Mısır sarayının ihtiyaçlarını Ermeni zanaatkârları karşılar. Ermeniler inşaat alanında da öne çıkar. Mehmet Ali Paşa döneminde davet edilen Ermeni ve Rum duvar, taş, demir ustaları Mısır’daki inşaatlarda önemli görevler üstlenirler. Ermeniler imalat alanında ve sanayinin gelişmesinde de görev alırlar. 1818’de bir ipekli fabrikası açarlar, fabrikada Türkiye’den getirilen ustalar çalışır. Üretilen ipekliler İstanbul ve Hindistan’da üretilenler kadar kaliteli olur. Ermeni sermayesi 1828 Rus-Osmanlı Savaşı sırasında daha da yoğun bir şekilde Mısır’a akar. Bu dönemde, Mısır’ın ilk sarrafları Ermeniler olur. Mehmet Ali Paşa’nın baş sarraflığını Yeğiyazar Bedrosyan, 1818-47’de ise Aleksantr Minasyan yapar. Ermeni sarraflar, aynı zamanda, 1837’de, Kahire’de, Mısır’ın ilk bankasını da kurarlar. Bu banka varlığını 1841’e kadar sürdürür.

A.Mokyan, S. Seğposyan, G. Tekirzade, M. Haçadıryan, K. Rafayelyan ve Abroyan ailesi gibi büyük Ermeni tüccarlar, şirketleri için İzmir, İstanbul gibi şehirlerde şubeler açar. Halıcılık, değerli taş, kehribar eşya ticareti ile uğraşırlar. Madara tuz ocaklarının, Dimyat (Damietta) balık halinin, nehir nakliyatçılığının, Kahire hamamlarının sahipleri Ermeni sarraflardır. 1840’larda Mısır’daki Ermeni nüfusu 10 bini aşar.
Mısır ekonomisinin güçlenmesi büyük devletlerin çıkarlarıyla çelişmeye başlar. Mehmet Ali Paşa’nın izlediği politikalara müdahale edilir. 1882’de Mısır İngiltere tarafından işgal edilir. Ermeniler Mısır’ı terk etmeye başlar ve Ermeni nüfusu 4 bine kadar geriler.

Heykeli dikilen Ermeni asıllı başbakan

1867’de İsmail Paşa Mısır valisi olur. Paşa, ülkenin dış ilişkilerini yürütmesi için Nubar Paşa Nubaryan’ı görevlendirir. İsmail Paşa, Nubar Paşa’nın aktif desteği ile, Osmanlı sultanından ‘hidiv’ (Farsça, ‘büyük vezir’) unvanını alır. Hidiv, sadrazam (başvezir) ile aynı rütbedir. 1825 İzmir doğumlu olan Nubar Paşa Nubaryan önemli görevler üstlenir. 1878’de, bir dizi siyasal ve mali reform gerçekleştirmek üzere İsmail Paşa tarafından başbakanlığa getirilir. Nubar Paşa bu dönemde aynı zamanda dışişleri bakanlığı görevini de yürütür. 1875’te, Mısırlılarla Avrupalılar arasındaki davalara bakacak ve Fransız yasalarını temel alacak karma mahkemelerin kurulmasını sağlar. Nubar Paşa, başbakanlık yaptığı dönemde Avrupa ile işbirliği yönünde bir politika izler. 1904’te İskenderiye’de heykeli dikilir, birçok sokağa adı verilir.

Süveyş Kanalı’nın inşa edilmesi (1868), Mısır’ın uluslararası ticaretinde gözle görülür bir artış sağlar. Bu dönemde Anadolu Ermenileri tekrar Mısır’a gelmeye başlar; özellikle Bitlis, Muş ve Sasun’dan gelenlerle, Mısır’daki Ermeni nüfusu sekiz bine ulaşır. 
1882’de İngiliz güçleri Mısır’ı işgal eder. Ülke ekonomisi İngiliz sermayesinin egemenliği altına girer. Mısır siyasetinde önemli bir rol oynayan ve1891’de dışişleri bakanlığı görevini üstlenen Dikran D. Abro, feodal geri kalmışlığa karşı, ordunun güçlendirilmesi politikasını yürütür. 

Ermeniler bir dönem Mısır’da tütün ekimi ve işlenmesinde de rol oynar. Sektörün %90’ı Ermenilerin elindedir; önemli tütün markaları yaratırlar, fabrikalarda çok sayıda Ermeni işçi çalışır. Ermeniler kuyumculuk ile de ilgilenirler; V. Momcıyan, K. Yerganyan, G. Arifyan Mısır’ın ünlü kuyumcuları arasında yer alır. Mısır’da fotoğrafçılık alanında da Ermeniler öne çıkar. 
1882’de İskenderiye’de yaklaşık 80 adet Ermeni ticarethanesi yer alıyordu. 1886 yılı verilerine göre, bu sayı Kahire’de 2250’ye ulaşıyordu. Kevork Topalyan, G. Keçyan, Bakıcıyan Kardeşler, Isdepan İplikçiyan, Kevork Muradyan, Sarkis Manukyan ve Mahdumları gibi şirketler dikkati çeker. Bu şirketlerin kurucuları İstanbul ve İzmir’den gelen Ermeni ailelerdir. Mısır Ermenileri Osmanlı’da ve Ermeni vilayetlerinde üretilen birçok malın ticareti ile de ilgilenirler. 

Mısır’da, Nubar Paşa Nubaryan, Garabet Ağa Kalust, Apraham Pardokh gibi kişilerin yanı sıra, Ermeni kiliseleri de büyük arazilere sahip olur.

1915 Felaketi ve Mısır 

19. yüzyılın sonlarına doğru Abdülhamit istibdadından kaçan Ermeniler, Mısır’a yeni bir göç dalgası başlatır. Mısır’a gelenler kiliselerde, okullarda ve çadırlarda barınır. Gelenlerle Ermeni ruhani önderliği ilgilenir. Yardım amacıyla, 15 Nisan 1906’da yardımsever Boğos Nubar Paşa’nın (Nubar Paşa Nubaryan’ın oğlu) girişimiyle Haygagan Parekordzagan Inthanur Miutyun (HPIM, Ermeni Yardımsever Genel Birliği), 1915’te ise İskenderiye’de Ermeni Kızıl Haçı kurulur. Aynı yıllarda Ermeni Yardım Kurulu Fonu oluşturulur; 1920’ye kadar faal olan bu kurul 5 milyon Mısır Kuruşu yardım toplar. 

1915, Ermeni halkının tarihinde kara bir yıl olur. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin giriştiği, adına ‘tehcir’ denen katliamda, bir milyonu aşkın Ermeni güneye, Der Zor çöllerine doğru sürülür. Sürülenlerin çoğu yollarda katledilir. Hayatta kalabilenler Suriye, Irak ve İran’a ulaşır ve kendilerine yeni bir yaşam kurmaya çalışırlar. Katliamdan kurtulanların bir bölümü de Mısır’ın yolunu tutar. Kahire ve İskenderiye’ye 20 bini aşkın Ermeni ulaşır ve böylece Mısır Ermenileri için yeni bir dönem başlar. Ayakta kalan yetim ve dulların bakımı, gençliğin eğitim sorunlarıyla baş etmeye çalışırlar. Okul, yetimhane, hastane, bakımevi, yayınevi, aş, iş olanakları yaratma, yardım kurumlarının organizasyonlarıyla giderilmeye çalışılır. 

Aralık 1915’te Fransız ve İngiliz gemileri, Antakya’dan Musa Dağlı 4058 Ermeni’yi Port Said limanına taşır. Gelenler için, Kahire’ye çok uzak olmayan bir çadır kent kurulur; burada kilise, okul, kütüphane, hastane, atölyeler, dükkânlar açılır. 

1917’de Mısır’daki Ermenilerin sayısı hissedilir şekilde artmıştır. I. Dünya Savaşı yıllarında devlet kurumlarında çok sayıda Ermeni doktor, mimar, hukukçu çalışır; bazıları yüksek derecede görevler üstlenirler. 

Savaştan sonra Mısır’da başlayan milli, bağımsızlıkçı hareket döneminde Ermeniler İngilizlerin yanında yer alır. Ermeni halkının ileri gelenlerinin önemli bir kesimi ise politikadan uzak durur, kilise, okul, dernek işleriyle ilgilenmeye devam eder. Mısır’daki Ermeni nüfusu 1926-1927’de 25-28 bine, 1947-50 arasında ise 40 bine ulaşır. Bu nüfusun büyük bir bölümü Kahire, İskenderiye, Zagazig, Asyut, Giza, Port Said ve Asvan kentlerinde yaşar.
Ermenistan’da cumhuriyetin ilanı konusunda Taşnak, Hınçak ve Ramgavar partileri arasında yaşanan fikir ayrılıkları Mısır Ermenilerine de yansır, aralarında bölünmeler olur. Ancak Mısır Ermenileri, yeni kurulan cumhuriyete yardım etmekten geri durmaz. Özellikle Ermenistan Kıtlık Fonu, Yerevan Devlet Üniversitesi’ne, Leninagan depreminden (1926) zarar görenlere, Ermenistan’da yeni inşa edilen Nor Arapgir (Yeni Arapgir), Nor Yevtogya (Yeni Tokat) yerleşimlerinin inşasında maddi yardımlarda bulunur.

Mısır’ın 1922’de bağımsızlığını kazanması, Müslüman olmayan toplumlara daha önce tanınan haklarda bir değişiklik yaratmaz. Mısır Ermenileri, içişlerini uzun bir süre 1860 tarihli Ermeni Milli Anayasası’na göre yürütür. Ruhani önder başkanlığındaki 35 kişilik bir heyet cemaat içi işleyişi düzenler. Miras, evlenme, boşanma ve aile sorunlarıyla ilgilenen mahkemeler varlığını sürdürür. 

Mısır anayasaları ve Ermeniler

Mısır’da 1923’te yürürlüğe giren yeni anayasa, tüm yurttaşlara yasalar önünde eşitlik getirirken, milli azınlıklara, din ve vicdan özgürlüğünün yanı sıra, iç işlerini kendilerinin yürütmesi hakkını tanır.

Zamanla Mısır’da milli sermaye de oluşmaya başlar. Bu, ekonomide milli sermayenin baskısı demektir. Bu nedenle Ermeniler üretim ve ticaretin birçok alanından geri çekilir ve Mısır’dan uzaklaşır. Tütün işletmeciliğinde güçlü bir darbe yerler. Birçok ticari kuruluş faaliyetlerini ya durdurur ya da en düşük seviyeye indirir. Birçok Ermeni ticari kuruluşu yabancı sermayenin eline geçer. 1930’lu yıllarda, Mısır’da büyük toprak sahibi olan, devletin yüksek organlarında görev alan Ermeni kalmaz.

Anayurda ve diasporaya göç

1947-48 yıllarında, Sovyet Ermenistanı’nın ‘Anavatana Dönün’ çağrısına uyan yaklaşık dört bin kişi Mısır’dan Ermenistan’a göç eder. 

1950 başlarında Mısır’da yaklaşık 40 bin Ermeni yaşıyordu. 1952’de Kral Faruk’a karşı girişilen isyandan sonra Ermenilerin Mısır’dan ayrılması hız kazanır. 

1956’da, Nasır’ın sosyalizm yönündeki politikaları, azınlıkların haklarının sınırlanmasını da beraberinde getirir. Özel mülklerin devletleştirilmesiyle ciddi zarara uğrayan Ermeniler ABD, Kanada, Avustralya, Brezilya’ya doğru göçe başlar. Ermeni kiliselerine ait topraklar da millileştirme tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Bu politikalar ve 1956 Mısır-İsrail Savaşı sonucunda, 1970’li yıllarda Mısır’daki Ermeni nüfusu 12 bine geriler. 

Enver Sedat dönemindei, kilise arazileri ve eğitim sorunu tekrar gündeme gelir, ancak bir sonuç alınamaz. 1980’li yıllarda, Mısır’daki iç karışıklıkta Müslüman kesim ile diğer azınlıklar arasında çarpışmalar yaşanır. Ermeniler bu çatışmalarda yer almaz, tarafsız kalır ve Mısır’dan göçe devam ederler. 1974’te Mısır’daki Ermenilerin sayısı 10 bine düşer. 

2003 itibariyle, Mısır’daki Ermenilerin sayısı yaklaşık olarak 6 bine düşmüştür. Bu nüfus, günümüzde altı kilise, üç okul ve çeşitli kültür, yardım ve spor kuruluşlarıyla varlığını sürdürmektedir. Son yıllarda dış göç durma noktasına gelmiştir. Kalanlar, Ermenistan ile Mısır arasındaki ticari ilişkileri güçlendirmeye çalışmaktadır.

KAYNAKLAR 

Hay Ispürk, Hanrakidaran (Ermeni Diasporası, Ansiklopedi), ‘Mısır’ bölümü, 2003, Yerevan.
Hamarod Urvakidz Hay Kağtavayreri Badmutyan (Ermeni Kolonileri Tarihinin Kısa Taslağı), c. 1, ‘Mısır’ bölümü, Prof. A. K. Aprahamyan, 1964, Yerevan. 

Başlangıcından 1071’e Ermenilerin Tarihi, René Grousset, çev. Sosi Dolanoğlu, Aras Yay., 2005, İstanbul.



Mısır’daki Ermeni kurumları

Ermenilerin toplumsal örgütlenme geleneği, yaşadıkları her coğrafyaya yansır. Kiliseleri, okulları, yardım kuruluşları, yayınları ve matbaaları, gençlik ve spor örgütlenmeleri, tiyatro ve sanat kuruluşları, kültürel faaliyet organizasyonlarıyla, Ermeniler bu geleneği Mısır’da da yaşama geçirirler. 

KİLİSELER

10. yüzyıl ile 12. yüzyıl arasında, Mısır’da otuzdan fazla Ermeni kilisesi ve manastırı vardı. 

11. yüzyıl sonlarında Kahire Surp Kevork Kilisesi; 12. yüzyıl ortalarında Süveyş’te Surp Hovhannes Mıgırdiç Kilisesi; Sohag’da duvar resimleriyle ünlü Isbidag Manastırı (Beyaz Manastır); Kahire yakınlarındaki Tura’da Surp Kevork, Surp Hovhannes Mıgırdiç ve Surp Krikor kiliseleri; Sina’da katolikosluk ve yedi Ermeni kilisesi; İskenderiye, Asyut, Zagazig ve diğer şehirlerde de Ermeni kiliseleri açılır.

11. yüzyılda Ermenilerin Mısır’a yoğun göçleri kiliselerin sayısını öylesine artırır ki, bir Arap tarihçi ve gezgin, “Mısır halkı, Ermenilerin Müslümanlığı sınır dışı etmesinden korkuyordu” değerlendirmesinde bulunur. 14. yüzyılda Kahire’de Surp Minas ve Surp Mardiros kiliseleri inşa edilir. 

Kahire’de 1839’da Surp Asdvadzadzin Kilisesi, 1843’te Surp Minas Kilisesi ve Guys Mariyam şapeli ibadete açılır. 1867’de Mısır ruhani önderliği İstanbul Ermeni Patrikhanesi’ne, 19. yüzyıl sonlarında ise doğrudan Eçmiyadzin Katolikosluğu’na bağlanır. 
Günümüzde Kahire Surp Krikor Lusavoriç ve Surp Minas kiliseleri faal haldedir. Kıptilere teslim edilmiş olan Surp Haç Kilisesi’nde, Ermeniler yılda bir gün adakta bulunmaya ve dua etmeye gitmektedir. Yervant Odyan, Vahan Tekeyan ve Siranuş’un mezarları Surp Minas Kilisesi’nin mezarlığındadır. 

İskenderiye’de,1884’te inşa edilen Boğos Bedros Kilisesi ve 1927’de faaliyete geçen Surp Kevork şapeli faal haldedir. 
Mısır’da 1831’de Katolik Ermeni cemaati de resmen tanınır. Kahire’de Avedumn Surp Asdvadzadzin ve Surp Tereza, İskenderiye’de ise Anarat Hığutyun Ermeni Katolik kiliseleri faal haldedir. 

Kahire ve İskenderiye’de Protestan Ermeni kiliseleri ve cemaati de bulunmaktadır.

OKULLAR

Kalustyan Ermeni Okulu

1828’de Kahire’de açılır. İlk karma okuldur. Önce yardımsever Yeğiyazaryan’ın adıyla anılan 1897’de ‘Kalustyan Ermeni Okulu’ adını alan okulda Arşag Alboyacıyan, Hagop Oşagan, H. Setyan, L. Acemyan, Vahan Tekeyan, Kohar Kasbaryan gibi, Ermeni edebiyatı ve tarihi alanında ünlü isimler eğitim görür.

Boğosyan Ermeni Okulu
1845’te İskenderiye’de açılır. İlk döneminde Aramyan Okulu olarak adlandırılır; 1867’de, varlıklı bir devlet görevlisi olan Boğos Bey Yusufyan’ın adıyla öğrenim vermeye devam eder. 

Uluslararası Kız Okulu
1905’te eğitime başlar. Kahire’de Manisalıyan kız kardeşlerin çabalarıyla açılır. Anaokulu, ilkokul-ortaokul, ve sadece kızlara ait olmak üzere üç ana bölümden oluşuyordu. 1946’da, Sofi Manisalıyan’ın ölümü ile birlikte kapanır.

Taşçıyan Okulu
1917’de, Taşçıyan kız kardeşlerin katkılarıyla, bir karma okul olarak eğitime başlar. Üç aylık anaokulu, altı aylık karma ilkokul, ve ek olarak sadece kızların devam ettiği iki yıllık bir okuldan oluşuyordu. Yatılı ve gündüzlü bölümleri vardı.

Haygazyan Okulu
1924’te Haygazun Kahana Vosgeriçyan öncülüğünde İskenderiye’de açılır. Amacı, yabancı okullara giden Ermeni öğrencilere alternatif sunmaktır. 1952’ye kadar açık kalır. 

Nubaryan Ermeni Okulu
1925’te Kahire’nin Heliopolis banliyösünde, Boğos Nubar Paşa’nın bağışlarıyla kurulur.

Berberyan Okulu
1924’te Kahire’de, Onnik ve Vahan Berberyan’ın çabalarıyla açılır. İstanbul’daki aynı adlı okulun devamı niteliğindedir. Mezunları, sınava girmeden Avrupa üniversitelerine kabul edilir. 1933’te maddi zorluklar nedeniyle kapanır. 

DERNEKLER

Okumasevenler Derneği
1896’da Kahire’de, Ermeni gençler öncülüğünde kurulur. 

Dikran Yergat Kültür Derneği
1902’de İskenderiye’de, bir grup düşünür, aydın ve meslek adamı öncülüğünde kurulur.

Ermeni Yardımsever Genel Birliği (HPIM)
15 Nisan 1906’da Kahire’de, Boğos Nubar öncülüğünde kurulur. İdari merkezi 1922’de Paris’e, 1942’de New York’a taşınır.

Mısır Ermenileri Yayın Derneği
Mısır’daki ilk Ermeni basın-yayın kuruluşudur. 1908’de Yervant Odyan’ın çabalarıyla kurulur. 

Gamk Beden Eğitimi Derneği

1912’de İskenderiye’de kurulur. Günümüzde de faal haldedir. 

Ararat Beden Eğitimi Derneği
1914’te Kahire’de kurulur. Günümüzde de faal haldedir. 

Ermeni Sanatsevenler Derneği
1920’de Kahire’de kurulur. Derneğin çalışmalarına yazar Vahan Tekeyan, ressam O. Avedisyan, karikatürist A. Sarukhan, müzisyen K. Alemşah, A. Badmakıryan gibi birçok önemli sanatçı katılır. 

Uluslararası Ermeni Eğitim ve Kültür Derneği
1928’de Kahire’de, ‘Ermeni Eğitim ve Yayıncılık Derneği’ adıyla kurulur. Kurucuları arasında Ermenistan Cumhuriyeti’nin kuruluşunda dışişleri bakanlığı yapan Hamo Ohançanyan, yazar ve eğitimci Levon Şant, tarihçi Nigol Ağpalyan, sanat eleştirmeni Kaspar İpekyan, Isdepan Yesayan gibi birçok Ermeni entelektüel bulunur. 

Ermeni Kültür Dostları Derneği
Sergiler ve yayınlar aracılığı ile Ermeni kültür eserlerini yabancılara tanıtmak amacıyla, 1941’de Kahire’de kurulur. 

Ermeni Milli Fonu
1942’de Kahire’de, Vahan Tekeyan, E. Papazyan ve L. Gonanyan öncülüğünde kurulur. Ermeni gençlerin gazetecilik, öğretmenlik gibi mesleklere ve dini görevlere hazırlamaya dönük faaliyette bulunur. 

Sevan Kültür Derneği
Yazar Karnig Sivaslıyan’ın çabalarıyla, 1943’te İskenderiye’de kurulur. Dernek üyelerinin ve Sivaslıyan’ın Ermenistan’a göç etmesiyle kapanır.

Husaper Kültür Derneği
1945’te Kahire’de, Ermeni Devrimci Federasyonu eylemcileri tarafından kurulur.

Vahan Tekeyan (1878-1948) Ermeni edebiyatının yurtdışındaki ilk büyük temsilcilerinden, şair, yazar ve gazeteci. Ortaköy’de dünyaya geldi. İstanbul’daki Nersesyan, Berberyan, ve Getronagan ve Kahire’deki Kalustyan okullarında öğrenim gördü. İlk yazısı 1894’te ‘Hayrenik’ gazetesinde yayımlandı. 1905’te İskenderiye’de ‘Şirag’ dergisini yayımladı; ‘Joğovurtin Hamar’, ‘Arev’, ‘Partzravank’ gibi gazetelerde de çalıştı. Kahire’deki ‘Ermeni Milli Fonu’nun kurucularındandır.

Nubar(yan) Boğos (Paşa) (1851-1930) Mısırlı devlet adamı. Nubar Paşa’nın oğludur. İsviçre ve Fransa’da eğitim gördü. Mısır Demiryolları İdaresi’nin müdürlüğünü yaptı. Kahire su ve İskenderiye tramvay şirketlerinin kuruluşunda rol oynadı. Balkan Savaşları ve sonrasında Osmanlı’da Ermenilerin yaşadığı vilayetlerde reform yapılması için Batı ülkelerinin dikkatini çekmek amacıyla kurulan delegasyonun başkanlığını yaptı. Çeşitli yerlerdeki Ermeni kolonilerine yaptığı bağışlarla pek çok kurumun kurulmasına destek oldu.

Aleksandr Saruhan (1888-1977) Malatya’da doğdu. İlköğrenimini Batum’da, ortaöğrenimini İstanbul Pangaltı Mıhitaryan Ermeni Okulu’nda tamamladı. Viyana Güzel Sanatlar Akademisi grafik bölümünde okudu, İstanbul’daki ‘Gavroş’ adlı aylık mizah dergisine çizdi (1920-23). Daha sonra Kahire’de yaşamaya başladı; ‘Haygagan Sinema’ (Ermeni Sineması) ve oradaki gazeteler için çizdi. Ermeni Kültürü Dostları Derneği’ni kurdu. Yervant Odyan’ın ‘Inger Pançuni’ (Yoldaş Pançuni) ve Hagop Baronyan’ın ‘Medazbadiv Muratsgannerı’ (Soylu Dilenciler) adlı mizahi romanlarını resimlendirdi. Mısır karikatürünün de kurucusu sayılır; Kahire’de bir sokağa ismi verilmiştir.

Yervant Odyan (1869-1926) İstanbul, Yenikapı’da doğdu. İstanbul, Atina, Londra, İskenderiye Ermeni basınında önemli görevler üstlendi. Birçok gazete yayımladı, çeşitli süreli yayınlarda yazıları yayımlandı. İskenderiye’de 1902’de ‘Azad Khosk’u yeniden, 1903’te ‘Azad Pem’ [Serbest Kürsü] adlı mizah dergisini (dört yıl) yayımladı. 1907’de Kahire’de ‘Arev’ [Güneş] adlı günlük mizah gazetesini kurdu. ‘Inger Pançuni’ [Yoldaş Pançuni] adlı eserini ve ‘Garapnad [Giyotin] adlı mizah dergisini 1910’da yayımladı. Mayıs 1915’te tutuklanıp Der Zor’a tehcir edildi, mucize eseri sağ kaldı. İstanbul’a 1918’de İstanbul’a döndü. 1924’te Trablus’a, oradan Kahire’ye geçti. 1926’da kanserden öldü ve Kahire’deki Marmina Ermeni Mezarlığı’na gömüldü.

Levon Şant (1869-1951) İlkokulu İstanbul, Üsküdar Cemaran Okulu’nda tamamlar; 1884-1891 yılları arasında Eçmiyadzin Kevorkyan Cemaran’da eğitim görür. Leipzig ve Münih üniversitelerinde pedagoji ve psikoloji eğitimi aldı. Hovhannes Tumanyan, Avedik İsahagyan gibi Ermeni yazarlarla sıkı ilişki içindeydi. 1911’de İstanbul’daki Getroagan ve Esayan okullarında öğretmenlik yaptı. 1915’te Avrupa’daydı; 1919’da Kafkasya’ya yerleşti. Tiyatro alanında önemli eserler verdi. Kahire’deki Uluslararası Ermeni Eğitim ve Kültür Derneği’nin kurucularındandır.


Mısır Ermeni Periyodikleri

Ermeni süreli yayınlarının ortak bir özelliği vardır: Birçok periyodiğin künye bilgisinde “yeni dönem” ibaresi yer alır. Yayınlar, yasaklama, ekonomik sıkıntılar, başka bir yayınla birleşme, şehir değiştirme gibi çeşitli nedenlerle ara verir ve bir süre sonra tekrar çıkmaya başlarlar. Ortak özelliklerinden biri de zaman zaman ‘özel sayı’ çıkarmalarıdır. ‘Aztarar’a Yolculuk’ köşesi de, kısa bir süreliğine ara vermişti; önümüzdeki hafta, ‘yeni dönem’de sizlerle farklı bir formatta tekrar buluşacak.

Yaklaşık bir aydır tüm dünyanın gözü Mısır’ın üzerinde. Agos’un orta sayfalarında, Mısır ve Ermeniler konusunda özet bilgiler bulabilirsiniz. ‘Aztarar’a Yolculuk’un bu haftaki ‘özel sayısı’nın konusu da, Mısır Ermeni periyodikleri.

1865-1980 yılları arasında, Mısır’da –Kahire’de 83, Iskenderiye’de 38 adet olmak üzere– toplam 121 adet Ermenice periyodik yayımlanır; bu sayı 2003 yılı itibarı ile 160’a ulaşmıştır. 

Mısır Ermeni süreli yayınlarını da, dernek ve yardım kuruluşlarının yayınları; edebiyat, sanat yayınları; günlük siyasi, sosyal gazeteler; yıllıklar; okul gazeteleri ve dergileri; mizah gazeteleri ve dergileri; gençlik, siyasi parti yayın organları gibi birkaç grup altında ele almak olanaklıdır. 

Mısır’daki Ermeni süreli yayınlarının ömrü genellikle kısa olur. Önemli bir kısmı, bir-iki yılını doldurmadan yayınına son verir. Ancak aralarında yüzüncü yaşına yaklaşanlar da var. 2003 yılı itibarı ile, üçü yayın hayatını devam ettirmektedir. Mısır’da Ermeni periyodiklerinin yanı sıra, yüzlerce edebi, tarihi içerikli Ermenice kitap da yayımlanmıştır. Özellikle Ermeni tarihi konusunda yapılan araştırmaların önemli olduğunu, ve Mısır’da tüm bu yayınlara uygun bir matbaa örgütlenmesi olduğunu belirtmekle yetinelim.

Bu yayınların hepsini burada tanıtmamız olanaksız; farklı alanlarda öne çıkan periyodiklerden küçük bir seçki sunalım... 

Armaveni (Hurma Ağacı): Mısır’ın ilk Ermenice süreli yayını. 1865’te Kahire’de toplam dört sayı yayımlanan, filolojik bir dergidir.

Neğos (Kanal): 1889’da Iskenderiye’de, Andon Rışduni tarafından, haftalık gazete olarak yayımlanır. 

Ardemis (Artemis): 1902-1903 arasında yayımlanan aylık aile dergisi; ‘XX. yüzyıl Ermeni kadınları yayın organı’. 

Azad Pem (Serbest Kürsü): 1903’te Iskenderiye’de Yeniden Örgütlenen Hınçak Partisi tarafından yayımlanır. Yayınına 1905’te Kahire’de devam eder. Yervant Odyan, Mikayel Gürcüyan, Vahan Tekeyan gibi ünlü yazarlar bu gazetede çalışır.

Kraser (Edebiyatsever): 1904-1905 yılları arasında, Iskenderiye Kitapseverler Derneği’nin onbeş günlük dergisi olarak yayımlanır.

Şirag: 1905’te Iskenderiye’de yayına başlayan, aylık edebi ve sosyal dergi. 1906’da Kahire’ye, 1909’da Istanbul’a taşınır. Vahan Tekeyan, Arpiar Arpiaryan gibi önemli yazarlar bu dergide editörlük yapar. 

Tertig (Küçük Gazete): 1906’da Yervant Odyan ve Yervant Antreasyan tarafından günlük gazete olarak yayımlanır.

Mıdrag (Kamçı): 1908’de, Parseğ Şahbaz tarafından, on beş günlük siyasi ve edebi dergi olarak yayımlanır.

Avel (Süpürge): Aylık, onbeş günlük mizah dergisi. 1908’de Kahire’de, 1914-1918 arasında Istanbul’da yayımlandı.

Miyutyun (Cemiyet/Birlik): 1912’de Kahire’de yayına başlar, 1928’de Paris’e taşınır. 1947-1962 arasında ise New York’ta aylık ve iki aylık periyotlarla yayımlanır.

Husaper (Ümit Verici): 1913’te Kahire’de yayımlanmaya başlar. 1923’te Ermeni Devrimci Taşnak Partisi’nin yayın organına dönüşür. 

Yekibdahay Daretsuyts (Mısır Ermeni Yıllığı): 1914’de Kahire’de yayına başlar. 1917’de Iskenderiye taşınır, 1926’da yayınına son verir. Toplam sekiz cilt yayımlanmıştır. 

Arev (Güneş): 1915’te Iskenderiye’de, 1924’ten sonra Kahire’de yayımlanır. Ramgavar Partisi’nin Mısır bölgesi yayın organı olarak günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.

Savarnak (Uçak): 1919-1971 arasında Kahire’de, Yervant Mısırlıyan tarafından yayımlanan mizahi ve siyasi gazete.

Haygagan Sinema (Ermeni Sineması): 1925-1926 arasında Kahire’de yayımlanan haftalık mizah dergisi. Editörlüğünü, ünlü karikatürist Aleksandr Saruhan ve Yervant Odyan yaptı

Araks (Aras Nehri): 1925-1965 yılları arasında Iskenderiye’de yayımlandı. Ilk dönem Zartonk (Yeniden Uyanış) öğrenci derneğinin yayını olmuştur.

Punç (Demet): 1925’te Iskenderiye’de, 1925-1946 yılları arasında ise Kahire’de iki haftalık çocuk dergisi olarak yayımlanır.

Çahagir (Öncü): 1948’de Kahire’de edebi, sosyal dergi olarak yayımlanmaya başlar. Yayın hayatı günümüzde de devam etmektedir.

Önümüzdeki hafta ‘Aztarara Yolcuk’ köşesinin “yeni dönem”i hakkında sohbet edeceğiz.


Agos /25 Şubat 2011


Orhan Miroğlu yaşadığımız toprakların ölümcül özelliklerinden arındırılarak yaşanası hale gelmesi için söz almaktan çekinmeyen kişilerden. Militarist söylemin tahkimatçısı olmaktansa ona karşı çıkarak söz söyleme çabasını çoğaltmaya, içeriklendirmeye çalışıyor. 
Son yayımladığı kitap Silahları Gömmek ( Everest Yayınları, 2012) bu doğrultuda yazılmış az sayıdaki kitaplardan biri. Kitap medyanın yansıttıklarının ötesine de uzanıp daha geniş bir perspektif edinmemizin ipuçlarını veriyor. Düşünülmeden kıyaslanan Mandela/Öcalankarşılaştırılmasının niteliksel özelliklerini tasnif ediyor. Öcalan’ın yakalanıp İmralı’ya hapsedilme sürecini militaristlerin nasıl yönlendirdiğini inceliyor. PKK-BDP ile TC militarizminin birbirini nasıl beslediğine dikkat çekiyor. Etkili bir Kürt siyasetçisi olan Sait Kırmızıtoprak’ın öldürülmesinin kaybettirdiklerini hatırlatıyor. 
Kitabı bitirirken Kürt meselesinde solun PKK şiddetini meşru görmesini eleştirirken, “Kürt sorununda siyasi çözüm KCK’nın değil, BDP’nin siyasi olarak güçlenmesi ve sivil toplumun, sivil siyasetin, aydınların savaş, ateşkes, geri çekilme dahil bütün aşamalarda söz ve karar sahibi olmasından geçiyor,” diyor. Ekliyor: “PKK’yı siyasi manada destekleyen Kürtlerin kolektifi ve kutsalı, silahlı mücadelenin bizzat kendisidir, silahlı mücadele yoluyla yaratıldığına inanılan manevi değerlerdir. s. 305”

Miroğlu Ankara’da oturuyor. Bu röportajı e-posta ile yaptık. Örgütlenmiş siyasi şiddetin kaynaklarına inme isteğime sakınmasız bir üslupla cevap verdi.


Ömer Faruk: Geçenlerde ortalığı birbirine katan, anlaşma da sağlanamayan bir tartışma yapıldı. Lakin izleyebildiğim kadarıyla epey yüzeysel bir seviyede cereyan etti tartışma. AKP Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, “Bir medeniyet dili midir Kürtçe? Böyle anadilde eğitimi düşünmüyoruz. Anadilde eğitimin Türkçe olması hem beraberlik sağlıyor hem Türkçe bir medeniyet dilidir. Türkçeyle eğitimin her alanına hizmet verilebilir,” dedi. Dikkatinizi çekerim, “Kürt, Türk” ikilemi üzerinden giden bir akıl yürütme biçimi bu. Toplumsallıklar arasında hiyerarşi gözeten, ırkçı bir söylem…(Arınç daha sonra sözünü, “Her etnik grubun medeniyeti var,” biçiminde düzeltti. Lakin “anadilde eğitim”in meşru bir insanlık hakkı olmasından söz etmedi…) 
Açalım: Aydınlanma’nın ürünü olan 19. yüzyıl evrimci antropolojisi uygarlığı barbarlıktan sonra gelen en üst aşama olarak tanımlar. Aydınlanma aklının içinden bakan muhtelif tanımlara mesafeli baktığı için sivrilen tanım ise F. Braudel’in yaklaşımıdır, bence. Klasik ve kronolojik tarihçilik anlayışını eleştiren Braudel uygarlık olarak Batı, Rus, İslam, Çin, Hint ve Afrika’dan söz eder. Böylesi bir tasnifin ise coğrafya, dil/yazı, mimari, beslenme/müzik, din, giyim/kuşam ve ahlâk üzerinden kurulabileceği açıktır. Bu tasnifin içinde Kürt uygarlığı yok, ama Türk uygarlığı da yok. Yukarıdaki tasnifin özelliklerini her iki etnisiteye uyguladığınızda kendini diğer toplumsallıklardan farklı kılan bir toplumsallık göremiyorsunuz. 

Ayrıca, küreselleşmenin önlenemez bir vakıa olarak bütün dünyayı belirlediği göz önüne alınırsa bu tip tartışmaların son derece arkaik kaldığı ortaya çıkar. Esas belirleyen modernizm/kapitalizmdir artık. Diğer uygarlık iddiaları/tartışmaları “romantik otantiklik/Chambers” nostaljisinden öteye geçememektedir. Bülent Arınç ise zihnen aydınlanmaya/modernizme/kapitalizme teslim olmuş bir yerden konuşurken, içinden gelmediği/doğmadığı bir toplumsallığın mirasçılığını, sözcülüğünü yapmakta, siyasetteki vasıfsızlığa/seviye düşüklüğüne katkı yapmaktadır. Üstelik Claude Levi-Strauss, Marshall Sahlins, Pierre Clastres ve John Zerzan gibi yazarlar uygarlığı yıllardır kapsamlı bir eleştiriye tabi tutarken…

Ne dersiniz?


Orhan Miroğlu: Türk-Kürt siyasal ve toplumsal ilişkilerinin merkezinde kendisini gizlemiş, bunu başarmış bir çeşit Türk oryantalizmi olmuştur. Batı oryantalizminin zihniyeti Mısır’ı yeniden üretti, ama kabul edelim ki, Kemalizm de aynı şeyi Kürt ve Kürdistan için yaptı. Kürtler Kemalist zihniyet kalıplarına göre yeniden üretildiler, Türklük onlara bağışlanan tarihsel bir lütuf olarak görüldü. Yaşanan bunca şeye rağmen, hâlâ da böyle görülüyor. Türk oryantalizmi böylece inkârı mümkün kılan bir siyasi ortamın meydana gelmesini sağladı. Kürt dili ve Kürt edebiyatı yoktu. Kürtler dağda yaşayan ilkel bir kavim olarak görüldüler. Dağdan indirilmeleri ve modernleştirilmeleri, Kemalist paradigmanın temel amacı oldu. Dersim ve öncesinde girişilen katliamlar bu amaca hizmet etti. Kemalizm Türk kimliğini, Kürt kimliğinin inkârı üzerinden kurdu ve tasarladı. Buna göre Türk kimliği etnik bir kimlik değil, Anadolu toprakları üstünde yaşayan herkesi kapsayan, tarih üstü, gerçek üstü mucizevi bir kimlik olarak görüldü. Metin Heper’in Devlet ve Kürtler adını taşıyan kitabı bu düşüncenin en önemli ve belki de son kaynaklarından biridir. Kimliklerin ve vatandaşlığın yeniden tanımlanması, bu tanımlanma bağlamında Kürtlerin bugün talep ettikleri hakların anayasada nasıl kullanılacağı veya formüle edileceği konusunda yürütülen tartışmalar, bu yüzden üretilen bir kimlik olarak Türk kimliği ile, bu üretim sürecinde yaşanan inkârın çeşitli biçimlerine gelip dayanıyor.

İnkâr bitiyor az çok ama, bu sefer de hak talep eden kimliklerin hayatı karşılamaktan yoksun olduğu, yani medeni olmadığı yolunda görüşler ifade ediliyor. Lakin bu görüşlerin, hangi amaçla ortaya konulursa konulsun, bizim bugün yaşadığımız siyasi gerçekler bakımından toplum içinde fazla bir karşılığı kalmadı. Miadı dolmuş ve savunulması gittikçe zorlaşan görüşlerin ise demokratikleşmeye bir katkısı yok ve olmayacak. Bülent Bey’in bu açıklamasından sonra gelen tepkiler, aslında bu görüşlere sahip olmanın ve onları savunmanın da ne kadar güç olduğunu ve sahibini de epey zorda bıraktığını gösteriyor.
Kral artık çıplak diyen çocukların sayısı çok fazla ve onları yakalayıp bir yerler tıkmanın imkânı da kalmadı.


Ömer Faruk: Medeniyet tartışmasına devam edelim… İbn Haldun’un Mukaddime’sinden atfen, “…yenik olanı, her zaman yenene benzeme çabasında görürsün: Giyiminde, kuşamında, binişinde, silahında, bunları yapış/kullanış yönteminde ve bunlara verilen biçimlerde, bunlardan başka konularda, başka durumlarda benzeme çabasında bulursun. (…) Giyim kuşamlarında, gelenek ve göreneklerinde, başka durumlarında, duvarlara, yapıtlara, evlere çizip işledikleri biçimlere, resimlere, heykellere varana dek her konuda benzemeye çalışırlar. O denli ki bilinçli bir gözle bakıp değerlendiren bir kimse bunların birer ‘istila belirtisi’ olduğunu düşünür. s. 115” alıntısını yapıyorsunuz. Bu yorum salt İbn Haldun’un değil L. H. Morgan’ın da kullandığı, bildiğim kadarıyla Hikmet Kıvılcımlı’nın da başvurduğu, itibar edilen bir yorum… 

Bu yorumu veri alarak açıkça belirtmekten yanayım: Bülent Arınç’ın “Barbar/Uygar” ikilemi üzerinden yapılmış olan “Kürt/Türk” ayrımı, yenilmiş, ‘istilaya maruz kalmış,’ insanlık tarihinde medeniyet olarak bile yer al(a)mamış bir zihniyetin boş böbürlenmesinden ibarettir. Üstelik, İbn Haldun’un Mukaddime’yi kaleme aldığı 1378 yılından bu yana adlandırdığı “istilacı zihniyet”e ortak olan, onun içinden konuşan, “istila kibri/hazzı” taşıyan bir zihniyet dünyasının ürünüdür. 
Ve siyasetin giderek vasıfsız/seviyesiz bir hale dönüşmesinin, sosyal patlamalar biriktirmesinin en veciz örneklerinden biridir.
Ne dersiniz?


Orhan Miroğlu: Benim gençlik yıllarım bir Türk gibi Türkçeyi güzel konuşmak ve yazmak çabası içinde geçti. Kürtlüğümüzden utandığımız yıllardı bu yıllar. Çok eskilerden bahsetmiyorum, 60’lı, 70’li yıllar. 1980 yılında, Diyarbakır Cezaevi’nde görüş kabininin üstünde ‘Türkçe konuş çok konuş’ yazıyordu. Türkleştirme ve askeri doktrinizasyon bu cezaevinde temel politika haline gelmişti. Kürtlerde Orhan adına pek rastlanmaz. Babamın, adı Orhan olan bir Türk askerine duyduğu hayranlık ve yine babamın benim bir gün bu Türk askerine benzemem isteği ve merakı sonucu adım Orhan oldu. Türk oryantalizminin doğal bir sonucuydu bütün bu yaşananlar. Türk oryantalizmi, Kürdü ve Kürtçeyi bir takıntı, bir paranoya halinde sorun etti. Batılı oryantalistler Doğu’yu nasıl ki, yeniden icat ettilerse, Türk oryantalistler de Kürtlüğü bir çeşit yeniden icat etmenin peşine düştüler, Kürt kimliğiyle ve Kürt insanıyla o derecede oynadılar. Amaçları Kürtlerin Türk olduğunu ispat etmekti. Geçenlerde şöyle yazdım: Muhafazakâr-demokratlarla, ulusalcılar olarak adlandırılan kesim arasında, Kürtçeye gösterilen tutum açısından fazla fark yok diye.
Bu yüzden ulusalcı-Kemalist bir çizgide olan Sayın Mümtaz Soysal, “Kürtçe anadille eğitim talebinde bulunanları getirin böyle bir şeyin, bizzat bu talebi olanlara ne kadar zarar vereceğini ispat edeyim” diyor, diyebiliyor. Bu müthiş bir oryantalizm örneği ve paranoya aynı zamanda. Bir başkası, Sayın Metin Heper, devletin geliştirdiği Türkleşme projelerinin aslında Kürtlere sunulan bir lütuf olduğunu düşünüyor, düşünebiliyor. Bu anlayışlar, Kürtleri ve Kürtçeyi, uygarlık tarihinin bir parçası olarak görmüyor, o halde yapılacak iş, uygarlaştırıcı projelerdir. Cumhuriyet tarihi bu projelerin -çoğu başarısız kalmış- kanlı- kansız biçimleriyle doludur. Kürtçe’nin medeni bir dil olmadığına ilişkin söylem de Sayın Bülent Arınç tarafından ifade edildi. Bülent Bey bu ifadenin yanlış yorumlandığını ifade ederek, hem beni, hem başka yazar arkadaşları arayarak, eleştirilerimize teşekkür etti. Bu da devlet adamlarımız arasında çokça rastlanan bir davranış değildir doğrusu. 


Ömer Faruk: 12 Mart döneminde Kürtlerin örgütlülükleri de yoktu, isyan da yoktu. Mücadeleleri tümüyle legal sınırlar içerisindeydi. Yine de Musa Anter, Tarık Ziya Ekinci, Mehmet Uzun, Mehdi Zana gibi aydınlar tutuklandı. Kürtlerin örgütlenme isteğine cevap veren bir Kürt yapılanma yoktu. Hatta kimsenin fikri de yoktu. Beni ve bir başka arkadaşımızı aralarında para toplayıp kendimize bir örgüt bulmak için İstanbul’a yolladılar, diyorsunuz. Örgütlenme ihtiyacınızı Türk solu üzerinden gidermek istediğinizi belirtiyorsunuz… Bu ruh halini, sosyolojik verileri de gözeterek biraz açar mısınız?

Orhan Miroğlu: 12 Mart döneminde, DDKO (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) faaliyet gösteriyordu. Programlarında, Kürtler’in varlığına işaret ediliyor ve Kürt halkının da bazı temel haklarının olduğu vurgulanıyordu. Sözünü ettiğiniz Kürt aydınlarının çoğu DDKO Davası’ndan yargılandılar. Sayıları da çok fazla değildi.

DDKO’dan yargılananlar, 1974 affıyla tahliye oldular ve bağımsız siyasi örgütlenme, Kürt aydınlarının gündemine o tarihte girmeye başladı. Ecevit’in getirdiği af, aslında toplumsal bir hareketliliğin de önünü açmış oldu. Bizler daha genç kuşaklar ise ağabeylerimizi -12 Mart’ta tutuklananları- dikkatle izliyorduk. Şu konuda hemen bütün Kürt aydınları hemfikirdi: Kürtlerin kurtuluşu sosyalizmdedir, ama Türkiye işçi sınıfı henüz Leninist ulusların kendi kaderini tanıma fikrinden çok uzaktır. O halde Kürtlerin ayrı örgütlenmesi temel bir hak diye düşünülüyordu ve pratikte de hayata geçen bu anlayış oldu. Sosyal ve toplumsal koşullar, devletin uyguladığı baskılar, inkâr politikaları, Kürt toplumunda yeniden hatırlanıyor ve deyiş yerindeyse, bir ulusal uyanış yaşanıyordu. Oysa Türk aydınlarının genel olarak, Kürt meselesindeki algıları resmi ideolojinin ötesine varamıyordu. TİP deneyi yaşanmış ama 12 Mart’tan sonra bu deneyimin sürekliliğini sağlayacak, yani Kürt ve Türk sosyalistlerini aynı partide buluşturacak ortak bir siyasi proje üstünde kimse, yeni bir tartışma başlatmak niyetinde değildi. 12 Mart’tan sonra kurulan TKSP (Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi ) kısa bir dönem yeni kurulan TİP’le temas içinde oldu. Ama bu birliktelik de çok fazla sürmedi.


Ömer Faruk: 12 Mart döneminde Türk solu ideolojik/politik performansı ile Kürt solunu da etkiledi. Onların kendi etki alanı içerisinde kalmasına neden oldu. Başlangıçta TİP etkili oldu. Sonrasında ayrışma başladı. THKO, THKP-C, TİKKO gibi örgütlenmeler silahlı mücadeleyi bir “siyasi bir yöntem” olarak seçtiler. “Silahlı mücadeleyi bir siyasi yöntem” olarak seçenlerin Kürtler nezdindeki karşılıklarından söz eder misiniz? Programları nasıldı? Aynı teorik/politik varsayımlar üzerinden mi hareket ediyorlardı?

Orhan Miroğlu: Türkiye sol hareketi içindeki silahlı mücadele çizgisi, Öcalan’ın etrafında toplanan ve o tarihlerde Ankara’da okuyan Kürt gençleri üstünde etkili oldu. Bunlar daha sonra PKK’yi kurdular.
Sosyalist ideolojiyi benimseyenler için, Vietnam ve Küba gibi ülkeler ilham kaynağıydı. Vietnam deneyi özellikle öne çıkan bir deneyim oldu. ‘Bağımsız Birleşik ve Sosyalist bir Kürdistan’ fikrini benimseyen ve kendilerine APO’cular denen grup, sömürgecilik tezinden hareket ediyorlardı. Kürtlerin yaşadığı ülke mademki sömürgeydi, o halde silahlı mücadele verip, sömürgecileri ülke topraklarından kovmanın dışında bir çare yoktu. Kürt sosyalistlerinin tümü kuşkusuz böyle düşünmüyorlardı. Silahlı mücadeleye karşı olan sosyalistler, federasyonu ve dolayısıyla bir arada yaşamayı savunuyorlardı. Bugün bu çizgi çok zayıf kalmış görünüyor. Buna karşılık, silahlı mücadele geleneğinden gelen PKK’nin etkilediği ve belirlediği bir Kürt hareketi söz konusudur. Dolayısıyla dışarıdan bakıldığında, bağımsız Kürt örgütlenmesi, sosyalist ideolojiyi benimsemiş birtakım ulusal kurtuluş savaşlarını örnek alanlarla, ulusal sorunların çözümünde, SSCB’nin ve sosyalist Yugoslavya’nın uyguladığı yöntemi, yani federasyonu benimsemiş olanlar arasında paylaşılmış bir hareket görünümü arz ediyordu.


Ömer Faruk: Türk solunda Kemalist çizginin çok belirgin olduğunu, bu özelliğini Kürt soluna da aktardığını söylüyorsunuz. Kürt siyasetinin Kemalizm ve İttihatçılığı aşamadığı için irtifa kaybettiğini, uluslararası gelişmeleri okuyamadığı belirtiyorsunuz. Türk ve Kürt solundaki çakışan Kemalist özellikler nelerdir? Daha özgürlükçü bir toplumsallık tahayyülünde sizce Kemalizm nasıl bir rol üstlenir? 

Orhan Miroğlu: Kürt solunda bugün PKK'yle temsil edilen 'sosyalist' çizgi yöntemleri, öngördüğü anlayışlar, iç muhalefeti tıpkı Kemalistler gibi kanla ve iç infazlarla yok etmesi, halkı yönetilmesi gereken kitlelerden ibaret görmesi, lider kültüne tapınma, kutsallaştırma ve daha birçok ortak özellikler itibarıyla Kemalizme ve İttihatçılığa benziyor. Bu yüzden zaman zaman Kürt Kemalizm’i veya Kürt İttihatçılar deyimini kullanıyorum. PKK'nin bu ideolojiyi benimsemesi ve içselleştirmesi kendiliğinden olmadı. Burada ben şahsen bir devlet taamüdü görmekteyim. Bugün Ergenekon'dan yargılanan Yalçın Küçük ve Doğu Perinçek gibi Kemalist-İttihatçılar yıllarca Bekaa'da 'öğretmenlik' yaptılar. Med TV Yalçın Küçük'ün verdiği derslerle açılır, öyle de kapanırdı. Küçük zaten bu 'görevi' devlet adına ifa ettiğini açıkça söylüyor. Bu görevi başarıyla tamamladığına kuşku yok. Ortada Kemalist bir Kürt hareketi var çünkü. PKK' nin Kürt toplumuyla kurduğu siyasi ilişkiler, Kemalizmin 20'li, 30'lu yıllarda Türk toplumuyla kurduğu ilişkilere ve öngörülere tıpa tıp benziyor, örtüşüyor. CHP tek partiydi, Mustafa Kemal tek lider. Kürtler'de de Öcalan ve PKK 'tektir'. Çoğulculuğa geçit yoktur. Deneyenler olmadı değil, ama hayatlarıyla ödediler. Bugün PKK'nin iç infazları konuşuluyor. Ben bu iç infazların, Öcalan’ın kendi muhaliflerini ajanlıkla suçlayıp yok etmesini, PKK'ye birileri tarafından zerk edilen İttihatçı-Kemalist gelenekte aramamız gerektiğini düşünüyorum. İttihatçılar Almanlardan öğrendiklerini seksen küsur yıl sonra Kürtlere öğrettiler. Ben ne Öcalan'ın ne de PKK'yi yönetenlerin, akıl hocaları olmadan, 15 bin civarında iç infaz yapabilecekleri kanısında değilim. Onlara böyle bir örgütü ayakta tutmanın başka yolu olmadığı öğretilmiş olmalı. Bu insanların bir kısmı sonuç olarak üniversite öğrencisi gençler ve bir kısmı da saf köylülerdi, ve dağa Kürdistan’ı özgürleştirmek için çıkmışlardı, ya da buna inanıyorlardı. Kendi yoldaşlarını yok etmenin zehirli mikrobunu içlerinde taşıyan insanlar değildi. Ama devletin taamüdü onları hedef aldı ve PKK insanların hainlikle, ajanlıkla suçlanarak adeta imha edildiği bir örgüt haline geldi; PKK çok kısa bir süre içinde hem yurt içinde hem yurt dışında kriminal bir örgüt olarak algılandı. Sivillere karşı giriştiği acımasız eylemler ve iç infazlar nedeniyle. Bugün Kürtlere vaat edilen Öcalan'ın tartışmasız liderliğinde bir özerk bölgedir, ki bu fikrin gerçekleşme ihtimali bile, Kürt toplumunu korkutuyor. Çünkü PKK'nin yöneteceği teritoryal bir bölgede geçerli olacak olan hukuk KCK hukukudur. KCK tüzüğünde açıkça, tümü KCK Yurttaşları olarak görülen Kürt nüfusun ihtilaf yaşaması halinde son sözü Öcalan'ın söyleyeceği yazılıdır. Bugün Kemalizm ve Mustafa Kemal her bakımdan eleştirilebilmektedir, ama Kürt Kemalizmi ve Kürt Mustafa Kemali’ne bir eleştiri yöneltmek imkânsızdır. Bu bakımdan her iki Kemalizmin daha özgürlükçü bir toplumsallık tahayyülünde herhangi bir rol oynayabileceği kanısında değilim. Her iki Kemalizm her iki toplumun içinde aşılmadıkça, her iki Kemalizm’in yarattığı siyasi tecrübelerle yüzleşilmedikçe gerçek bir demokrasinin önü zor açılır. Türk toplumu bu bakımdan daha iyi bir yerde duruyor. Sorgulamayı ve eleştirmeyi öğrendi. Ama Kürt toplumunda durum böyle parlak değil. Bunun da sebebi, Kürt gençlerinin Kuvayı Milliye seyyar birlikleri gibi dağlarda dolaşıyor olmaları. Hikâye burada devam ediyor yani. Oysa Türkiye’nin dağlarında bugün Kuvayı Milliye birlikleri filan yok. PKK gücünü, dağlarda dolaşan bu 'Kürt Kuvayı Milliyecilerden alıyor. Kürt Kemalizm’i onlar sayesinde mümkün olabiliyor. Ve Kürt sivil siyasetçileri, kayda değer bir siyaset üretmeden, dağlardaki gençlerin cesaretine sığınmış bir halde, Kürt toplumunun önünü kesiyor, Kürt toplumunun demokratikleşmesini engelliyor. Kürt ve Türk Kemalizmi… Her şey birbirine o kadar çok benziyor ki..


Ömer Faruk: PKK-BDP’nın Suriye’deki Baas Partisi’ni desteklediğini, oysa, Suriye’deki Kürtlerin 400 bin kadarının yurttaşlık hakkına bile sahip olmadığını, evlerinin kapılarına “devlet malıdır, satılamaz” yazıldığını aktarıyorsunuz. Bazı günler muhalif kanattan 100 (yüz) kişinin öldürüldüğü Suriye ile ilgili geçenlerde bir haber yayımlandı: “Antakya’da, Suriye Devlet Başkanı, diktatör Beşşar Esad’a destek vermek için İnsan Hakları Derneği (İHD) Antakya Şubesi, Eğitim-Sen, DİSK, Halkevi, AKADER, Halk Cephesi, BDP, EMEP, ESP, ÖDP, TÖP-G, SDP, Sosyalist Parti ve Partizan’ın katıldığı mitinge en sert tepki İHD Genel Merkezi’nden geldi.(…) Antakya’da önceki gün düzenlenen mitinge yaklaşık iki bin kişi katıldı. Suriye bayrakları ve Beşşar Esad posterleri taşıyan göstericiler, ‘Suriye, Irak ve Libya gibi olmasın’ yazılı pankart açıp, ABD ve AKP aleyhinde sloganlar attı. Grup adına yapılan basın açıklamasında ‘Emperyalizme karşı olmak, halkların kardeşliğini savunmak için buradayız’ dendi. Zaman zaman Arapça sloganlar da atan grup, olaysız dağıldı. 21.02.2012 Taraf”
PKK-BDP, CHP ve (bazı) Türk solunun/sosyalistlerinin “Baas rejimi” üzerinden işbirliğine gitmesini nasıl yorumluyorsunuz?


Orhan Miroğlu: PKK'nin, Kemalizm söz konusu olduğunda, Türkiye'de izlediği politikalarla, Ortadoğu'da bir çeşit Arap Kemalizmi olan Baasçılık söz konusu olduğunda izlediği politikalar arasında bir fark yok. Bu bakımdan tam bir tutarlılık söz konusu. Bir sol hareketin, muhafazakâr-demokrat ve İslami çizgide bir hükümete karşı politikalarının olması, neo-liberal dünyaya karşı bir tutumunun olması çok doğaldır. Ama sol adına babadan devredilen totaliter ve eli kanlı bir rejimin yıkılmaması için cansiperane bir çaba gösterilmesini, mücadele verilmesini anlamak mümkün değildir.

Türk solu ve Türk Kemalizmi arasında aşılmaz duvarların olmadığına bir kez daha tanık oluyoruz. Suriye'de şimdiye kadar binlerce insan öldü, ama CHP'li kadınlar yanlarına EMEP'lileri de alarak Şam'a destek ziyaretinde bulundular. Türk ve Arap Kemalizmi dayanışma içinde. Acaba bütün dünyayı dehşete düşüren, öldürülmüş, kan revan içinde kalmış Suriyeli çocukların fotoğraflarına bakıp biraz utanç duyacaklar mı bilmiyorum. Ama tarih yoluna devam ediyor. Arap halkları, yerine ne koyacaklar çok bilmiyoruz, ama en azından eskimiş, miadı dolmuş diktatörlük rejimlerine karşı bugün ayaklanma halindeler. Gerçek sol bu mücadeleyi desteklemektir. Oysa bizim solcularımız, Türküyle Kürdüyle Esad'ın arkasında duruyor. Esad yönetiminin ve Baas'ın Suriye'de iktidarda kalması artık imkânsız. Bu rejim İran, Rusya gibi ülkelerin desteğiyle ayakta kalsa bile, Esad ve partisi bu denklemin içinde olmayacak artık. PKK'nin ise bu yönetimle ilişkileri çok gerilere dayanıyor. Baba Esad Kürt hareketini gerçekte yöneten adamdı. Nasıl yönettiği ve bu yönetimin maliyeti ortada. PKK bu netameli geçmişten ders almamış görünüyor. Esad’la işbirliği yapıyor, Kürtlere baskı uyguluyor ve muhalefetle hareket eden Kürt partileriyle kavgalı. Kürt siyasilerin rejimin ajanları tarafından yok edilmesinde PKK'nin de katkıları söz konusu. Dolayısıyla bugün PKK'nin izlediği politikalar sadece burada değil, Ortadoğu'da da Kürt halkının çıkarlarına ters politikalardır. 


Ömer Faruk: Türk solu yenildi: Yenilgi nedenleri arasında, “silahlı mücadeleyi bir siyasi yöntem” olarak benimsemesi de var. Aradan 32 yıl geçmiş olmasına rağmen bu tercihin özeleştirisini yapmadı. Bu tercihin siyasi/toplumsal sorumluluğunu üstlenmedi. PKK’nın “silahlı mücadeleyi bir siyasi yöntem” tercihine de sessiz kalarak onay verdi. Belki de kendi intikamını almasını istedi. Bu durumu yorumlar mısınız?

Orhan Miroğlu: PKK’yle kıyaslandığında Türk solunun silahlı mücadele söz konusu olduğunda ciddi bir deneyimi olmadı aslında. Böyle bir şeye zaman da kalmadan 12 Mart geldi zaten ve her şey saman alevi gibi parlayıp söndü. Solun Türkiye’deki başarısızlığını bu silahlı mücadele pratiği ve anlayışında aramak yerine, en kadim sorunda, yani sol sanılan şeyin aslında neden Kemalizm-İttihatçılık olduğu gerçeğinde aramak lazım. İttihatçılık devleti koruma ve bu koruma uğruna girişilen çılgınlıklar olarak tarihe geçti. Ama bitmedi. Kemalizmin içinde yaşadı. Bu sefer bu koruma zihniyeti Kemalizmle projelendirildi ve onda hayat buldu. Dolayısıyla bu alanda zaten herhangi bir siyasi boşluk yoktu. Oysa sol, boşluk olduğuna inandı. İttihatçılığa ve Kemalizm’e soyundu. Solu halk arasında başarısız kılan temel sebep budur. CHP’nin bir türlü sosyal-demokrat bir partiye dönüşememesinin de gerçek sebebi budur. Lakin sol, silahlı mücadeleye ilişkin romantizmini hiç terk etmedi. İbrahim Kaypakkaya’nın düşlediği gerilla birlikleri ( kitabın sonsözünde bu konuya geniş yer verdim) Kuvayı Milliye gruplarına bir hayli benziyor. Köyü basacaklar, ağayı öldürecekler sonra devrimci bir tiyatro oyunuyla köylüler bilinçlenecek. Dersim’de 1938 ve sonrasında acaba olup biten böyle bir şey değil miydi dersiniz? Diyeceğim, PKK’nin gerilla eylemleri, solun hem romantizmine iyi geldi, hem de Kürt hareketi üzerinden kurulan birtakım konseptler, bu çeşit solun hep tedavülde kalmasını sağladı.


Ömer Faruk: Otoriter, hiyerarşik, yasakçı, tekçi ve türcü, gerektiğinde muhaliflerini öldürmekten çekinmeyen reel sosyalizm 1989 yılında çöktü. Görüldü ki yöneten yönetilen ayrımını ortadan kaldırmaya yönelik yeni, özgürlükçü bir toplumsallık murat etmiyor. Kendini kapitalizmle yarışmaya adamış, verili durumu muhafaza eden, güç edinmeye yönelik bir perspektifi var. Ömer Laçiner Birikim/271-272’de solun silahla siyasi mücadele yöntemini seçmesini, bu tercihe “öncü savaşı/gerilla savaşı” vb. adlar vermesini imha olmaya doğru giden bir yıldızın son parlaması olarak değerlendiriyor ve sert bir üslupla eleştiriyor. 1970-1980 yılları arasında öne çıkan Kızıl Ordu, Raf vb. yapılanmaları da göz önüne alarak yaptığı değerlendirmeyi “reel sosyalizmin elan vital’i/son hamle”si olarak adlandırıyor. Bu değerlendirmeyi veri alırsak iki soru(n) üzerinde düşünmemiz gerek: 
1) “Siyasi mücadeleyi silahla yapmayı tercih eden” Türk solu bu tercihinin siyasi/toplumsal sonuçlarını tartışmaktan neden kaçınıyor? 
2) “Siyasi mücadeleyi silahla yapmayı tercih eden” Kürt solu yenilmiş bir söylemin son taraftarı olduğunun farkında mı? 


Orhan Miroğlu: Türk solu silahlı mücadeleye ilişkin tercihlerinin siyasal toplumsal karşılığı ve sonuçlarını tartışamaz, çünkü bu bir döneme ilişkin paradigmanın tamamen çökmesi demek. CHP Kemalizmi tartışabilir mi, tartışırsa CHP’den geriye ne kalır? Dersim katliamına karşı gösterilen tutum-onamanın sebebi bu değil mi? Paradigmayı korumak. Dersim-38’i onaylamayan bir CHP, Kemalizmle de yüzleşmek zorunda kalır.

Geçmişte kalan sol anlayışlar için de durum az çok buna benziyor. Ama Kürt solu veya daha açıkçası PKK için başka şeyler söylenebilir. Çünkü buradaki silahlı mücadelenin sebebi, sınıfsal talepler veya sınıf adına iktidar talebi olmaktan çok, ulusal taleplerdir. Bastırılmış etno-kültürel dinamiklerdir. Ve bu bastırılmış etno-kültürel dinamikler her zaman şiddet potansiyeli taşırlar. PKK bu potansiyelden beslendi, şiddet otuz yıl gibi uzun bir dönem ancak böyle mümkün olabildi. Bu şartlara isterseniz, Ortadoğu’daki konjonktürel şartları da ekleyebilirsiniz tabii. Dolayısıyla PKK için en azından Kürt kimliğinin inkâr edildiği yıllarda silah kullanmak ve ‘bütün ulusun hakları’ için mücadele vermek çok zor olmadı. Ama şimdinin Türkiye’sinde bu etno-kültürel dinamiklerin şiddet yoluyla bastırıldığı dönem sona ermiş görünüyor. Dolayısıyla Kürt sorununda, silahlı yolla mücadelede, tarihin sonu yaşanıyor dediğim aslında budur. Kürt halkı anadille eğitim ve özerklik için mücadele etmenin meşru ve demokratik yolları, kanalları olduğunu görüyor. Ama PKK bunu göremiyor. Aslında PKK, silahlı mücadelesinin, bir halkı ve bir bölgeyi tek başına yönetmek gibi bir garantiyi ve hakkı ona sağlamış olmasının gerektiğine kendisini bir hayli inandırmış görünüyor.


Ömer Faruk: Daha ötesi, -sizin sözlerinizle- “KCK denilen tarih ve zaman dışı model”le “Kürt toplumunun (böyle bir modelle) yönetilemeyeceğini”, bu tip antidemokratik bir toplumsallık tasavvurunun neredeyse kalmadığını veri alırsak, böylesi bir toplumsallık için insanların “ölmek ve öldürmek” ikilemi üzerinden hayatlarını sürdürmek zorunda kalmaları son derece sorunlu/hazin bir durum değil mi? Daha vahimi, “Kayıtları tutulmamış olsa da Öcalan daha sonraki yıllarda, PKK içinde olup bitenleri yorumlarken, iç infazlarda 15 bin kişinin hayatını kaybettiğini söyleyecekti. s. 288” diyorsunuz. Bu korkunç bir rakam! Doğruluğundan emin misiniz? Ayrıca Mehmet Şener, Hikmet Fidan, Kani Yılmaz’ın adlarını vererek PKK’nın kendi muhalefetini de öldürdüğünü söylüyorsunuz… 

İnsan hayatının biricikliği, taklit edilemezliği, yerine başka hiçbir şeyin konulamayacağını göz önünde bulundurarak “kendi muhalefetini yok eden bir muhalefet” için ne söylemek istersiniz? Devlet ve ona itirazsız biat edenlerden hümanist olmalarını beklemiyoruz; -nafile bir çaba olur, 17 bin faili meçhul cinayetin, öldürmenin suçu/günahı/zalimliği tereddütsüz ona ait olmalı. Ama muhalefetten hümanist olmasını beklemenin neresi yanlış? Yoksa muhalefet de hümanist olma yeteneğini yitirdi mi?


Orhan Miroğlu: Öcalan ve PKK ‘özgün olmak’ adına, bir toplumu kurtuluşa götürecek ve sonra da yönetecek bir model arayışı içinde oldu. Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesinden sonra geliştirdiği söylemler, genel hatlarıyla demokrasi talebi ve AB Kurucu sözleşmelerine tekabül ediyordu. PKK’nin kapatılmasını istedi, HADEP’in Ankara’da gerçekleşen kongresinde Türk bayrağı indirildiği için partinin adının değişmesini istedi. Belli ki, geçmişin kötü anılarından kendini ve partisini kurtarmak ve yeni bir sayfa açmak istiyordu. Ama ne yapalım ki geçmiş geçmişte kalmıyor ve bir toplumda sorgulama başlayınca bu netameli geçmiş gelip yakanıza yapışıyor. Öcalan’ın 1999 yılında geliştirdiği barış hamlesi karşılıksız kalınca, yeniden başa dönüldü. Varlığını korumak kaygısı öne geçti. PKK’nin Kürt toplumuna önerdiği yönetim modelinin biri gitti, öbürü geldi. KADEK, KONGRA-GEL ve KCK. KCK’nın bir yönetim felsefesi ve anlayışı var. Hiçbir şeye benzemiyor. Yargısı, Yasama Meclisi ve son karar vericisiyle Öcalan, bu modelin hiçbir şekilde demokratik ilke ve prensiplerle bağdaşmadığını ortaya koyuyor. Üç yıl önce DTK’de Ahmet Türk’ün eline bir metin verdiler okuması için. Davet edilenlerin arasında Türk aydın-akademisyenler de vardı. İnsanlar duyduklarına inanamadılar. Ahmet Türk, basına metni daha önce okumadığını ve içeriğinden haberi olmadığını söyledi. Açıkçası, Kürt toplumunun açılım sürecinde en çok korktuğu şey, devletin PKK’yle bu model üzerinden anlaşmasıydı. Böyle bir durumda bölgede Batı’ya doğru yeni bir göç dalgasının başlayacağından hiç kuşku duymamak lazım.

Ama bu göç dalgasına, 1990’lı yıllarda olduğu gibi Türk toplumunun kucağını açması söz konusu olmayacak. Böyle bir durumda, korkunç bir etnik çatışma yaşayabilir Türkiye.

Öte yandan, PKK Kürt toplumunda çoğulculuğu ortadan kaldıran, totaliter bir sistem öngören böyle bir modelin hayata geçmesi için, Kürt gençlerini savaşa çağırmakta ve bahar aylarıyla beraber, yeni bir halk savaşı başlatacağını söylemektedir. Sivil Kürt siyaseti dağdaki gençlerin cesaret ve savaşma arzusu üzerine inşa edilmiş görünüyor. Bu sistem ve bu anlayışlar sizin de dediğiniz gibi son derece hazin bir durum ortaya koyuyor. Hazin çünkü cesaretleri üzerine siyaset yapılan o gençlerin binlercesi, sistemi ayakta tutmak için dağlarda, Bekaa’da katledildi. Katledilenlerle ilgili rakam bana ait değil, Öcalan’a ait. Nereden çıkarmış olabilir bu rakamı diye sorulabilir. Kuşkusuz Öcalan dağa çıkanların yani PKK’ye katılanların sayısını biliyor. Orduyla girişilen çatışmalarda ölenlerin de sayısı biliniyordu. Arada, çatışma olmadan hayatını kaybedenlerin sayısı var bir de. İşte bu iç infaz rakamına tekabül ediyor diye düşünmek lazım. Aslında bu ölenlerin çoğu, PKK içinde bir iç muhalefet örgütlemek için uğraşmış insanlar filan değildi. Öldürülmeleri, tamamen sistemi ayakta tutmak, korku ve şüphe üstüne kurulmuş bir işleyişi sürdürmek içindi. Ajanlık ve ihanetle suçlanıyorlardı ve infaz ediliyorlardı. Bu uygulama, açıkça Stalinist dönemin tipik uygulamasıdır. Politik psikiyatride ‘zulmedenin mikrobunu kapmak’ diye bir deyiş var. PKK’de kendi yoldaşını öldürebilenler bu mikrobu fazlasıyla kapmış olanlardı. Zamanla düşmanına benzemektir bu. Onun gibi gaddarlaşmaktır. PKK’de bu gaddar ve zalim figürler fazlasıyla vardır. Her şey sanki, Teşkilatı Mahsusa’nın ve İttihatçı geleneğin, Kürt toplumu içinde ve seksen yıl sonra tezahür etmiş gibidir. 


Ömer Faruk: Bazı sol klişeler vardır, düşünülmeden, tartışılmadan “doğru” kabul edilir: Anti-kapitalizm, anti-emperyalizm ve anti-faşizm…gibi. Bu klişenin içinde “anti-militarizmin” olmaması başlı başına militer bir sorunu biriktirir ve solun gelecek tahayyülünü sakatlar: Reel sosyalizm bu durum için çok öğretici bir örnektir. Zira militarizm kişinin özgür iradesini düzen ve disiplin adına kendine hapseder. Düzen adına insanlar arası ilişkiyi kontrol eder, insanları aynılaştırır, onları güvenlik politikasının bir aracı olarak görür. Güce, disipline, kontrole, itaat etmeye göre kendini var etmenin, teknik ve araçsal aklın hüküm sürdüğü, hiyerarşik ve otoriter toplumsallığın adıdır militarizm: Ve modern devlette cisimleşmiştir. 

Yöneten yönetilen ayrımının ortadan kalkmasını, insanların tasarlayan ve eyleyen kişiler olarak kendi özgür iradelerine sahip çıkmasını murat eden bir yeni özgürlükçü toplumsallığın militarizmle ilişkisi yoktur: Doğası gereği anti-militaristtir. Güce ve imha etmeye göre kendini var eden bir toplumsallığın parçası olmayı reddeder: Bu anlamda “vicdani ret”çidir. 

PKK’nın 1984 yılında silahlı mücadeleyi Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla başlatmasıyla birlikte Türk ordusunun modernizasyona başladığını, jandarmaların komandolardan oluşturulması, özel timlerin yetiştirilmesi, Özel Harp Dairesi’nin Özel Kuvvetler Komutanlığına dönüştürülmesi, koruculuk sisteminin getirilmesi gibi pek çok militer uygulama için zemin bulabildiğini belirtiyorsunuz. Yanı sıra Engin Alan, Atilla Uğur gibi Ergenekoncuların Öcalan’a “ Devlet bu düşük yoğunluklu savaşta sizi dikkate almaz. Savaşı tırmandırın, daha ciddi bir savaş verin o zaman dikkate alınırsınız, sizi dikkate almak zorunda kalırlar. s. 40” dediğini aktarıyorsunuz. Başka bir yerde yine kimi Ergenekoncuların Öcalan’ı “savaşın bitmesi yolunda değil, sürmesi yolunda etkilemeye çalıştığını s.10”, Öcalan PKK’nın silahlı güçlerini sınır ötesine çekme çağrısı yaptığında ve binlerce militan yurt dışına çekildiğinde ise, “Hepsi gitmesin… En azından beş yüz kadarı kalsın. s. 10” dediğini belirtiyorsunuz.

Birbirini besleyen, birbirine muhtaç olan ve birinden birini seçmemiz için bütün psikolojik savaş yöntemlerini kullanan iki militer güç…
Bu seçimi yapmak zorunda mıyız?


Orhan Miroğlu: Size teşekkür etmek istiyorum, çünkü kitabın asıl sorununu bulup ortaya çıkarmışsınız: Bizim yaşadığımız ya da bize yaşatılan savaş, gerçekte savaşmak isteyen güçlerin ortak mutabakatıyla sürdürülmüş bir savaştan başka bir şey değildi.
Kabul edilebilir sınırlarda tutuldu bu savaş. Açık gizli birtakım mutabakatlar olmadan iç içe geçmiş iki toplumu her defasında karşı karşıya getiren eylemlerle bir savaşı otuz yıl sürdürmek mümkün olamazdı. Bizler artık bu savaşın birçok yönüyle bir şike savaşı olduğunu biliyoruz. Şapka düştü kel göründü. Ne zamandan beri? Ergenekon’un üstündeki sis perdeleri aralandığı zamandan beri. Şimdi sıra, Kürt Ergenekonu’nu bilmeye ve açığa çıkarmaya geldi. PKK bu yüzden, JİTEM davalarıyla hiç ilgilenmiyor, faili meçhul cinayetler için Diyarbakır’da açılan davalara iki avukat giriyor, ama sanıkları, eli kanlı katilleri, dışarıdan gelip savunan avukatların sayısı bunun birkaç katı. Oysa KCK davalarına giren avukat sayısı yüzlerle ifade ediliyor. Bu Kürt toplumu bakımından gerçek bir utanç vesilesi olmalıdır. Kürt aydını ve Kürt sivil toplumu da bu utancın meydana gelmesinde pay sahibidir. Yeni öğreniyorum ki, TESEV, JİTEM davalarıyla ilgilenmeye ve bu davalara avukat tahsis etmeye hazırlanıyormuş. Öcalan’ı savunmak için 400 avukatın vekaletname almaya hazır olduğu bir Diyarbakır’da, yoksul Kürtlerin yüzlercesinin infaz edildiği cinayetler ve olaylar için açılan davalara kimsenin iltifat etmemesi, bir halkın uğradığı zulmü, yaşadığı dramı gösteriyor. BDP’nin içinden geldiği siyasi partiler şimdiye kadar 70’e yakın üyesini faili meçhullere kurban verdi. Ama BDP bunun için ne iç hukuk yollarını ne de dış hukuk yollarına başvurmadı. Çoğu zaman aşımı nedeniyle tarihe karışıp gidecek zaten. Lakin Uludere katliamını BDP Lahey’e, BM’ye taşıdı. İyi de etti. Ama peki neden Ergenekon’un, JİTEM’in cinayetlerine bu kadar ilgisiz kalıyor? Ortak işlenmiş suçların açığa çıkması korkusu mudur bu, sormak zorundayız ve ben sormaya devam edeceğim.


Belirtmek lazım: Bu röportaj sınırlı bir zihinsel kapasitenin ürünüdür ve hata yapmayı göze alarak kaleme alınmıştır.
ofaruk8@hotmail.com.



Nisan 2012, Varlık