Önce Akhtamar şimdi Çanakkale: Devletin bitmez oyunları



Son dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Çanakkale Savaşı kurbanlarını anma tarihi olarak Ermeni Soykırımı’nın simgesel tarihi 24 Nisan’ı belirlemesi üzerine çıkan polemik gündemi işgal ediyor. Bu son siyasi hamle bize sekiz yıl önce Akhtamar Kilisesi’nin açılışını siyasi malzeme haline dönüştürme çabalarını anımsattı. Yakın tarihe bu mercekten bakmak istedik.

Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob Mutafyan’ın önerisi üzerine 2005 yılında mimar olarak Akhtamar Surp Haç Kilisesi restorasyon çalışmasına katılmıştım. Bu süreçte Hrant Dink ile yoğun bir mesaide bulunmuş, Türkiye-Ermenistan ve diaspora ilişkilerinin gelişmesi için projeler oluşturmuş ve pek çoğunu Hrant Dink’in sütunundan kamuoyuna duyurmuştuk. 

Patrik 2. Mesrob ile o tarihlerde arkadaş gibi olmuştuk. Zaman zaman tatlı sert tartışmalarımız olurdu. Akhtamar çalışmalarını bizzat yerinde incelemesi önerime uzun süre ‘direndi’. Nedenini sorduğumda “Ben şimdi oraya gideceğim ve karşıma bir basın ordusu çıkacak, bana Ermeni soykırımı hakkında sorular yöneltecekler, ben ne diyeceğim?” dedi.  Sonunda  “Ben bir ruhaniyim, din adamıyım. Bu sorularınızı mimarımız Zakarya Mildanoğlu’na sorabilirsiniz” şeklinde bir açıklama yapması konusunda mutabakata vardık ve o süreçte  birkaç kez Van’a birlikte gittik. Haklıydı, medyanın ilk sorusu Ermeni soykırımı hakkında ne düşündüğü oldu. O dönemde Akhtamar’a onlarca kez gidip geldi. Bu yönde sorularına muhatap olduğum bölgedeki bütün ajans temsilcilerine Akhtamar’ı siyasi malzeme haline dönüştürmemelerini önererek 1915’te yaşananın bir soykırım olduğu yönündeki düşüncemi de açık yüreklilikle açıkladım. 

24 Nisan’a denk getirme gayreti

Restorasyon tamamlandıktan sonra sıra hükümet ve bakanlık tarafından açılış tarihinin belirlenmesine geldi.  O dönem iletişim kanallarımız bulunmasına rağmen ne yazık ki patrikhaneden, bizlerden bir öneri alınmadan açılış tarihi 4 Kasım 2006 olarak açıklandı. 

Bir sabah kalktığımızdaysa, dönemin Kültür Bakanı’nın bütçe görüşmeleri sırasında yaptığı bir konuşmada Akhtamar açılış töreninin Nisan ayına ertelendiğini duyurduğunu okuduk. Çok geçmeden bu tarih değişikliğinin, hükümetin açılış törenini Ermenilerin soykırımı anma günü olan 24 Nisan’a denk düşürme arzusundan kaynaklandığı anlaşıldı.

‘Açılış törenine katılmam’

Bu gelişme üzerine sert tepkiler ardı ardına geldi. Türkiye Ermenileri Patriği 2. Mesrob, yaptığı açıklamada Akhtamar’ın siyasi malzeme olarak kullanılmasını eleştirerek, “Umarız bu haber doğru değildir” temennisinde bulundu. Patriğin o tarihlerde yaptığı açıklamayı bir kez daha okumanın yararlı olacağını düşünüyorum:

“Kültür ve Turizm Bakanı sayın Atilla Koç’un restorasyonu tamamlanan Van Akhtamar Surp Haç Ermeni Kilisesi’nin açılışının 24 Nisan’da yapılacağını söylediğini basından öğrendik. Umarız bu haber doğru değildir. Çünkü böyle bir girişim, adını ne koyarsak koyalım, bir halkın acılarını bir kez daha siyasi malzeme olarak kullanmaktan öteye gitmeyen cidden duyarsız bir davranış, hatta alay etmek olur.

Agos

Söylenen tarihte yapılacak bir açılış, restorasyon kararının olumlu etkilerini de yok edecektir.

Komşu iki halk arasındaki zaten zayıf ilişkilere, Fransız Senatosu’nun aldığı karardan çok daha büyük bir darbe vuracak ve Türkiye’nin uluslararası platformda, duyarsızlıkla suçlanmasına yol açacaktır. Ermeni halkının acılarına bu şekilde yaklaşılması, soykırım rantçılarının yaptıkları kadar büyük bir hata olur. Ben dahil, hiçbir Ermeni kökenli vatandaşın 24 Nisan’da yapılacak bir açılışa katılmayacaklarını şimdiden söyleyebilirim. Elbette ülkemizi severiz bu başka bir şey, ancak acıların üzerine bu denli duyarsızlıkla gidilmesi de ne dinen, ne de vicdanen kabul edilebilir.”

Bu sert tepkiler üzerine bakanlığın 24 Nisan tarihinden vazgeçtiğini, Van Valiliği açılış tarihinin 11 Nisan olarak değiştirildiğini açıkladığında öğrendik. Ne var ki kısa sürede 11 Nisan tarihinin de rastgele belirlenmediği, devlet aklının bir oyunu, bir şark kurnazlığı olduğu ortaya çıktı. Zira Ermeni soykırımını anma gününün Ermeni literatüründe  11 Nisan  olarak yer aldığı, 11 Nisan’ın eski takvime göre 24 Nisan’a denk geldiği dünya alem tarafından bilinmekteydi. Ermeniler 1915 soykırımı kurbanlarını, hayatta kalan bir grup Ermeni aydının öncülüğünde ilk kez 1919’da anabilmişlerdi. Teotig de aynı yıl bu anmayı 11 Abril, Huşartsan (11 Nisan Anıtı) adlı eseriyle ölümsüz kılmıştı.

O tarihler Hrant Dink’in en sıkıntılı, kendi deyimiyle güvercin tedirginliği yaşadığı günlerdi.  İş çıkışı bu açıklamaları değerlendirmek üzere Hrant’a uğradım. Ne de olsa o tarihlerde Akhtamar’la özdeş hale gelmiştim. Görüşmemiz uzun sürmedi. Hrant’a, “Bunlar oyun oynuyorlar, dalga geçiyorlar. Hani şu televizyon programındaki sunucunun yarışmacıya sıkça yönelttiği ‘Emin misin, son kararınız mı?’ sorusu var ya, aynen onun gibi bir şey bu” dedim.

19 Ocak 2007 tarihli Agos, manşetinden “Emin misiniz, son kararınız mı?” sorusu yöneltildi. Son karar zaten verilmişti. Aynı gün Hrant Dink katledildi.

Yüreğimizde derin bir yarayla Patriğimiz 2 Mesrob ile 29 Mart 2007 tarihinde Akhtamar açılışına katıldık.

‘Devlet’in oyunu bitmez’

Bilindiği üzere Bizans üzerine Osmanlı, Osmanlı üzerine de Türkiye cumhuriyeti inşa edildi. Halk arasında yaygın bir deyiş vardır: “Bizans’ın ya da Osmanlı’nın oyunu bitmez.” Buna bir ek daha yapmak gerekir. “Devletin oyunu bitmez.” Bu oyunun Akhtamar açılış tarihi üzerinden nasıl oynandığını kısaca hatırladık.

Aradan yedi sekiz yıl geçti. Devlet aklı, şark kurnazlığı bir kez daha hortladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, her sene 18 Mart’ta gerçekleşen Çanakkale Savaşlarını anma törenlerinin 2015 yılında 24 Nisan tarihinde gerçekleşeceğini ve Ermenistan’ın da davet edildiğini açıkladı.

Bu noktada elbette taziye mesajları, Hrant Dink ile ilgili övgü dolu söylemler yeterli bulunmuyor, ciddiyeti sorgulanıyor. Zira kötü diaspora, iyi Ermeni yurttaşlar, zavallı Ermenistan, ‘Çanakkale’de ölenler arasında Ermeni askerler de vardı’ yaklaşımı samimiyetsiz bir zihniyetin dışavurumudur.

Tarih okuyanların, Ermenilerin yaşadıkları her toprağı kendi vatanları bellediklerini, dünyanın dört bir yanında o ülkelerin geleceği için canlarını verdiklerini bilir. Tarih okuyanlar Enver, Talat, Cemal Paşa üçlüsünün itilaf ya da ittifak devletleriyle girdikleri gizli pazarlıklar sonucu Ermenilerin yanı sıra yüz binlerce Türk’ün ölümüne sebep olduklarını da bilirler.   

Son sözümüz ise Başbakan Davutoğlu’na. Kendisi mealen “Yaşasaydı Hrant Dink de böyle isterdi” anlamına gelen bir açıklamada bulundu. Oysa yanılıyor. Hrant Dink, hamaset edebiyatı yapmayı zül sayardı. Böyle bir şey istemediğini, istemeyeceğini sekiz yıl önce açıklamış ve bunun bedelini canıyla ödemişti. 

Bu noktada tarih, hafızalarımızı geri çağırıyor ve bize Patrik 2. sözlerini bir kez daha hatırlatıyor. “Açılış törenine katılmam.”