32.İstanbul Kitap Fuarı’nın Ardından

32.İstanbul Kitap Fuarı’nın Ardından

Tüyap ve Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından düzenlenen geleneksel İstanbul Kitap Fuarı’nın Beylikdüzü’ndeki giriş kapısına geldiğimde kendimi adeta bir çocuk denizinin ortasında buluverdim. Herhalde hiçbir şey, sürekli hareket halinde olan ve konuşan yüzlerce, binlerce çocuğun cıvıltısı kadar güçlü ve çekici değildir. Sizi alır bir başka dünyaya, çocukluk günlerinize götürür, anılar yumağı içerisinde kaybolur, kendinizden geçersiniz. Bir süre onları izledikten sonra içeriye geçtim ve hemen sanat eserleri sergilerinin olduğu bölüme yöneldim.

Geçtiğimiz yıllarda fuarı dolaşırken içimde hep bir ukde kalmıştı. Sanat eserleri sergileri için bir türlü geniş bir zaman ayıramıyordum. Halbuki bu kapsamda ve yoğunluktaki eserleri bir arada bulmak her zaman mümkün olamıyordu. Bu yıl ilk kez sergiler için geniş zaman ayırdım ve hepsini görmek olanağını elde ettim. Taksim Gezi Parkı eylemleriyle bağ kuran, direnişi simgeleyen, politik içerikli resimler, desenler ve heykelcikler özellikle ilgimi çekti. Bazılarının fotoğrafını çektim.

Çektiklerimden birisi Başbakan Tayyip Erdoğan’ı eleştiren bir fotoğraftı. Nova Kosmikova imzalı eserde Erdoğan’ın ağzından, burnundan, gözlerinden ve kulaklarından petrol sızıyordu. Açıkçası bana pek de yaratıcı gelmedi, aksine abartılı ve itici buldum ama yine de ilgimi çekmediğini söyleyemem. Bir gün sonra fotoğrafın kaldırıldığını ve serginin küratörünün savcılığa çağrıldığını öğrenince çok şaşırdım. İslami muhafazakârlar bu kadarına bile tahammül edemiyorlarsa Türkiye’de demokratları çok zor günler bekliyor demektir. Hepimize kolay gelsin.

Kitap stantlarını gezmeye en baştan başladım ve ders kitapları hariç hemen hemen tümünü dolaştım. İlk molamı anarşist yayınevi Kaos’ta verdim. Sağ olsunlar, Gazi ile Hatice her gelişimde olduğu gibi dinlenmem için sandalye gösterdiler ve çay ikram ettiler. Kaos Yayınevi uzun bir süredir faaliyette bulunuyor ve her yıl en fazla iki kitap yayınlıyor. Hem kitap seçiminde, hem de çevirilerde oldukça titizler.

İkinci durağım Dipnot Yayınları idi. Yayınevinin sahibi Emirali Türkmen eski bir dostumdu. Geçen yıl başka bir yayınevi ile birlikte stant açmışlardı. Bu yıl tek başına açmış ve büyük bir yer kiralamış. Stantı da oldukça zengindi. Yıllar önce yayın faaliyetine başlayacağını söylediğinde ‘iyi düşün’ diye uyarmıştım. Doğrusu pek umutlu değildim. Yayınevlerinin durumu ortada idi. Ama o kararlıydı. Başladı ve birkaç yılda 200’e yakın kitap bastı. Sadece geçen yıl 33 kitap çıkarmış. Ankara’daki kitabevini de devretmiş ve tümüyle yayınevine yoğunlaşmış. Kataloğuna bakınca önemli bir boşluğu doldurduğunu gördüm.

Sol yayıncılığı bu yıl genel olarak zayıftı. Yayın çeşidi de, ilgi de azalmış gibime geldi. Daha çok eski yayınları basıp durumu idare ediyorlarmış izlenimi edindim. Açıktır ki sol hareketler dünyada olduğu gibi Türkiye’de de geriliyor, ilgi giderek azalıyor. Sol, küçük grupların sosyal bir çevre işlevi gördüğü dar alana sıkışmış durumda. Bu yayınlarına da yansıyor. Yaratıcı,  yeni, ses getiren yayınlar yok artık. Marx, Engels benzeri eski ustaların kitapları yeniden basılarak günü kurtarmaya çalışıyorlar. Deyim yerindeyse sermayeden yiyorlar. Ama insan sormadan da edemiyor: Nereye kadar?

‘Aydınlık’, ‘İleri’, ‘Türk Solu’ ve benzeri yayınları sol kategoriden saymıyorum. Söylemleri veya kökleri sol olabilir ama bugün itibariyle bunları sol saymak, sol’un tarihine ve geleneğine saygısızlık olur. Sol söylemlerle bezenen neo-faşist propaganda açıkçası midemi bulandırıyor. Tahammül sınırlarımı zorluyor.

Kürd yayınevleri her yıl olduğu gibi aktif görünüyorlardı ancak bunlara yönelik ilginin de geçen yıllara göre nispeten düşük olduğunu gözlemledim. Canlı bir alışveriş pek gözüme çarpmadı. Aynı şey Aleviler için de söylenebilir. İslamcı yayınevleri ise deyim yerindeyse sinek avlıyordu. İslamcıların en büyük sorunu yaratıcı olamamalarıdır. Geçen yaz Beyazıt’taki İslami kitap pazarını dolaşırken bu fikrim iyice sabitleşti. Bir türlü Kur’an, Mızraklı İlmihal, Namaz Sureleri ve benzeri dini kitapları basmanın ötesine geçemiyorlar. Ufukları çok dar, yaratıcılıklarının yerinde ise yeller esiyor.

Yayıncılık alanındaki bu gelişmeleri, gerilemeleri neye yormak gerekir, bilemiyorum. Pazarları limitine mi ulaştı? İnsanlara bıkkınlık mı geldi? Yeni bir şeyler mi bekleniyor artık? Yoksa altında daha ciddi gelişmelerin payı mı var? Bunları zamanla göreceğiz.

Yayıncılar Birliği geçen yıl Türkiye’de 48 bin küsur kitap basıldığını belirtiyor. Rakam olarak çok büyük görünüyor. Yalnız bunların içerisinde ders kitapları dahil her türlü yayın var. Kitapların dağılımına, baskı adedine, okuyucu kitlesine bakıldığı zaman farklı bir tablo çıkabiliyor. Bir yayınevi sahibi 500’er baskı yaptıklarından söz etti. En babayiğit kitabın satış rakamı ortalama üç bini pek geçmiyormuş. 76 milyonluk bir ülkede içler acısı bir durum.

Peki, fuarda ne tür yayınlar satıyordu diye sorarsanız, yanıtım popüler yayınlar olur. Büyük yayınevleri tarafından basılan ve geniş reklamı yapılan yayınlar her zaman olduğu gibi iyi satıyordu. Çocuk kitapları ve ders kitapları satan tezgâhların başında da bir hayli kalabalık vardı ama satış rakamları nasıldı bilemiyorum

Fuarda üniversite yayınevleri az sayıyla temsil ediliyordu ama stantları dolu doluydu. Boğaziçi, Koç ve Bilgi Üniversiteleri geçmiş yıllarda olduğu gibi fuarda yer alıyorlardı. Özellikle Bilgi Üniversitesi’nin stanttı oldukça zengindi. Başta yayın yönetmeni Fahri Aral olmak üzere çalışma arkadaşlarına teşekkür etmek gerekir. Diğer üniversitelere de örnek olsun. Üniversiteler kapalı devre çalışmak yerine piyasaya açılsalar çok iyi olur. Yeni bir genç ve yetenekli araştırmacılar nesli doğuyor ve bunlar eserlerini basacak yayınevi konusunda sıkıntı çekiyorlar. Üniversiteler üretken olmayan, kendinden menkul kimi prof’ların çöplüğü olmaktan artık çıkarılmalıdır ve gençlerin önü açılmalıdır. Yayın faaliyetleri bunun ilk adımı olabilir.

Kitap sergi halinin birisini ancak bir günde bitirebildim. İkinci gün önce sahaflardan başladım. Sahafların çoğunu yıllardır tanırım. Aralarında çok iyi iş yaptıklarım vardır. Bu yıl Ankara’daki sahaflarda sergide yer almışlar. Onları görünce çok şaşırdım ve bir hayli muhabbet ettik. Sahaflar bu yıl daha derli topluydular ve ilginin az olduğu söylenemezdi. Ne var ki bu tür fuarları elde kalmış kitapların ucuz yoldan satıldığı bir mekân olarak görmek düşüncesi bir türlü terk edilemiyor. Geçen Sahaflar Festivali’nde de aynı tablo vardı. Bu da daha çok sahaflıkla ikinci el kitapçılığının ayırt edilememesinden kaynaklanıyor gibime geliyor. Kuşkusuz çok iyi sahaflarımız var ama Londra’da, Paris’te, Brüksel’de, Berlin’de veya Amsterdam’da gördüğümüz, belirli bir alanda uzmanlaşmış, özel koleksiyonları ve müşterileri olan sahaflık Türkiye’de henüz oturmuş değil. Bu durum, sürekli olarak koleksiyon peşinde koşan benim gibilerin işini zorlaştırıyor. Hep sahada olmanız gerekiyor ve dolayısıyla hem zaman kaybediyoruz, hem de istediğimizi tam olarak elde edemiyoruz.

Fuar sırasında 20-30 yıldır görmediğim eski solcu arkadaşlarımla karşılaştım. Galiba fuarın en güzel yanlarından birisi de birbirini uzun süredir görmeyen dostların bu vesileyle karşılaşmasıdır.

Etkinliklere gelince: İlk geldiğim yıllarda birkaçına katılmıştım. Ancak daha sonra bu beyhude çabayı bıraktım, bana anlamsız geldi. Bir saate sıkıştırılan bu tür etkinliklerde ciddi sorunları tartışmaya açmak olanaklı değildir. Birçok etkinlikte konuşmacılara en fazla on dakika zaman tanınabiliyor. Üstelik bazı konuşmacılar yüzlerce, binlerce kilometreden uzaktan geliyorlar bu daracık sürede konuşmak için. Yayıncılığın bu kadar sorunları var iken, bunları derinlemesine ve genişlemesine ele alan etkinlikler yerine, birbirinin kopyası, dostlar alışverişte görsün misali yüzlerce bir saatçik etkinlik düzenlemek bana son derece anlamsız geliyor.  Yapılan masrafa ve emeğe yazık. Fuar yöneticileri etkinlikler için başka formatlar düşünseler iyi ederler.  En azından farklı formatları kombine edebilirler. Çünkü mevcut tablo hiç umut verici değildir.

Yayıncılar Birliği’nin raporuna göre fuar süresince 300 etkinlik düzenlenmiş. Ancak bu etkinliklere katılanların sayısı nedense belirtilmemiş. Konuların dağılımı ve katılımcıların sayısı da verilseydi daha net ve açık bir tablo ortaya çıkabilirdi.

Sonuç

Kitap fuarları bir toplumun entelektüel düzeyinin aynası gibidir. Kuşkusuz bu sözler en fazla İstanbul Kitap Fuarı için geçerlidir. Çünkü İstanbul sadece Türkiye’nin en büyük kenti değil, aynı zamanda yayıncılığın, entelektüel faaliyetin de başkentidir. İstanbul Kitap Fuarı, kitap edinmenin ve okumanın yaygınlaştırılmasında, genç nesillere tanıtılmasında çok önemli bir işlev görüyor. Bu tartışılamaz. 455 bin kişinin fuarı ziyaret etmesi bunun açık göstergesidir.

 Ne var ki, bu, her şeyin güllük gülistanlık olduğu anlamına gelmiyor. Fuar yerinin uzak oluşu, ulaşımın güçlüğü, okuyucu kitlesinin darlığı, yeni okuyucu kitlelerine ulaşılamaması, etkinliklerin iyi yapılandırılamaması, yayıncılıktaki değişimler üzerinde defalarca düşünülmesi gereken sorunlardır.

Kitap fuarları, halı fuarları veya iş aletleri fuarları türünden diğer fuarlara benzemez, kendine özgü özellikleri vardır. Sürekli yenilik yapmayı, profili gözden geçirmeyi, yeni alanlara açılmayı, canlılığı korumayı, en önemlisi yaratıcı olmayı gerektirir. Frankfurt Kitap Fuarı bunun tipik ve güzel bir örneğidir.

Aksi takdirde farkında olmadan sürekli kendisini tekrar eden bir girdaba girilir ki sanki bunun sinyallerini almaya başladık gibime geliyor.

Umarım yanılıyorumdur.

Önümüzdeki fuarda görüşmek üzere…