Anadilde eğitimle ilgili sorular

Anadilde  eğitimle ilgili sorular

En başta bir yanlış anlamayı düzeltmek gerekir. Anadil eğitimi ile anadilde eğitim aynı şeyler değildir, birbirinden farklıdır. Anadil eğitimi daha çok bir dil eğitimidir. Yani, güncel bir konu olması itibariyle Kürdçe üzerinden örneklersek, okullarda verilmesi düşünülen Kürdçe seçmeli dil dersleri esas itibariyle bir anadil eğitimidir.

Anadilde eğitim ise bütün derslerin anadilde verilmesi anlamına gelir. Yani, sadece Kürdçe dil dersinin değil, müfredatta yer alan bütün derslerin (tarih, coğrafya, edebiyat, fen bilimleri ve diğerleri) Kürdçe verilmesidir. Kürd hareketinin temel taleplerinden birisi budur ve hangi görüşe sahip olursa olsun bütün Kürdlerin bu konuda hemfikir olduğunu görüyoruz. Buna CHP ve AKP içerisindeki Kürdler de dâhildir.

Seçmeli dersler ileri bir adım mıdır?

Evet, Kürd hareketinin tarihi, hâlihazırda silahlı bir Kürd isyanının varlığı, Türkiye’deki Kürdlerin temel hak ve özgürlüklerden yoksun oluşu, mevcut iktidarın siyasal yapısı, memleketin içinde bulunduğu toplumsal koşullar vs. göz önünde tutulursa Kürdçenin ilkokul beşten itibaren seçmeli ders olması ileri bir adım olarak nitelenebilir. Çünkü geçmişte hiç yoktu ama bugün az da olsa gerçekleşebilme olanağı doğdu.

Ancak Kürdlerin yıllardır dile getirdikleri anadilde eğitim talebi ve demokratik toplumların bu konuda günümüzde eriştiği düzey açısından bakılırsa hükümetin aldığı seçmeli anadil dersleri kararı son derece yetersiz, yetersizliğinin de ötesinde küçük düşürücü bir nitelik taşımaktadır. Çünkü uzun süredir talebini dile getiren kalabalık bir halk topluluğuna, ‘size anadilde eğitim hakkını tanımıyorum, anadil eğitimini ise seçmeli olmak kaydıyla sadece birkaç saat tanıyorum’ demek onların bu istemiyle alay etmek anlamına gelir. Hatta Kürd politikacıları bu adımı kendilerine ‘hakaret’ olarak nitelediler ki pek de haksız olduklarını söylemek mümkün değildir. Nitekim bu nedenle Kürd yerleşim birimlerinde bu derse olan talep oldukça düşük kaldı. Hükümet çevreleri talebin düşük olmasını Kürdçe derslerine ilgisizlik olarak yorumlamaya çalışıyor ama gerçekte durum farklıdır. Kürdlerin protesto anlamında seçmeli derslere ilgi göstermediği biliniyor.

Avrupa ülkelerinde durum nedir?

Bugün Avrupa ülkelerinin birçoğunda, yakın zaman içerisinde gelen yabancılar hariç, yerleşik azınlıklara anadil veya anadilde eğitim verilmektedir. Yeni gelen yabancılarla ilgili genel ve yaygın bir düzenleme henüz yok, bu konuda tartışmalar sürüyor. Kuşkusuz onların da bu seviyeye gelmesi pek kolay olmadı, özgürlükler ve eşit haklar uğrunda verilen sert tartışmalar ve mücadeleler sonucunda bu haklar elde edilebildi. Bu ülkelerde de anadilde eğitimin bölünmeye yol açacağı tartışmaları gündeme geldi. Ancak bu hakkın elde edilmesi hiçbir ülkede bölünmenin nedeni olmadı. Bu arada Avrupa ülkelerinde bölünmeler olmadı değil. Oldu, ancak bunların esas nedeni anadilde eğitim değildi. Bölünmeler daha derin toplumsal ve tarihsel koşulların oluşmasıyla gerçekleşti ki bunları ele almak bu yazının boyutlarını aşar. Ancak deneyimler bize gösteriyor ki, bir ülkenin bölünmesi azınlıkların eşit haklar edinmesiyle değil, aksine edinmemesiyle yakından bağlantılıdır. Bir toplumda anadilde eğitim olanaklarının olmaması o toplumda eşitliğin olmadığının bariz bir belirtisidir ki asıl ‘bölücü’ etken işte budur.

Anadilde eğitim Türkiye’yi böler mi?

Bu argüman milliyetçiler tarafından çok kullanılıyor. İsterseniz olaya bir de şöyle bakalım: Anadilde eğitime izin vermeyen bir ülke uzun süre bütünlüğünü koruyabilir mi? İletişim ve bilişim teknolojisinin bugünkü seviyesi ve yakın gelecekte ulaşacağı seviye göz önünde tutulursa, anadilde eğitimi uzun süre yasaklamak olanaklı mıdır? Makul düşünen herkes bunun mümkün olmayacağını bilir. Peki, o zaman bu yasağı sürdürmenin ne anlamı var? Anlamı olmayan bir yasakla ülkenin bütünlüğünü sağlanacağını düşünmek, tehlikeyi gören devekuşu gibi kafayı kuma gömmekten başka bir şey değildir. Aksine anadilde eğitim sağlanırsa azınlıkların bulundukları ülkeye aidiyetinin güçlendirilmesinin yolu açılır. Elbette sadece bu yeterli değildir, başka koşulların da bir araya gelmesi gerekir ki birlikte yaşamanın ortamı oluşabilsin. Deneyimler gösteriyor ki ancak eşit koşullara sahip olan farklı topluluklar ve kültürler birlikte yaşayabilirler. Aksi takdirde bölünme kaçınılmaz olur.

Türkiye’de bölünme sendromu -ki bu ‘Sevr Sendromu’ olarak da adlandırılıyor-oldukça güçlüdür. Bunun çok nedensiz olduğu da söylenemez. Osmanlı Devleti’nin yıkılış sürecinde büyük toprak parçalarının kaybedilmesi ve ‘son vatan parçası’ sayılan Anadolu’nun da işgal edilmesi, bu topraklarda yaşayan herkesin hafızasında derin izler bıraktı. Bu nedenle, azınlıklara yönelik en küçük bir hak tanıma eğilimi bile bölünmek korkusunu depreştiriyor ve toplumsal psikoloji açısından tramvatik bir durum yaratıyor. Politikacıların bu duyguları istismar etmesini de yabana atmamak gerekir. MHP’nin varoluş nedeninin sadece kaba bir milliyetçilik olması tesadüf olabilir mi? Ayrıca bilgisizliğin de bu konuda önemli bir rol oynadığını sanıyorum. Çünkü 28 yıldır süren ve binlerce insanın yaşamına mal olan isyana rağmen Kürdlerin Türkiye’den ayrılmak konusunda bir tavır içerisinde olmaması hiç göz önünde tutulmuyor, üzerinde konuşulmuyor. PKK bile çıkış nedeni olan'Bağımsız ve Birleşik Kürdistan'  fikrini en azından görünürde terk etmek zorunda kaldı. Çünkü sanıldığının aksine bu düşünce Kürdler arasında pek yaygın değildir. Yapılan bazı araştırmalar Kürdler arasındaki ayrılmak ve bağımsız devlet kurmak fikrinin yüzde 5 ile 10 arasında değiştiğini gösteriyor. Üstelik bu oran farklı araştırmalarda sürekli doğrulanan bir olgudur. Bu tablo karşısında ‘bölünürüz’  kaygısıyla Kürdlerin en doğal demokratik hak ve özgürlüklerini tanımamakta ısrar etmek anlaşılır bir tutum değildir.

Kürdlere anadilde eğitim hakkı verilirse diğer azınlıklar da ister mi?

Elbette ister ve bu onların da en doğal hakkıdır. Esasında Türkiye bu konuda çok geç kaldı. Bu sorun Lozan Anlaşması’nın imzalanmasıyla birlikte kökten çözümlenmeliydi. Bilindiği gibi, Lozan Anlaşması’na göre gayr-ı müslim azınlıklar bu haklara sahip oldular. Ermeniler ve Rumlar bu haktan yararlanıyorlar. Müslüman azınlıklar için ise somut bir çözüm formüle edilmedi. Kemalist yönetim müslüman azınlıkları zorla asimile edip Türkleştirmeyi kafasına koyduğu için kaba baskı yollarına başvurdu, Türkçe dışında anadilde eğitimi yasakladı. Ama şimdi görüyoruz ki bu ciddi bir hata oldu. Artık zararın neresinden dönülse kârdır. Küçük veya büyük bütün azınlıklara bu hakkı tanımak gerekir. Sağlıklı, çağdaş, demokratik bir toplumsal yaşam istiyorsak zaman geçirmeden bunu hayata geçirmeliyiz. Çünkü her dil kültürel bir zenginliktir ve bir ülkede dillerin çokluğu o ülkenin kültürel zenginlik düzeyinin önemli bir göstergesidir. Bunu korumak, geliştirmek gerekirken, yok etmeye çalışmak akıllıca bir davranış değildir.

Dünyada her yıl birçok dil kayboluyor. Bununla insanlık kazanmıyor, aksine kaybediyor. Çünkü o diller aracılığıyla bize ulaşan bir kültür birikimi de kaybolup gidiyor. Böylelikle insanlığın kültürel hazinesi giderek çoraklaşıyor. Aynı tehlike Türkiye’deki diller için de söz konusudur. Unesco’ya göre Türkiye’de konuşulan 15 dil kaybolmak tehlikesiyle karşı karşıyaymış. Bu toprakların en kadim toplumu olan Süryaniler baskılar sonucu Türkiye’yi terk ettiği için geriye sadece 20 bin küsur kişi kaldı, gidenlerin sayıysa 300 bin civarında. Cumhuriyet’in başlarında bir milyona yakın Rum bu topraklarda yaşarken bugün sadece 2-3 bin kişi var. Ermenilerin başına gelen büyük felaketi hepimiz biliyoruz, Anadolu’daki 1,5 milyon Ermeni’den bugün geriye sadece 60-70 bin kişi kaldı. Lazca konuşanların sayısı giderek azalıyor. Çerkezce konuşanlar artık parmakla gösteriliyorlar. Kuzeydoğu Aramice veya Süryanice ailesine üye Hertevin dilini konuşanların sayısı 4 kişi kalmış. Evet, yanlış okumadınız, sadece 4 kişi ve bunlarda yaşamını yitirirse bu dilde sizlere ömür!. “1960’lı yıllara kadar Siirt civarında yaşayan bin kadar kişi tarafından konuşulan dilin ilk kez 1970 yılında Alman Dilbilimci Otto Jastrow tarafından keşfedildiği, Jastrow un, 1986 tekrar bölgeye gidip akademik araştırma yaptığı belirtiliyor. Kaynak: suryaniler.com)”.

Birçok etnik grup asimilasyona uğradığı için dili ve kültürü kaybolmuş durumda, sadece adı kaldı yadigâr. Bu manzara aslında Türkiye için utanç verici bir durumdur, hepimizin bu tablo karşısında oturup ciddi olarak düşünmesi gerekir. Azınlık grupların diline ve kültürüne tahammül edemeyen, onları zorla asimile etmeye çalışan ve böylelikle kaybolmasına neden olan bir toplumun dünyada hiçbir itibarının olmadığını anlamak için dışarıya biraz açılmak, başka ülkeleri ve halkları görmek yeterlidir.

Kürdçe, anadilde eğitim için yeterli özelliklere sahip midir?

Kürdçenin daha çok bir sokak dili olduğunu, bir eğitim dili olmadığını ileri sürenler yok değil, var. Ama bunlar daha çok diller konusunda bilgisi olmayan, ön yargılı, gözü kapalı milliyetçiler, ya da popülizm yapan kasaba politikacılarıdır. Kürdçenin bir eğitim dili olamayacağını ileri süren, ciddiye alınabilecek bir dil bilimcisini şahsen ne duydum, ne de okudum. Bu konuda çok şey söylenebilir ama sanıyorum Irak Federe Kürd Devleti’ini örnek göstermek yeterlidir. Bilindiği gibi Türkiye’nin güneyinde bir Kürd devleti var ve bu devletin temel eğitimden üniversiteye kadar eğitim dili uzun yıllardır Kürdçedir. Tek başına bu örnek bile Türk milliyetçilerinin bu argümanını çürütmeye yeterlidir sanırım.

Peki, Türkiye’de şu aşamada Kürdçe anadilde eğitime geçmenin alt yapısı var mı?

Maalesef bu soruya olumlu yanıt veremiyoruz. Uzun süren inkâr ve asimilasyon politikası nedeniyle bu konuda hiçbir hazırlık yapılmadı. Bu konuda en başta anayasal engel var. Çünkü TC Anayasası’nın 42. maddesine göre  “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez”. Bu nedenle öncelikle bu maddenin anayasadan çıkarılması ya da demokratik tarzda yeniden formüle edilmesi gerekir. Yeni anayasa çalışmaları bu konuda önemli bir fırsattır. Bu fırsattan yararlanıp bu sorunu kökten halletmek gerekir.

Öte yandan anadilde eğitimin verilmesi için derslikler yapılması gibi altyapı yatırımlarına ihtiyaç var. Bunun yanında ders programlarının hazırlanması, bu dersleri verecek yetkin öğretmenlerin yetiştirilmesi zaman alacak sorunlardır. Nereden bakılırsa bakılsın 5-10 yıllık bir zamana ihtiyaç olduğu görülüyor. Hükümet bu konuda ona buna laf yetiştireceğine, biran önce somut adımlar atsa daha iyi eder. Çünkü bu çağda hiçbir gücün bu denli, kalabalık bir halk topluluğunun talebini uzun süre öteleyebileceğini düşünemiyorum. Er veya geç Kürdçe anadilde eğitim gerçekleşecektir. Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir. Bu nedenle fazla oyalanmadan bu konularda planlama yapıp somut adımlar atmakta fayda vardır.

Anadilde eğitim sağlanırsa Kürd meselesi biter mi?

Bitmez, çünkü Kürd meselesi sadece anadilde eğitimden ibaret değildir, çözümlenmesi gereken başka hususlarda var. Bunların en başında Kürdlerin kendi kendilerini yönetmek arzuları geliyor. Bu da çözümlenmeyecek bir sorun değildir. Birçok ülkenin bu konuda deneyimleri var. Çevremize bakarsak bize uygun bir biçimi yaratabiliriz: federe devlet, özerk bölge, eyalet sistemi, güçlendirilmiş ve seçimli yerel yönetimler veya bunların herhangi bir bileşimi vs.

Bu konuda önemli olan nokta şudur: Türkiye’yi Ankara’dan demir yumrukla yönetmek mevcut koşullarda artık olanaklı olmadığı gibi demokratik hiç değildir. Merkezi otoritenin güçlü olduğu yönetim biçimlerinin miadı çoktan doldu. Bir an önce yerel yerleşim birimlerinin (köy, belde, kasaba, il, vilayet, eyalet) demokratik yollardan seçilmiş yöneticiler aracılığıyla kendi kendilerini yönetebilmelerinin yolunu açmak gerekir.

Türkiye koşullarında hangi idari sistemin doğru olacağını belirlemek için özgür tartışma ortamına ihtiyaç vardır. Bunu sağlamak için bütün yasaklar kaldırılmalı, silahlar susmalı ve şiddetin her türüne son verilmelidir. Ancak bu şekilde ‘ortak aklı’  bulmak olanaklıdır.

Peki, azınlıklara anadilde eğitim sağlanırsa Türkçenin konumu ne olacaktır?

Anadilde eğitim olanaklarının sağlanması o ülkede herkes tarafından kullanılan ortak bir dilin olmayacağı anlamına gelmez. Anadilde eğitimin uygulandığı bütün ülkelerde durum böyledir. Türkiye’de de olacak şey de budur. Türkçe, herkesin ortak kullandığı bir dil olarak konumunu elbette koruyacaktır, bunun aksini söyleyen zaten yok. Kürd politikacılar bu konuda birçok kez açıklamada bulundular. Türkçenin ortak bir dil olarak kalmasına hiçbir itirazlarının olmadığını, amaçlarının Türkçeye karşıtlık olarak algılanmaması gerektiğini birçok kez ifade ettiler. Milliyetçiler bilinçli olarak bu durumu göz ardı ediyorlar ve bu konudan söz etmemeyi tercih ediyorlar. Böylelikle Türkçenin ortak bir dil olarak ortadan kalkacağını düşünerek endişe duyanların korkularını kullanmaya çalışıyorlar.

Azınlıkların ana dilinde eğitime karşı çıkanların kullandığı diğer bir argüman da şudur: Farklı dillerde eğitim, eğitimin kalitesini düşürür! Bu konuda çok araştırmalar yapıldı ama bu argümanı doğrulayacak sonuçlar ortaya çıkmadı. Aksine iki veya çok dilli eğitimin çocukların başarısını olumlu yönde etkilediğini kanıtlayan birçok bilimsel araştırma var.

Hal böyleyken bu sorun neden çözülemiyor?

Bu konuda belki birçok şey söylenebilir ama sanıyorum en önemli nedeni silahlı bir Kürd isyanının mevcudiyetidir. Silahlı bir isyan mevcut olduğu için insanlar en basit ve temel istemlere karşı bile kuşkuyla bakıyorlar, Türkiye’nin bölünmesine giden yolun bu tür adımlarla döşeneceğinden endişe ediyorlar. Yani ortada ciddi bir güven sorunu var. İşte bu nedenlerle diyoruz ki, silahlar bir an önce susmalı, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki bütün engeller kaldırılmalı ve özgürce tartışmanın önü açılmalıdır. Eğer böylesine bir ortam sağlanabilirse çözülemeyecek hiçbir sorunun olmadığına inanıyorum. Günümüzde sorunlar artık silahla, zorla çözülmüyor, konuşarak, tartışarak, demokratik zeminde ve demokratik araçlar kullanılarak çözülüyor. Türkiye’nin de yapması gereken işte budur.