Batı Avrupa’da ve Türkiye’de 68 Hareketi

Batı Avrupa’da ve Türkiye’de 68 Hareketi

Batı-Avrupa'daki 68 hareketinin ana karakteristiği otorite karşıtı olmasıydı. Bu karşıtlık sadece 'sağ otorite'ye karşı değil aynı zamanda 'sol otorite'ye de karşıtlıktı ki bu ikincisi daha çok anti-stalincilik biçiminde tezahür ediyordu. Bunu daha iyi anlamak için şu çok sözü edilen bir sahneyi burada tekrar anımsatmakta belki yarar var. Mayıs 68'in en civcivli zamanında Sorbon'da yapılan bir toplantıda podyuma ünlü filozof Louis Aragon (aynı zamanda Fransız Komünist Partisi üyesi) çıkar ve 'partiye rağmen sizi destekliyorum' diye açıklamada bulunur. Podyumda bulunan öğrenci lideri Cohn-Bendit (şimdi Avrupa Parlamentosu üyesi) sözlü müdahalede bulunur ve şunları söyler:

'Aferin sana, yalnız bu arada Stalin'i ve onun Gulag toplama kamplarını da niye desteklediğini açıklar mısın?'

Bu ani müdahale karşısında Aragon ne diyeceğini bilemez, şaşırır ve podyumdan inmek zorunda kalır ve o inerken Cohn-Bendit arkasından şöyle seslenir:

'Dikkat et yaşlı adam, ak saçlarında kan izleri var !'

…Ve bu sözler gençler tarafından çılgınca alkışlanır...

Bu ünlü sahne aslında Batı'daki 68 hareketinin bir özeti gibidir. Bu özet, otoritenin kaynağı ne olursa olsun ona karşı olmaktır. Sadece siyasi alanda değil, toplumsal yaşamın her alanında özgürlük özlemi temel istemdi. Feminist hareketin yeni dalgası, cinsel özgürlük talebi, olur olmaz her yerde öpüşme, sevişme seanslarının moda olması bu dönemin ürünleridir. Özgürlük, Batı'daki 68 hareketinin kilit sözcüğüdür. Bu sözcüğün o dönemde milyonları cezbeden bir özellik taşımasının arka planında faşizmin ve İkinci Dünya Savaşı'nın bıraktığı ağır tahribat kadar, yüzyılı aşkın işçi hareketinin başarısızlıkları, yetersizlikleri, sosyalizmin giderek otoriter bir karakter kazanması da vardır. Ne kapitalist ülkeler, ne de büyük umutlar beslenen genç sosyalist ülkeler gençliğin özgürlük istemine yanıt veremediler. Gençliğin başkaldırışının arkasında esas olarak bu tertemiz özgürlük istemi vardır.

Gelelim Türkiye'ye: Sorbon'daki aynı sahneyi farazi olarak İstanbul Üniversitesi'nin işgali sırasında Hukuk Fakültesi'ndeki Birinci Anfi'ye taşıyalım ve Louis Aragon'u bir Türkiyeli komünist filozof olarak kürsüye çıkaralım ve aynı sözleri tekrarlatalım. Herhalde burada öğrenci lideri olarak Deniz Gezmiş'in tepkisi Cohn-Bendit'in sözleri gibi olmayacaktır. Çünkü o dönemde bizim gençlik liderlerinin başında başka 'kavak yelleri' esmektedir, Stalinizm ve Gulag toplama kampları, otorite karşıtlığı onların lügatlerinde henüz yer almamaktadır. Aksine onlar, otorite ile yakın akrabalığı olan Kemalizm ile Leninci Marksizm arasında bir yerde bulunmaktadırlar ve bunlara karşı olabilecek herhangi bir söyleme izin vermeleri kesinlikle söz konusu değildir. İşte, Batı'daki 68 ile Türkiye'deki 68'in arasındaki en büyük fark budur. Batı'daki gençlik hareketi otoritenin her türüne karşı başkaldıracak bir konumda iken, Türkiye gençlik hareketi, her ikisi de otoriter karakter taşıyan Kemalizm ile Leninizm arasında bulunuyordu. Toplumsal nefesi buraya dek yetmişti ve yüzyıllık mesafeyi kapatmak için olağanüstü çaba sarf etmesi gerekecekti.

Ama öte yandan sosyal tarihimizin gelişimini dikkate alırsak Türkiye'deki 68 gençlik hareketini de esas itibariyle bir nevi 'özgürlük yürüyüşü' olarak nitelemekte de hiçbir mahsur yoktur. Ne var ki bu 'özgürlük yürüyüşünün'  bize özgü özellikleri vardır. Biz de gençlik 60'li yıllara dek hiç ama hiç bağımsız ve özgür olamadı. Tek parti yönetiminin ve daha sonra CHP'nin milliyetçi, otoriter gölgesi gençliğin üzerinden hiç ama hiç eksik olmadı. Gençlik, ilk kez 60'li yıllarda Türkiye İşçi Partisi (TIP)’in getirdiği sosyalizm dalgasıyla tanıştıktan sonra ulus-devletten ve onun egemen ideolojisi Kemalizm’den kopmaya ve yelkenlerini özgürlük rüzgârıyla doldurmaya başladı. Önceleri üniversite hakları biçiminde başlayan hareketin kısa sürede sosyalizmle tanışması ve kitleselleşmesi bu nedenledir.

Ancak gençlik özgürlük yönünde start alırken zamanla da yarışması gerekiyordu. Çünkü Türkiye Batı'daki gibi bir aydınlanma dönemini yaşamamıştı. Gençlik, bu anlamdaki bir kültür mirasına sahip değildi. İşin kötüsü 60'li yıllara dek Türkiye’de sol harekette son derece otoriter bir karaktere sahipti. Sol'un tek hâkim rengi babayani bir Stalinizmdi, başka hiçbir sol renk yaşam alanı bulamamıştı. Bırakın Marksist solun değişik renklerini ve anarşizmi, sosyal demokrasinin bile yerinde yeller esiyordu. Dolayısıyla ne sağ da, ne de sol da canlı bir entelektüel faaliyet söz konusu değildi. Bu anlamda zengin bir birikim ne yazık ki söz konusu ol(a)madı. Batı gençliğinin yüzyılı aşkın bir süredir yaşadığı süreci Türkiye gençliğinin birkaç yıla sığdırmasıysa olanaklı değildi. Sosyalizmle tanışması ve devletin resmi ideolojisinden, milliyetçi Kemalizm’den kopmaya başlaması bile büyük bir aşamaydı. Dolayısıyla bu kopuş, özgürlük kavramına tüm otoriter akımlara karşı olmak anlamını yükleyecek bir düzeye ulaşamadı. Ulus-devlet konseptine dayanan milliyetçi ideolojiden kopmak ve Marksist sosyalizmle tanışmak o dönem gençliği için özgürlüğün yeni tanımıydı. O, henüz yolun başındaydı ve gidecek daha uzun bir yolu vardı. Bu süreçte Marksist sosyalizm giderek ağır basarken, Kemalizm ise inişe geçmiş durumdaydı. Süreç şimdilik böyle gelişecekti.

Ancak, Marksist sosyalizmle tanışmasına rağmen Kemalizm güçlü bir biçimde varlığını korumaya devam ediyordu. Türkiye'nin ABD'nin ve Nato'nun kanatları altında azgelişmiş kapitalist bir ülke olması da gençlik hareketinde anti-emperyalist duygu ve düşüncelerin güçlü bir biçimde var olmasını getirdi. 60'li yıllardaki sosyalizmde 'anti-emperyalizm' vurgularının güçlü olmasının, bu zeminde sol Kemalistlerle Marksist sosyalistlerin içiçe olmasının, kalpaklı 'Mustafa Kemal yürüyüşlerinde' birlikte olmalarının nedenleri budur. Gerek yeni tanıştığı sosyalizmin, gerekse eski göz ağrısı Kemalizm’in otoriter karakteri nedeniyle gençlik hareketi 'özgürlük' kavramına tümüyle anti-otoriter bir karakter vermek yerine, ilk başta otoriteyi dışlamayan 'toplumsal özgürlük' kavramını benimsemek durumunda kaldı ve bu karakter Türkiye'deki 68 gençlik hareketine damgasını vurdu.

Gençliğin özgürlük isteminin ana karakterinin 'toplumsal' olması tamamen Türkiye'nin özgün koşullarının bir ürünüdür ve bu yönüyle Batı'daki 68 hareketinden ayrılır. 68'den sonra Batı'daki gençlikle Türkiye'deki gençliğin farklı yönlere gitmesinin nedeni de budur. Komünist Partilerinin Batı'daki gençlik kitleleri arasında itibar kaybına uğradığı, dikiş tutturamadığı dönemde Sovyet sosyalizminin ve Türkiye Komünist Partisi - TKP'nin Türkiye'de özellikle sosyalist gençler arasında birdenbire popüler olmasının sırrı da bir yanıyla burada yatmaktadır. Bugün ulusalcı söylemlerin eski Marksist Leninistler arasında oldukça yaygın olmasının nedenlerinden birisini de burada aramak gerekir.

Bütün bunlar, Türkiye'nin azgelişmiş toplumsal yapısından ve buna bağlı olarak sol kültürün canlı ve zengin olmamasından, henüz daha yeni yeni yeşermeye başlamasından, Leninci Marksizm’in, Stalinizmin sosyalist hareketteki dominant konumundan, diğer sol renklerin olmamasından kaynaklanmaktadır. Yani, söz konusu olan şey kişilerin iradelerinden bağımsız olarak var olan nesnel etkenlerin sonucudur.

70'li, 80'li yıllarda da bu tablo devam etti. Leninci Marksizmin çeşitli türevleri hâkim konumunu korudu. 90'li yılların başında Sovyet sistemi çöktüğünde Türkiye solunun durumunda -kimi çabalara karşın- çok fazla bir değişiklik söz konusu değildi, otoriter sol'un türevleri baskın konumlarını koruyorlardı. Doğal olarak Sovyet sistemi çöktüğünde otoriter sol'u başat edinen Türkiye solu da onunla birlikte baş aşağı gitti, tarumar oldu. Eğer, sosyalist harekette Marksizm - Leninizm dominant konumda olmasaydı, Türkiye'de de Batı'daki gibi zengin ve çeşitli bir sol hareket geleneği olsaydı Sovyetlerin çöküşü daha az tahribatla atlatılabilirdi. Ama ne yazık ki böyle olmadı. Bugün solun üzerinde ölü toprağı bulunmasının temel nedenlerinden birisi budur ve bu tablonun değişmesi büyük ölçüde sol'un otoriter tarzlarının dışlanmasına bağlıdır.

 x x x

Altı yıl önce yazılan bir yazı.