Bir 'Şen Şapka' Hikayesi!



Bir 'Şen Şapka' Hikayesi!

Sırası gelen gidiyor. Vitali Hakko'da vefat etmiş. Hem de 94 yaşında ihtiyar bir delikanlı olarak. Son gününe dek ayakta, dinç ve çalışmaya devam ediyormuş!

Vitali Hakko'da kim, Türkiye'nin sosyal tarihiyle ne ilgisi var, demeyin. O, sosyal tarihimizin has kahramanlarından birisidir. O'nun tarihimizde edindiği bu 'başköşenin' sırrı yine ona ait şu sözlerde gizlidir:

'Şapka devrimi, kıyafet devrimi olmasaydı, ne Şen Şapka, ne de Vakko

olabilirdi.'

`Şen Şapka', meşhur `şapka inkılabı' sonrası Vitali Hakko'nun Beyoğlu'nda açtığı küçük dükkânın adıdır. Sene 1930'ların başı. Vakko ise Vitali Hakko'nun servetinin büyüdüğü dönemin (1960'lar) bir giyim markası!.. Bu marka büyür, büyür ve bugün 20 civarındaki mağazasıyla 150 milyon dolarlık bir servete dönüşür!..

Peki, `Şen Şapka'  gibi küçük bir dükkânın `Atatürk devrimleriyle' ne ilgisi olabilir?

Bunu anlamak için Atatürk'ün 'şapka inkılabı' konusunda kısaca bilgi vermekte fayda var. Bunun için şöyle kısa bir tarih gezisi yapmamız gerekiyor.

'(Atatürk) 2 Eylül 1925'te Bakanlar Kurulu’nu toplayarak üç önemli

Kararname çıkarttı:

1. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına ilişkin kararname,

2. İlmiye sınıfının kılığına ilişkin kararname,

3. Devlet memurlarının kılığına ilişkin kararname .

25 Kasım 1925'te TBMM'de "Şapka Kanunu" kabul edildi.

Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun'un maddeleri şunlardır:

Kanun No: 671(25. 11. 1925)

 

Madde 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ile genel ve yerel

idare ve bütün kurumlara mensup memur ve müstahdemler, Türk ulusunun

giymiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da

genel başlığı şapka olup, buna aykırı bir alışkanlığın devamını

hükümet engeller.

 Madde 2. Bu kanun yayın tarihinden itibaren geçerlidir.

 Madde 3. Bu kanun Büyük Millet Meclisi ve Bakanlar Kurulu tarafından

icra edilir. '

 (Turhan Olcayto, Dinimiz Neyi Emrediyor, Atatürk ne yaptı?

Devrimlerimiz ilkelerimiz, 8. baskı, Ajanstürk, Ankara, sf. 65)

 Şapka giymek kanunen mecburi olduğu için halk şapka dükkânlarına hücum etti. Talebin büyüklüğü ve arzın kıtlığı üzerine bütün terzi dükkânları şapka dikmeye başladılar.

Ne var ki bu iş terzi dükkânlarının kapasitesini oldukça aşıyordu. Bu nedenle o dönemde sayısı bir hayli az olan tekstil firmalarının hepsi geçici olarak şapka üretimine başladılar. Ancak bu da yetmedi ve Avrupa ülkelerinden şapka ithaline gidildi. Özellikle İtalya'dan ve Fransa'dan şapka dolu gemiler limana yanaştığında Karaköy rıhtımı görülmeye değerdi. Vatandaşlar ceza yememek ve bir şapka edinmek için birbirini eziyor, güvenlik kuvvetleri asayişi temin etmek için sopalarını cömertçe kullanıyorlardı. Ortaya çıkan manzara Hollywood filmlerine taş çıkartacak düzeydeydi.

Bu arada uyanık tüccarlar hemen işe koyulmuş ve Avrupa'da kullanılmış olan şapkaları biraz temizleyerek piyasaya sürmeye başlamışlardı. 50 kuruşa, bir liraya, en fazla iki liraya satılması gereken bu kullanılmış şapkalar on liradan alıcı buluyorlardı. Böylelikle tüccarlar kısa sürede servetlerine servet katıyor, zavallı halk ise oradan buradan faizle borç dileniyordu. Çünkü on lira o zaman iyi bir paraydı.

Bu durumu dikkate alan hükümet memurlara bir yıl vadeli `şapka avansı' verilmesini kararlaştırdı. Ne var ki şapka fiyatları, talebin yüksekliği nedeniyle olağanüstü artmaya başladı. Bu durumda `şapka avansları' önce 50 liraya, daha sonra da 80 liraya çıkarılmak zorunda kalındı.

Yeni şapkaların gelmesiyle İstanbul sokaklarının görüntüsü de değişmiş, erkek şapka kıtlığından ötürü kadın şapkalarının giyilmesi nedeniyle sokaklar curcunaya dönmüştü. Gazetelerin şapka lehine geleneksel fes ve serpuş giyimini tenkit etmesi insanların huzurunu kaçırmış ve vatandaşlar arasında kavga olayları meydana gelmeye başlamıştı. (Tanzimat’tan 12 Mart'a Kılık-Kıyafet ve İktidar, Cihan Aktaş, Kapı yayınları, 2006, Sf. 183).

 

Elbette herkes şapka giymek için heyecanlı ve istekli değildi!.. Protestoların sökün etmesi gecikmedi.. Halk, yıllardır alıştıkları ve kültürlerinin bir parçası olan ve giderek dini bir içerik kazanan fes ve serpuş gibi geleneksel örtünme biçimlerinin yasaklanmasına tepki gösterdi. Dincilerin de körüklemesiyle olaylar büyüdü.

Ankara'nın denetimindeki gazeteler hemen manşetleri atmakta gecikmediler:

 `İrtica başkaldırdı'!

 'Şapka Kanununun çıkmasıyla birlikte Erzurum, Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Samsun, Trabzon ve Gümüşhane gibi illerde protesto olayları yaşandı'. (Habibe Öngören, Bu başlığın adına şapka denir', İstanbul Üniversitesi Dördüncü Boyut Dergisi).

 Ne yazık ki o dönemde protesto eylemine girişmek cesaret isteyen bir şeydi. Çünkü İstiklal mahkemeleri `ölüm makineleri' gibi çalışıyor, yeni doğan ulus-devletin `inkılaplarına'  karşı çıkanları tırpan gibi biçiyordu. Mustafa Kemal, `şapka inkılabına büyük önem veriyordu, bunu daha sonraki benzer `inkılaplar' için bir ölçü, test olarak görüyordu.

 'İstiklal Mahkemeleri, TBMM'nin çıkardığı .. iki yasaya karşı yükselen tepkileri kovuşturmaya başladı. Bunlar, şapka iktisası (giyilmesi) ve tekke ve zaviyelerin seddi (kapatılması) kanunlarıydı. Yasaya göre, şapkadan başka bir başlık giymekte direnmenin cezası üç aya kadar hafif hapis iken, kanunu protesto hareketleri, sistemin meşruluğuna karşı yönelen idamlık suçlar sayıldı. Şapka, İstiklal Mahkemelerinin en önemli konusu haline geldi'. (Cumhuriyet Ansiklopedisi 1923-2000,Cilt 1 1923-1940, Yapı Kredi Yay. 4. Başım, İstanbul Ocak-2004, s. 61).

 Ve İstiklal Mahkemeleri harekete geçip, ölüm ve hapis cezaları kusmaya başladılar. Birçok insan ağır cezalara çarptırıldı ve kimisi de ipe yollandı.

 'Şapka aleyhinde olanlar veya her ne gerekçeyle olursa olsun şapka giymeyenler mahkemeye sevk edilir. Birçok kimse sürgün veya on-onbeş yıla varan hapis cezalarına çarptırılır. Rize'de 8, Maraş'ta 7, Erzurum'da 4 kişi idam edilir. Bir başka kaynakta da, Rize'de 8, Sivas'ta 3, İskilip'te 2, Menemen'de 28, toplam 78 kişinin idam edildiği geçmektedir.' (Büyük Larouse  Sözlük ve Ansiklopedisi,Milliyet Gazetesi, 21. Cilt, İstanbul).

 Cihan Aktaş'ın aktardığı İstiklal Mahkemeleri istatistiklerine göre, `Şapka Kanunu'nun yürürlüğe sokulduğu 2,5 ay içerisinde tam 57 kişi idam edilir'. (age. 178)

 Ben bir zamanlar bu ölüm cezasına çarptırılanlardan bir kadının hikâyesini okumuştum ve uzun süre etkisi altında kalmıştım. Bu ilginç hikâyenin yer aldığı eserin adını hatırlayamadığım için evde uzun süre arandım durdum ama sonunda Amsterdam’daki Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü'nde (USTE) buldum. Olay, yazar Cihan Aktaş'ın `Tanzimat’tan 12 Mart'a Kılık-Kıyafet ve İktidar' (Nehir yayınları, 1991, İstanbul) başlıklı kitabında işleniyordu. Yıllar önce başörtüsü üzerine araştırma yaparken İstanbul'da Cihan Aktaş Hanım ile karşılaşmış ve konuşmuştum. Konuşmamızdan sonra kitaplarını imzalayıp bana hediye etmişti. Kitap, 2006 yılında Kapı yayınlarında tekrar basıldı.

 Hikaye kısaca şöyledir: `Erzurum'da halk içinde Şapka Kanunu'na gösterilen muhalefet üzerine Vali Paşa'yla Kumandan Tatar Hasan Paşa kafa kafaya vererek bu muhalefeti kırmak için daha kestirmeden bir çözüm arayışına düşmüşlerdi. İşte Salcı Bacı'yı idama götüren gelişmeler böyle başlamıştı. Nimet Arzık'ın anlattığına göre Vali ve Kumandan Paşa şöyle demişlerdi: ‘Ne yapalım, muhayyilelere dehşet salmak için, kimse hükümetin emrinden çıkmasın diye. N'apalım? Bir kadın asalım, inkılaplara karşı geldi diye… İnkılaba karşı, gösterişli boyundan ötürü Salcı Bacı'yı bulmuşlardı. Bohçacıydı yazık… (Oysa) Salcı Bacı'nın ne şapkadan, ne de inkılaptan haberi vardı.'(age. Sf 181-182, ikinci baskı).

 Kadıncağız idam sehpasına gidinceye dek korku dolu gözlerle 'kadın şapka giye ki asıla?' diye söylenmekten başka bir şey yapamaz. Çünkü ne 'şapka kanunu'yla ne de herhangi bir protesto eylemiyle uzaktan yakından bir ilişkisi vardır. Tek suçu sahipsizliği ve basit bir satıcı oluşudur. .. Bir de şansızlığı `inkılap tanrısı'nın kendisini kurban seçmesidir.. Ve kadının cesedi kentin meydanında günlerce yağlı urganda asılı kalır. Gelen geçen insanlar bu günlerce asılı kalan ve giderek bir soru işareti gibi uzayan cesete dehşet dolu gözlerle bakar dururlar ama Salcı Bacı'yla `şapka inkılabı' arasındaki bağlantıyı bir türlü kuramazlar!..

İşte Vitali Hakko, Atatürk'ün bu 'şapka inkılabı' sonrasında Beyoğlu'nda `Şen Şapka' dükkânını işletmeye başladı ve yaratanın 'yürü ya kulum Vitali ' seslenişine uydu. Vakko, bu ‘ilahi seslenişin’ bir ürünüdür ve Vitali Hakko cumhuriyet tarihimizin başarılı iş adamlarından birisidir!

 Kimisi Salcı Bacı gibi `şapka inkılabı' için ipi boyladı, kimisi de Vitali Hakko gibi böyle sınıf atladı. Cumhuriyet'in ilk dönemleri buna benzer acı – tatlı hikâyelerle doludur ve bir ulus-devlet ve onun devlet ikameci burjuvazisi işte böyle yaratıldı. Halktan toplanan paralarla kimileri sermayelerini büyütürken, vergilerin ağırlığı altında ezilen yoksul ve muhafazakâr halk acı içerisinde kıvranıyordu ve bunun adı `muasır medeniyet seviyesini üzerine çıkmak' oluyordu.

 Ne var ki `muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkanlar' sıradan, yoksul insanlar değil, Vitali Hakko, Vehbi Koç, Sabancı, Eczacıbaşı gibi yeni sermayedarlar ve bir avuç asker-sivil bürokrat oldu. Onlar Ankara'da, İstanbul'da balolarda dans ederek Onuncu Yıl marşı terennüm ederken, buna karşı çıkan İslamcılar, Kürdçüler, komünistler, liberaller ise hapishanelerde çile dolduruyorlardı.

İşte Kemalist modernleşme projesi özet olarak budur ve Vitali Hakko'nun yaşam hikâyesi bu projenin ilginç bir parçasıdır.

x x x

Beş yıl önce yazdığım bu yazının kaybolup gitmesine gönlüm razı olmadı.