Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili tesadüfi bir konuşma


Geçenlerde Amsterdam’da yapılan Gezi Platformu toplantısında bir genç hanımefendiyle seçimleri konuşuyorduk. Oyumu nasıl kullanacağımı sordu. İlk turda Selahattin Demirtaş’a, -eğer gerçekleşirse- ikinci turda Ekmeleddin İhsanoğlu’na oyumu vereceğimi söyledim.

‘Neden Selahattin Demirtaş?’

“Çünkü Kürdler tarihsel olarak ezilen bir topluluk, buna karşı çıkan bir politikacı olarak Demirtaş’ı desteklemek, bir demokrat için hem siyaseten, hem de ahlaken zorunluluktur. Ayrıca güncel söylemleri açısından Demirtaş diğerlerinden daha ileride görünüyor.”

Yanıtıma şaşırdı.

“İyi ama BDP’liler Gezi protestoları sırasında eylemlere bilinçli olarak katılmadılar. Çünkü AKP ile flört ediyorlardı. İkircimli tavırlarının daha önce de benzer örnekleri yok değil. İşlerine gelince demokrat, işlerine gelmeyince Kürd milliyetçisi kesiliyorlar. Bu oportünistçe bir davranış değil mi?”

“Gezi protestoları sırasındaki tutumları konusunda haklısınız. Zaten yanlış olduklarını sonra kendileri de kabul ettiler. Yalnız unutmamak gerekir ki siyasetin özünde biraz oportünizm vardır. Oportünizme bulaşmamış saf bir siyaset hiçbir zaman olmadı ve muhtemelen olmayacak. Ancak benim Demirtaş’a oy vermemin nedeni kendisinin veya partisinin güncel politikalarıyla ilgili değil, Kürdlerin tarihsel konumları açısındadır. Kürdler eşit haklara kavuşup geleceklerini özgürce belirleyinceye kadar onlara destek olmak her demokratın görevidir. Bu onların güncel politikalarındaki yanlışlıkları veya yalpalamaları desteklemek anlamına gelmez.”

Açıklamalarımı tatmin edici bulmamış olacak ki muhatabım, “Kürdlere güvenmiyorum” deyip, tartışmaya son noktayı koydu. Doğrusu ben de onu ikna etmekten vazgeçtim. Çünkü rasyonel düşünmekten çok önyargılarıyla hareket ettiğini sezinledim. Bu durumda tartışmayı uzatmanın pek bir anlamı olmadığını önceki deneyimlerimden biliyorum.

Ama o tartışmayı devam ettirmeyi tercih etti.

“Birinci turda İhsanoğlu’nu desteklemek ve onu Erdoğan karşısında güçlendirmek sizce daha doğru olmaz mı?”

“Maalesef, sizinle aynı kanaatte değilim. İhsanoğlu, kişi olarak dindar ve demokrat bir insan olabilir ki bildiğim kadarıyla öyledir. Ama kendisini aday gösteren CHP ve MHP’nin topluma verebileceği yeni hiç bir şey yok. Dolayısıyla ilk turda kendisini özellikle güçlendirmemizi gerektiren bir neden göremiyorum. Ama öte yandan Demirtaş’ın oy oranının artması ve yüzde onu geçmesi son derece önemlidir. Çünkü herkes biliyor ki bu oylar ezilenlerin eşit hakları, daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi için veriliyor. Şimdiye dek bu kesimin sesi fazla çık(a)mıyordu, toplumda fazla bir ağırlıkları yoktu. Bu seçimle ilk kez bu olanak yakalanmış olacak. 1965 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi –TİP’in yüzde üç oy alıp, milli bakiye sisteminden yararlanarak parlamentoya onbeş milletvekili göndermesi Türkiye’nin siyasi tarihinde bir dönüm noktası oldu. Demirtaş’ın yüksek bir oy oranını yakalaması, özellikle yüzde onu geçmesi aynı derecede bir dönüm noktası olabilir. Demokratların, özgürlük yanlısı kitlenin üzerindeki ölü toprağını atıp, kendi gücünün önemini fark etmesini sağlayabilir.  Unutmamak gerekir ki bu seçimin hemen akabinde parlamento seçimi var. Yüzde onu aşmış bir kitle bu seçimde de aynı başarıyı gösterebilirse parlamentoya ağırlığını koyup kilit bir güç durumuna gelebilir. Eğer bu başarılabilirse, bu sinerji yaratılabilirse müthiş bir şey olur. Türkiye’nin önünün açılmasına neden olabilir.”

Ne yazık ki yanıtım muhatabımı ikna etmeye yetmemişti. Yine “Kürdlere hiç güvenmiyorum” deyip kestirip attı… ve ardından devam etti: “Yarın AKP ile anlaşıp sizi ortada bırakırlarsa hiç şaşmam. Hedeflerine ulaşıncaya kadar güzel sözler duyabilirsiniz. Ama ulaştıktan sonra tekmeyi ilk yiyen siz olacaksınız. AKP’liler de aynı şeyi yapmadılar mı? İlk başlarda liberallerin, demokratların desteğine ihtiyaçları vardı, onun için ‘muhafazakar demokrat’ maskesini taktılar. Konumlarını güçlendirince hemen tekmeyi bastılar. ‘Muhafazakar demokrat’ tanımlamasını artık ağızlarından duyuyor musunuz? Nasıl da hemen unutuverdiler. Şimdi açıktan din bezirganlığı yapıyorlar, herkesin yaşam tarzına karışıyorlar. Bunlara hayatta güven olmaz. Siz saf demokratlar bunu ne zaman öğreneceksiniz?”

“Kaygılarınızı anlıyorum. Ama sizin söyledikleriniz gelecekle, daha sonra olabileceklerle ilgili faraziyeler. Siyaset ise güncel bir olay. Karşınızda somut bir durum var ve somut bir tutum takınmak zorundasınız. İleride olabilecek faraziyelere göre tutum alamazsınız, bu niyet okumak olur, apolitik bir tavırdır. Çünkü gelişmeler farklı da olabilir. Toplumsal gelişmeleri önceden öngörmek olanaklı değildir. Koşullar değişirse, doğal olarak olaylarda farklı gelişecektir. Eğer demokratların konumu güçlü olsaydı AKP’nin tutumu da farklı olabilirdi. Demokratlar zayıf olduğu için kolaylıkla bir kenara itilebiliyorlar. Esas sorun bizde, onlarda değil.”

“Siz sosyalistler, demokratlar gerçekten naifsiniz, hayal içinde yaşıyorsunuz ve bu nedenle hiçbir zaman başarılı olamıyorsunuz. Peki, ikinci turda İhsanoğlu’nu neden desteklemeyi düşünüyorsunuz?”

“Mecburiyetten. Başka seçenek olmadığı için.”

“Söylediğiniz doğru değil, başka seçeneğinizin olduğunu siz de biliyorsunuz.”

“Nedir o?”

“Oy kullanmamak. Sandığa gitmemek.”

“Bu kimin işine yarayacak ki?”

“Belki bu seçimde Erdoğan’ın işine yarıyor olabilir ama siz de en azından bağımsız konumunuzu, uzun vadede moral değerlerinizi korumuş olacaksınız. Az şey mi? Ayrıca CHP’nin ve MHP’nin güç kazanmasına alet olmayacaksınız. Irkçı, Pan-Turanist MHP’ye ve Kemalist milliyetçi CHP’ye bir seçimlik da olsa omuz vermiş olmak size zül gelmiyor mu?”

“ Gelmez olur mu, elbette geliyor. Ama siyasetin gözü kör olsun, işte böyle acımasız davranıp, insanı ummadığı pozisyonda yakalayabilir ve sizi zor duruma düşürebilir. Bu tür durumlara düşmemek için güçlü olmanız gerekir. Ne yazık ki güçlü değiliz ve bu nedenle bağımsız tercihlerde bulunamıyoruz. Bu Türkiye’nin acı bir gerçeğidir.”

Muhatabım hanımefendi sorularıyla beni istediği noktaya çekemeyince konuyu başka bir mecraya taşımaya karar verdi.

“Sosyalistlerin kapitalist sistemle ilişkilerini hep merak etmişimdir. Hem kapitalizme karşı olduklarını söylerler, hem de bu sistemin seçim ve benzeri mekanizmalarına katılmaktan geri durmazlar. Siz bunda bir çelişki görmüyor musunuz?”

“Hayır, hiçbir çelişki görmüyorum. Evet, sosyalistler kapitalist sisteme kökten karşıdırlar ve bu sistemle uzlaşmaları söz konusu olamaz. Öte yandan demokrasinin kapitalizmin bir ürünü olduğu da doğrudur. Eğer kapitalizm olmasaydı demokrasi de olmayacaktı. Ama bu kapitalizm eşittir demokrasi sonucunu doğurmaz. Çünkü demokrasiyi kapitalistler geliştirmediler. Aksine, demokrasiyi geliştiren ve bugünkü seviyesine getirenler ezilenler, demokratlar ve sosyalistler oldular. Sermaye çevreleri karşıydı, çünkü onlar ezilenlerin demokratik olanaklardan yararlanarak haklarını aramalarından çekiniyorlardı. Dolayısıyla, demokrasiyi savunmak ve güçlendirmek büyük ölçüde ezilenlere, sosyalistlere düştü. Bunun için çok ağır bedeller ödendi. Özgür seçimler de demokrasinin önemli ve ayrılmaz bir parçasıdır. Bu nedenle seçimlere katılmak sosyalistler için son derece önemlidir. Sosyalistler kendi bağımsız adaylarıyla katılıp, düşüncelerini açıklayabilselerdi ve toplumdaki ağırlıklarını artırabilselerdi kuşkusuz daha iyi olurdu. Bu olmayınca, mevcutların arasından bir tercihte bulunmanız gerekiyor. İşte içinde bulunduğumuz somut durum kısaca budur.”

“Doğrusunu söylemek gerekirse sosyalistlere acıyorum. Dünyanın üçte birini yönetirken bugün düştükleri duruma bakın, kimsenin ciddiye almadığı marjinal konumdalar, onun bunun peşinden gitmeyi marifet sanıyorlar ve akıllarınca buna da ‘ince politika’ diyorlar. Siz sosyalizm açısından gerçekten bir gelecek görüyor musunuz?”

“Kapitalizm var oldukça, yani sömürü ve eşitsizlik sürdükçe, buna kökten karşı çıkan sosyalistlerin olması da kaçınılmazdır. Aslında yok olan sosyalizm düşüncesi değil, eli sopalı, otoriter, tepeden inmeci sosyalizm anlayışıdır. Tabiatıyla otoriter sosyalizm uygulamalarının başarısızlığı genel olarak sosyalizm düşüncesine ağır bir darbe indirdi. Bunu inkar etmek mümkün değil. Ama kapitalizm var oldukça sömürüye ve eşitsizliğe karşı mücadelenin durması söz konusu olamaz. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Toplumlar geriye gitmez, bazen zikzaklı da olsa her zaman ileriye gider. Bunu anlamak için toplumların mücadele tarihini, ekonomiyi, siyasal bilimleri falan biraz bilmek gerekir. Siz nerede okuyorsunuz?”

“Ben üniversitede, siyasal bilimlerde okuyorum.”

“Bak, işte bu çok güzel. O zaman bu konularda bir hayli bilginiz var demektir. Peki, o zaman söyleyin bakalım, siz oyunuzu kimin için kullanacaksınız?”

“Hiç birine.”

“Neden?”

“Çünkü hiç birini benimsemiyorum. Ne Erdoğan, ne İhsanoğlu, ne de Demirtaş’ın söyledikleri benim özlemlerime yanıt vermiyor. Benimsemediğim halde neden birini tercih etmek zorunda kalayım ki?”

“Ama sandığa gitmezseniz Erdoğan kazanacak!”

“Umurumda değil, kim kazanırsa kazansın. Benim özlemlerime yanıt vermedikten sonra hangisinin kazanacağı benim için bir önem taşımıyor.”

“Peki, sizin özlemleriniz nedir? Öğrenebilir miyim?”

“Haksızlığa dayanamıyorum. Otoriteye, şiddete, insan hakları ihlallerine karşıyım. Irkçılıktan, milliyetçilikten, ayırımcılıktan nefret ediyorum. Çevre ile ilgili sorunlara karşı çok duyarlıyım, yani, işte buna benzer şeyler.”

“Gördüğüm kadarıyla düşünsel bagajınız bir hayli zengin. Bu amaçlarınız için herhangi bir örgüt içerisinde çalışıyor musunuz?”

“Asla. Örgütlere karşı mesafeliyim. Açıkçası hiyerarşi midemi bulandırıyor. Bir örgütün veya ideolojik grubun hakimiyetinde olmayan, farklı grupların ve çevrelerin içinde yer aldığı renkli eylemler olunca katılıyorum. Gezi Platformu’na da bu nedenle katıldım. Örgüt disiplini yok, otorite yok, ideoloji yok… Herkes birey olarak katılıyor ve eşit. İstediğin zaman katılıyorsun, istemediğin zaman çekip gidiyorsun. Tek kelimeyle özgürsün. Bu tür eylemler ilgimi çekiyor.”

“Bu sadece size özgü mü, yoksa arkadaş çevrenizde de benzer düşünceler yaygın mı?”

“Aynı derecede olmasa bile arkadaşlarımda da benzer düşüncesi olanlar var. Okuldaki öğrenci birliğine bile üye olmuyoruz, ama istersek eylemlerine katılıyoruz. Zorunluluk yok.  Zaten çoğunluk aktif siyasete karşı mesafeli. İlgi duyulmuyor.”

“İlginç. Hem siyasal bilimler okuyup, hem de aktif siyasete ilgi duymamak bir çelişki değil mi?”

“Siyasetçi olmak için okumuyoruz ki, iyi bir iş sahibi olmak için okuyoruz. Daha çok ekonomi, uluslararası ilişkiler ve benzer alanlarla kombine edip başka alanlara yöneliyorlar. Yani yeterli ve güçlü bir CV meselesi. CV’iniz ne kadar iyiyse, bu toplumda şansınız o kadar yüksek oluyor. Ne de olsa kapitalizmde yaşıyoruz, değil mi?”

“Anlıyorum. Bizim gençliğimizde siyaset çok cazipti ve siyaset, siyaset için okunurdu, CV için değil. Herkesin bir ideolojisi vardı ve bir örgüte bağlıydı. Üye olmasa bile sempatisi vardı. Şimdiki gençlik tamamen farklı düşünüyor. Doğrusu hangisi daha gerçekçi diye bir yargıda bulunmak istemiyorum, çünkü emin değilim. Pederin bir sözü vardı, bir mesele karmaşık hal alıp, içinden çıkılamazsa, ’sen çözemiyorsan, bırak zamana çözsün’, derdi. Galiba en iyisi bazı şeyleri zamana bırakmak gerekir. Size başarılar diliyorum. Umarım iyi bir CV’niz olur”

Toplantıdan ayrıldıktan sonra kendimi Amsterdam’ın 16. yüzyıldan kalma, Arnavut taşlarıyla döşenmiş, bulmaca gibi iç içe geçmiş sokaklarına bıraktım. Bir yandan yürüyor, bir yandan da düşünüyordum.

Türkiye’deki cumhurbaşkanı adayları böyle düşünen gençlere ne verebilir ki?

Din bezirganlığı yapan, herkesin yaşamına karışan Tayyip Erdoğan, mevcut sistemi konsolide etmenin ötesinde yeni bir şey vaat edemeyen Ekmeleddin İhsanoğlu, Kürd milliyetçisi olmadığını, Türkiyelileştiğini söyleyen, ama sözleri yakın geçmişinin gölgesinde kalan ve bu nedenle çoğunluk tarafından kuşkuyla karşılanan Selahattin Demirtaş bu gençler için bir şeyler ifade edebilir mi? Çok zor…

Gençlerin özlemleriyle mevcut politikacılar arasındaki mesafe çok fazla ve bunun yakın dönemde kapanması olanaksız görünüyor. Aslında bütün kapitalist ülkelerde bu böyledir ama Batı ülkeleri refah seviyelerinin yüksekliği nedeniyle sorunlarını öteleyebiliyorlar. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin bu şansı da yok. Bu nedenle Türkiye’de Gezi türü toplumsal patlamalar oluyor ve ileride olmaması için de hiçbir neden yok. Anlaşılan o ki cumhurbaşkanlığı seçimi Türkiye’nin temel sorununu çözemeyecek. Aksine daha da karmaşık hale getirecek. Türkiye yeni bir dönemin eşiğinde duruyor.