Ergenekon Davası: İslami Muhafazakârlar ile Kemalistlerin Tarihi Hesaplaşması



Ergenekon Davası:

İslami Muhafazakârlar ile Kemalistlerin Tarihi Hesaplaşması

Beş yıldır süren 275 sanıklı Ergenekon Davası sonuçlandı. Medya, cezaların yağmur gibi yağdığından söz ediyor. Sanıklar arasında generallerin, emekli kurmay subayların, gazetecilerin, akademisyenlerin de yar aldığı davanın önde gelen birçok siması müebbet, ağırlaştırılmış müebbet veya onlarca yıllara varan cezalara çarptırıldılar. Bir gazetenin hesaplamasına göre verilen cezaların toplamı 3265 sene ediyormuş. Bununla Guinness rekorlar kitabına girer mi, bilemiyorum!

Tabiatıyla bir yanda üzülenler, diğer yanda sevinenler var. Kemalistler, bilcümle Türkçü milliyetçiler, ulusalcı solcular, orduperverler, darbeseverler üzüm üzüm üzülüyorlar. İslamcılar, bilcümle muhafazakârlar, liberaller, demokratlar, Kürdler, dönem dönem ordunun sillesini yemiş olan kesimler ise açıkça veya gizlice seviniyorlar. Çünkü Türkiye toplumu dini inanç, etnik köken ve siyasal görüşler açısından son derece politize olmuş, kamplaşmış bir toplumdur. Herkes olaya kendi penceresinden bakıyor.  

Ergenekon davası mevcut kamplaşmayı daha da keskinleştiren bir tehlikeyi içinde barındırıyor. Çünkü bu dava, cumhuriyet tarihi boyunca tanık olduğumuz en önemli siyasal davalardan birisidir ve seksen küsur yıl boyunca ‘memleketin efendisi’ konumunu işgal eden Kemalist elitle tarihsel, siyasi ve hukuki bir hesaplaşma niteliği taşıyor. Tek parti dönemindeki İstiklal Mahkemeleri’nden, 60 darbesi sonrası Yassıada duruşmalarından, 12 Mart 1971’in ve 12 Eylül 1980 darbelerinin akabinde oluşturulan sıkıyönetim mahkemelerinden sonra tanık olduğumuz en kitlesel ve en kritik dava ile karşı karşıyayız. Her tarihsel davada olduğu gibi önemi daha sonra anlaşılacak ve muhtemelen ileride üzerinde çok yazılıp, çizilecektir. Kuşkusuz, gelecekte yeni belgelerin de ortaya çıkmasıyla daha nesnel değerlendirmeler yapılabilir. Ancak bu aşamada da söylenecek şeyler vardır.

Kemalist elit ilk kez bu çapta sanık sandalyesinde

Geçmiş benzer tarihsel öneme sahip davalarda iddia makamında oturanlar, yargılayanlar daima memleketin ‘yeni efendisi’ Kemalistler idiler. Sanık sandalyesinde ise onlara muhalefet eden İslamcılar, Kürdler, sosyalistler, liberaller ve Kemalist elitle karşı karşıya gelen değişik siyasiler oturuyorlardı. Bu dava ile ilk kez Kemalist elit bu denli geniş yelpazede ve yoğunlukta sanık sandalyesine oturtuldu. Cumhuriyet tarihi dönemi itibariyle bu bir ilktir ve bu özelliğiyle eşi benzeri yoktur. Bu davanın sonuçlanmasıyla Kemalist elitin artık ‘memleketin efendisi’ olmadığı mahkeme kararıyla tescil edilmiş oldu. Bu açıdan son derece önemli ve tarihsel bir dava ile karşı karşıyayız.

Memleketin yeni efendileri: İslami muhafazakârlar

2010 yılındaki Anayasa değişikliği halk oylamasından itibaren memleketin yeni efendileri İslam kökenli muhafazakârlardır, yani AKP yöneticileridir. AKP, 2002 yılından buyana iktidarda olmakla birlikte uzun bir süre Kemalist odakların kuşatması altında kaldı ve bir türlü muktedir olamadı. Hep darbeyle alaşağı edilmek ve kapatılmak tehditi altında oldu ve bu nedenle iktidardaki konumu eğretiydi. Ama 2010 tarihinde, Anayasa değişikliğinin yüzde 58 ile onaylanmasından sonra askeri ve yüksek yargı vesayeti bertaraf edildi, partinin kapatılması tehlikesi ortadan kalktı ve böylelikle iktidara tam anlamıyla yerleşerek muktedir konumuna ulaştı.

Bugün devletin tüm organları tartışmasız biçimde AKP’nin emrinde ve denetimindedir. Hükümet, meclis, cumhurbaşkanlığı, emniyet, istihbarat, yüksek yargı, bürokrasi, üniversiteler AKP’nin tam anlamıyla otoritesi altındadır. Kemalizm’in ana karargâhı olan ordu geriletilmiş ve siyaseten pasifize edilmiştir. Yani siyaset arenasında işlevi hiçe indirilmiştir. Bunun yanında medyanın büyük bölümü kontrol altına alınmıştır. AKP tarafından palazlanan Anadolu sermayesi olağanüstü güçlenmiş, ‘Anadolu Kaplanları’ adı altında baş tacı edilmiş, İstanbul dukalığındaki pro-Kemalist‘aslan burjuvazi’nin geleneksel egemenliğini tehdit eder duruma gelmiştir. Yani ekonomide de ipler tümüyle AKP’nin eline geçmek üzeredir.

AKP’ye bağlı yeni büyük sermaye grupları hükümetin altın tepsi içerisinde sunduğu bol kazançlı ihalelerle, düşük faizli banka kredileriyle ve devlet garantileriyle sermayelerini o denli büyüttüler ki uluslararası arenada at koşturur konuma ulaştılar. Bu tablo AKP’nin siyasette ve ekonomide bütün ipleri eline aldığının, artık gidici değil, kalıcı olduğunun kanıtıdır. 2023’e, 2053’e, hatta 2071’e kadar iktidarda kalmak planları sadece birer fantezi olarak görülemez. Ayrıca her fantezinin içinde bir gerçeklik payı olduğu unutulmamalıdır.

Bütün bunlar gösteriyor ki Kemalist hegemonya inişe geçmiş, İslamcı muhafazakârların otoritesi yükseliş halindedir. Süreç şimdilik böyle gelişmektedir ve bu sürecin geriye çevrilmesi ihtimali ufukta görünmüyor.

Kemalizm’in sonu mu?

Kemalizm, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi ideolojisi olan milliyetçi Türkçü ideolojinin bir türevidir ve devletin bütün olanakları kullanılarak cumhuriyetin başından buyana topluma zorla empoze edilmiştir. Otoriter, tepeden inmeci, seçkinci, buyurgan, ayrımcı, tekçi bir toplum modelini içerir. Tek vatan, tek millet, tek bayrak, tek devlet, tek lider, tek ideoloji esasları üzerine inşa edilmiştir. Çoğulculuğu, farklılığı, çok renkliliği kabullenemez, ret eder.

Erken cumhuriyet dönemde kısmi başarı sağlayan bu model daha sonra bir ayak bağına dönüştü. Hem demokrasinin güçlenmesini, hem de ekonomik gelişmeyi engelleyen bir nitelik kazandı. Cumhuriyetin kuruluşundan buyana doksan yıl geçmesine rağmen dindar-laik, Alevi-Sünni, Kürd-Türk gibi temel sorunların çözülememesi bunun kanıtıdır. Üstelik bu sorunlar çözülemediği gibi, giderek büyüdü ve içinden çıkılamaz hale geldi. Bu model artık Türkiye toplumuna dar geliyor. Toplum, kendisine dar gelen bu elbiseyi değiştirip, daha rahat, daha renkli ve daha modern yeni bir elbise giymek istiyor. Merkezi otoritenin sınırlandığı, yerinden ve doğrudan yönetimin güçlendirildiği, çoğulcu, demokratik, özgürlükçü, etnik köken ve inanç farkı gözetmeyen, eşitlikçi yeni bir modele geçiş yapmak istiyor. Bu ise Kemalizm’in sonu demektir. İşte mevcut aşamada bu geçiş sürecinin, daha doğrusu bir türlü geçilemeyen sürecin sancıları yaşanıyor.

İslami muhafazakârlar Kemalizm’in alternatifi olabilirler mi?

Kemalizm’in miadı dolduğuna göre alternatifi ne olabilir?

İslami muhafazakârlar bu boşluğu doldurabilirler mi?

Bu soruların yanıtı, içinde bulunduğumuz toplumsal süreci anlamak açısından son derece önemlidir. Ama bu, bu yanıtın kolay olduğu anlamına gelmez. Eğer Türkiye’de çoğulcu, demokratik, özgürlükçü toplumsal güçler örgütlü ve güçlü olabilselerdi, bu sorulara yanıt vermek kolay olabilirdi. Ama ne yazık ki bu güçler oldukça zayıflar ve gelişmeleri belirleyebilecek konumda değiller. Bu nedenle son yirmi yıl içerisinde İslami muhafazakârlar bu boşluktan yararlanarak ön plana çıktılar, giderek ağırlık kazandılar ve defacto alternatif konumuna geldiler. Çünkü Türkiye’de kapitalizm geç gelişti, demokrasi kök salamadı, dolayısıyla kapalı toplumun sınırları tümüyle aşılamadı. Yoksulluk, eğitim düzeyinin yetersizliği ve dindarlık toplumun hâlâ başat özellikleridir ve bunlar da sürekli olarak muhafazakârlığı besleyen etmenlerdir. İşte AKP bu sürecin ürünü olan bir partidir.  O, kendi kulvarında modernleşmek isteyen ve büyük kentlerin varoşlarını ve kırsal kesimi dolduran dindar ve muhafazakâr çoğunluğun istemlerini siyasi arenaya taşıyan oluşumun adıdır. Ardı ardına büyük oy oranlarıyla seçilmesinin en önemli nedeni budur.

AKP, iktidara geldikten sonra, ilk zamanlar kendisini kuşatmış olan Kemalist güç odaklarını aşabilmek, meşruiyet kazanmak için bazı demokratik reformlara imza attı. Elbette bunda dış dinamikler kadar, kendi iç dinamiklerinin ve ayrışmalarının da rol oynadığını eklemek gerekir. Çünkü her toplumsal hareket gibi İslami hareket de sürekli bir değişim içerisindedir. Bu değişimin sonucunda küreselleşen kapitalizm içerisinde dindarlık modelini benimseyenler (AKP kurucuları) geleneksel İslami hareketten (Fazilet Partisi) ayrıldılar ve konjonktürel koşulların da elverişli olması nedeniyle kısa sürede iktidara geldiler.

Ne var ki bunların Türkiye toplumunu bir bütün olarak demokratikleştirecek ve bunu kalıcı olarak sürdürebilecek bir programlarının olmadığının anlaşılması için sekiz yılın geçmesi gerekti. Son üç yıl itibariyle AKP demokratik reformlarda ayak sürüyen, giderek otoriterleşen bir parti niteliğini kazandı. Çünkü onlar açısından meşruiyet kazanmak dönemi bitmiş, iktidarı sağlamlaştırmak ve kalıcılaştırmak dönemi başlamıştır.

Ayrıca Ortadoğu’nun ve İslam âleminin liderliğini elde etmek gibi son derece iddialı bir amaç söz konusudur. Bunun için demokratlaşmaktan çok, ekonomik olarak büyümeye, askeri olarak güçlenmeye, otoriter ve merkezi bir yönetim modeli oluşturmaya ihtiyaç duyuyorlar. Başkanlık sistemine geçmek istemelerinin altında yatan esas neden budur.

AKP’nin yönetiminde ekonomik, siyasi ve askeri olarak güçlü, Ortadoğu’nun ve İslam âleminin lideri, yarı-otoriter, yarı-demokratik, dindar ve milliyetçi bir Türkiye…

Yani Türk-İslam sentezinin günümüze uyarlanmış yeni bir versiyonu ile karşı karşıyayız. Asıl hedef budur ve bu hedef giderek daha dillendirilir ve görünür olmaya başladı. Özellikle Başbakan Erdoğan’ın ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun konuşmalarında bu hedef çok açık bir biçimde dillendiriliyor. Bunun Türkiye’yi dışarıda ve içeride sıkıntıya sokacağı açıktır.

Ortadoğu’da ve Arab âlemindeki entelektüeller ve siyasetçiler arasında Türkiye’nin bu yeni politikasına karşı olan  –ki kimileri bunu pro-Osmanlı olarak nitelendiriyor- itirazlar giderek yükselmektedir ve Türkiye dış politikada giderek zemin kaybetmektedir.

Bu politika içeride de büyük sıkıntılara yol açar. Çünkü Türkiye çok inançlı ve milliyetli bir toplumdur. Topluma tek tip elbise giydirmek isteyen her türlü toplum mühendisliği girişimi yeni toplumsal huzursuzluklara yol açar. Türkiye bu anlamda Kemalizm’in tekçi anlayışından ötürü ağır bedeller ödedi. Şimdi İslami muhafazakârların benzer bir girişimini kaldırması kesinlikle mümkün değildir. Bu girişim Türkiye’yi uçurumun kenarına sürüklemek demektir. Dolayısıyla, Kemalizm’in alternatifi İslami muhafazakârlık asla ve asla olamaz.

Çok kültürlü, çoğulcu, eşitlikçi demokratik bir toplum

Kemalizm ve İslami muhafazakârlık seçenek olamayacağına göre çözüm nedir?

Çözüm, Türkiye’nin çok kültürlü, çok milliyetli ve çok inançlı toplum yapısına uygun olarak çoğulcu, eşitlikçi ve özgürlükçü demokratik bir toplumdur. Bunun için, bu yapılanmaya uygun yeni bir anayasa yapılmalı, seçim ve partiler kanunu değiştirilmeli, temel hak ve özgürlükler yasal garanti alınmalı, yeni bir idari sisteme geçilerek merkezi yönetim sınırlandırılmalı, yerel yönetimler güçlendirilmeli, farklı kültürlerin ve inançların kendilerini ifade edebilecekleri, kendi kendilerini yönetebilecekleri alanlar açılmalıdır.

Hem küreselleşen dünyanın eşit ve çağdaş bir üyesi olabilmek, hem de barış içerisinde özgürce yaşayabilmek için bunlar elzemdir.

Aksi takdirde Türkiye sürekli olarak Taksim Gezi Parkı örneğinde olduğu toplumsal olaylara sahne olacaktır.

Görünen köy kılavuz istemez.