FETHİ NACİ’NİN ARDINDAN

 zulfikar ozdogan - 24/08/2008 22:10:30 (874 okunma)



FETHİ NACİ’NİN ARDINDAN 

Fethi Naci, Nurullah Ataç’tan sonra Türkiye’nin en ünlü eleştirmeni olarak kabul edilir. Ataç’ın bu alanda uzun bir dönem bir numara olmasının ve dildeki titizliğinin bunda payı yok denemez. Ne var ki Fethi Naci toplumcu kişiliğiyle, edebiyat kuramına olan vakfıyla ve bir eleştirmen için olmazsa olmaz özellik olan cesur ve yansız tutumuyla ‘Ataç’dan sonra’ gelen sırasına sığmayan bir çapa sahiptir. 

60’lı yıllarda Ataç’ın eserlerini yeteri kadar okumuştum. Hatta o dönemde Ataç/perverlerin çıkardığı ‘Ataç’ dergisinin sıkı bir izleyicisiydim. Ataç, öztürkçeciliğin piri sayılırdı. ‘Ataç’ dergisinde ise genellikle dildeki ‘yenileşme’ ve ‘arılaşma’ üzerine yazılar çıkar ve bu arada her sayıda yeni türetilen öztürkçe sözcükler anlamlarıyla birlikte yayınlanırdı. Genç bir edebiyat meraklısı olarak bu sözcükleri ezberler, konuşmalarımızın orasında burasında, münasip gördüğümüz kimi yerlerde kullanmaya özen gösterirdik. Böylelikle farklı ve ‘elit’ olmaya gayret ederdik! 

Ayrıca öztürkçecilik o dönemde ilericiliğin bir kıstası olarak görülüyordu. ‘Milliyetçi-mukaddesatçı’ kesim ise Osmanlıca kökenli sözcükleri kullanmaya özen gösteriyorlardı ve ‘yaşayan türkçe’ kavramını kullanıyorlardı. Öztürkçecilikten yakamı üniversite yıllarında güçbela kurtarabilmiştim. Aktif sol yaşama başlayıp sıradan işçilerle, emekçilerle birlikte çalışmak, politika yapmak zorunluluğu belirince öztürkçeciliğin ‘sırça köşkü’ bana anlamsız ve gereksiz bir yük gibi gelmişti. Bu, seçkinciliğe karşı ilk bilinçli tavrımdı. Kendini seçkin bir yere koyup halk yığınlarına aydınlanma yolunu göstermek, onlara önderlik etmeye çalışmak kemalist ve otoriter solcu benzeri toplum mühendislerinin en büyük özelliğiydi. Biz de herkes gibi ister istemez o yolları aşındırıp duruyorduk, çünkü başka çaremiz yoktu. Türkiye’de o dönemdeki toplumsal yaşamın bize sunduğu ‘toplumcu’ seçenekler ne yazık ki sadece bunlardan ibaretti.


Fethi Naci’nin yazılarıyla nasıl tanıştım 

Fethi Naci’yi 60’lı yılların sol dergilerindeki yazılarıyla tanıdım. O dönemde çıkan sol dergiler başlıca entellektüel gıda kaynaklarımızı oluşturuyorlardı. Çok küçük yaşta sosyalizmle tanıştığım için ortaokul ve lisede bile sol dergileri düzenli bir biçimde izliyordum. Kısıtlı harçlığımın önemli bir kısmı dergi ve kitap alımlarına giderdi. Başkaları da vardı ama Yön ve Ant dergileri dönemin vazgeçilmezleriydiler. Fethi Naci’nin yazıları dönemin sol dergilerinde sıkça çıkardı. Özellikle bir edebiyat eleştirmeni olarak yazıları dikkati çekerdi. 

Türkiye’de eleştirmen olarak yazı yazmak zordur. Çünkü yazın hayatımız çok zengin ve renkli değildir. Ayrıca eleştiri kültürünün çok köklü olduğunu söylemek bir hayli güçtür. İnsanlar eleştiriyi kişisel olarak kendilerine karşı olumsuz bir eylem ve söylem olarak algılıyorlar. Eleştirinin modern ve çağdaş yaşamın vazgeçilmez bir unsuru olduğunu, ilerlemenin, daha iyiye ve güzele ulaşmanın bir yolu ve yöntemi olduğunu gözden kaçırıyorlar. Elbette eleştirenlerin hoyratlığının, özensizliğinin de bunda payı olmadığı söylenemz. 

Halbuki günümüzde, toplumsal yaşamın tüm alanlarında eleştiri olmadan ileriye gitmenin, bir adım bile atmanın olanağı yoktur. Eleştirmek ve eleştiriye tahammüllü olmak modern yaşamın vazgeçilmez unsurlarıdır. Ne var ki bu söylendiğı kadar basit bir olay değildir, yaşama geçirmesi oldukca zordur. Eleştiriye karşı tahammülsüzlük hâlâ baskın konumdadır. Bu konuda biraz daha zamana ihtiyacımız olduğu anlaşılıyor. Bugün zor olan şey ise dün daha da zordu. Fethi Naci de yazılarında eleştiriye tahammülsüzlükten çok şikayet ederdi. Ama buna rağmen eleştiri yazıları yazmaktan vazgeçmedi. İyi de etti. Eleştiri kültürünün gelişmesine katkıda bulundu. 

Fethi Naci’yi eleştirmen olarak azçok tanımakla birlikte politik geçmişini doğrusu pek bilmiyordum. Bunun çok da ilgimi çekmediğini itiraf etmeliyim. Sadece bir dönem TİP’de çalıştığını biliyordum, hepsi o kadar. Ama TİP’e kimler bulaşmamıştı ki!.. 60’larda üniversite öğrencisi ve aydın olup TİP’in tezgahından geçmeyen kim vardı ki? 

Fethi Naci’nın ‘TİP serüveni’nin böyle bir şey olabileceğini düşünüyordum. Bir dönem TİP’li olup, ayrışmalar, saflaşmalar başlayınca kendi köşesine çekilen birçok aydından birisi.. Profesyonel solculuğa başlayınca edebiyatla ilintim de pek kalmadığı için Fethi Naci ilgi alanımın dışına çıkmıştı. Bu nedenle, ilerleyen yıllarda sahibi olduğu ‘Gerçek Yayınevi’nin kimi kitapları dışında kendisini tam olarak izlediğimi söyleyemem. 

Yaşamını yitirmesinden sonra anı kitaplarına göz gezdirince bilmediğim yönleriyle Fethi Naci’nin yaşamı benim açımdan gün ışığına çıkmaya başladı. İnsanların anı yazış tarzı kişiliğini de azçok yansıtır. Hiç görmeden, tanımadan anılardan kişilikleri saptamanız olanaklidir. Fethi Naci’nın anıları da bunun bir istisnası değildir. Temiz bir Türkçe, basit, kısa cümlelerle kendinden emin, rahat bir anlatım ve zengin bir yaşam deneyimi… Kısacası, kemale ermiş bir edebiyat adamının güzel bir örneği... 

Politikayla ilgisi, TİP’teki kısa serüvenini bir kenara bırakırsak 1951’lerde bitmiş. Bununla ilgili olarak kitabında söyle diyor: 

“Şükran Kurdakul’la 1951’de tanışmıştık. Demokrat Parti iktidara geleli bir yıl olmuştu, 141 ve 142. maddeleri değiştirmek için toplu tutuklamaya giriştiler. Gülünç bir davaydı.. Bir buçuk ay içinde hepimiz tahliye edildik.. O günlerden bu günlere elli yıl geçti, yanı iki ‘rub-u asır’”… Şükran, siyasal mücadeleyi uzun süre yürüttü. Ben, örgütlü çalışma adamı olamayacağımı anladım ve edebiyata ‘kesin dönüş’ yaptım. “ (Dünya Bir Gölgeliktir, Anı, YKY Yayınları, 176 sayfa, İstanbul, 2002). 

Bu kitaptan önce 1999 yılında yayınlanan bir başka anı kitabı daha var. (Dönüp Baktığımda, Adam Yayınları, 178 sayfa, İstanbul). Bir sonraki kitabıyla kesişen yanlar olmakla birlikte bu bölümleri kısa tutmuş. Bu kitapta da politikayı küçümseyen, değer vermeyen bir tavır içerisinde. Üstelik bunu hiç gizlemek gereğini de duymuyor. TİP’teki deneyimi tam bir hayal kırıklığı oluşturmuş onun için. Özellikle Behice Boran’ın ‘hasmane’ tutumundan oldukça şikayetçi görünüyor! Ayrıntısına girmiyorum, merak eden kitapları alıp okuyabilir. 

Kemalist mi yoksa sosyalist mi, ya da ikisi… 

Yalnız Fethi Naci’yi tanımak istiyorsak sadece onun edebi yazılarını değil siyasal içerikli yazılarını da okumak gerekir diye düşünüyorum. Özellikle 50’li ve 60’li yıllarda yazdıklarını okumak sadece onun politik kişiliğini öğrenmek açısından değil, o dönemdeki prototip sosyalist aydınların hangi özelliklere sahip olduğunu bilmek açısından da önemlidir. Daha önce de yazılarımda belirttiğim gibi kemalizm ile sosyalizm o dönemde birbirine bir hayli karışmış vaziyettedir. Bu, Fethi Naci’de de net bir biçimde görülüyor. Kimi yazılarını okuyunca kemalist olduğu yargısına varıyorsunuz, başka bir yazıda aynı kişi tam bir sosyalist kimlikle karşınıza çıkıveriyor. Sadece Fethi Naci’de değil, o dönem solcularının çoğunda bunları görmek olasıdır. Bu da kişilerden çok dönemin özellikleriyle ilgili bir şey olsa gerek. 

Gerçi Fethi Naci anılarında bu durumu şöyle izah ediyor: ‘1960’larda bazü düşünceleri Atatürk’e dayandırarak yazmak, tehlikeden kurtulmak için sık sık kullanılan bir yöntemdi..’ (Dünya Bir Gölgeliktir, sf. 35, YKY Yayınları, 2002, İstanbul). 

Ancak bu konudaki yazılarının kapsamı ve yazılış tarzı ‘bazı düşünceleri Atatürk’e dayandırarak yazmak (ve böylelikle) tehlikeden kurtulmak’kasdını bir hayli aşmaktadır. Dolayısıyla Fethi Naci’nin Atatürk’e ve önün düşüncelerine olan ilgisi sıradan veya sadece korunma amaçlı değildir. Onun‘100 Soruda Atatürk’un Temel Görüşleri (Gerçek Yayınevi, 1968) ve ‘Emeperyalizm Nedir? (Gerçek Yayınevi, 1965) kitapları bu konuda yeteri kadar fikir vermektedir. O dönemde sosyalistlerle kemalistlerin izleri birbirine çok karıştığı için bu çok göze çarpan bir karekteristik olarak dikkati çekmez. Ancak sosyalizmin ve kemalizmin ne olduğunu bilen dikkatli gözler gerçek durumu, bu birbirinden farklı iki görüşün ne denli içiçe geçtiğini hemen farkedebilirler. 

Fethi Naci TKP’li miydi? 

Türkiye’nin yazın hayatında TKP’nin geleneksel baskın bir konumu vardır. Bu gerçek, sosyal tarihimize aşina olanlar tarafından bilinen bir şeydir. 60’lı yıllardan önce düşünce özgürlüğü oldukça kısıtlı olduğu için sosyalistler düşüncelerini edebiyat dergileri aracılığıyla ve üstü kapalı bir biçimde ifade edebiliyorlardı. Yazarların, aydınların geleneksel sol eğiliminin yanında komünistlerin edebiyat alanında aktif olmaları TKP’nin gizli bir örgüt olmasına karşın bu çevrede oldukça tanınmasına yolaçmıştı. Parti üyesi olan komünistlerle olmayan sol eğilimli yazarlar oldukça dar olan bu aydın çevrede içiçe yaşarlardı. Bu nedenle dönemin kimi yazarları hakkında ‘TKP’li olduğu’ türünden söylentilerin çıkması çok sık rastlanan bir olaydı. Fethi Naci hakkında da bu tür söylemler vardı. Hatta yaşamını yitirmesinden sonra da bunu dile getirenler oldu. 

Peki, Fethi Naci gerçekten TKP üyesi miydi? 

Kendisi anılarında ‘..örgütlü çalışma adamı olamayacağımı anladım ve edebiyata kesin dönüş yaptım’, der. (`Dünya Bir Gölgeliktir', Ani, YKY Yayınları, 176 sayfa, İstanbul, 2002). Kastettiği dönem 50’li yılların başıdır. Ancak, ‘örgütlü çalışmadan’ neyi kasteder, o pek belli değildir. Daha doğrusu adını koymaz. TKP olabilir mi? Bilinmez. Gerçi o dönemde yayın çalışmaları nedeniyle TKP’lilerle bir yakınlığı oluyor ancak bunun örgütsel bir ilinti olduğu konusunda herhangi bir imâda bulunmuyor. 

Ne var ki anılarının başka bir yerinde bir ‘örgütlü çalışma’ deneyimi ve bunun sonucunda gelen bir tutukluluk serüveni vardır. Kastettiği bu mudur? Olabilir. ‘Tutuklanma’ başlığını taşıyan bu serüvenin kendi dilinden anlatımını kısaltarak aktarıyorum. 

Konya Ereğlisi’ndeki Sümerbank Bez fabrikasında çalışırken, 1951 nisanının ortalarına doğru, arkadaşım Oğuz’dan bir mektup aldım ve ardından, Orhan Pamuk’un yazdığı gibi, ‘bütün hayatım değişti’. Oğuz, İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği’nin bazı üyelerinin tutuklandığını yazıyordu. 

Oğuz’da, ben de, lisede birlikte okuduğumuz Asım Bezirci’de 1946’da Dernek’e üye olmuştuk. Ben, anımsadığım kadarıyla, 1947’de Yönetim Kurulu’na seçilmiştim. Biz, ‘bir şeyler yapmak’ için Dernek’e girmiştik, gençtik, heyecanlıydık, ama o sıralarda dernek ‘bir şeyler yapmamakta’kararlı gibiydi. Birtakım tartışmalardan sonra ben, Oğuz, Asım ve Sedat Gani istifa etmiştik. Dernek yönetimi istifalarımızı kabul etmedi: İhraç edildik…

Oğuz’un mektubunu akşama doğru almıştım; ertesi sabah, çalışma saatinden beş on dakika sonra, odacı gelerek bir polisin beni İdare Müdürü’nun odasında beklediğini söyledi. Bu hıza şaşmamak elde değildi.. “ 

Fethi Naci’nin bu olayla ilgili anlatımı çok güzel. Tam bir yazın harikası. Doğrusu son yıllarda bu kadar güzel bir anlatımla karşılaşmamıştım. Hikaye biraz uzun ve içinde oldukça matrak bölümler var. Neyse sonunda tutuklanır ve asker gözetiminde İstanbul’a sevkedilir. 

Hikayenin sonu şöyle tamamlanır: 

“Tutuklanma nedenini hapishanede öğrendim: İstanbul Yüksek Tahsil Derneği’nin bütün kurucularını ve yönetim kurulu üyelerini 141. maddeden tutuklamışlardı. 

Bir ay sonra sorgulamalar başladı. İfadesi alınan, salıveriliyordu. Hatta ‘komünist tutuklamaları’ tarihinde ‘ilk’ olduğunu sandığım bir olayı yaşadık o günlerde (1951): Moris Gabay, nakdi kefaletle salıverildi.. 

Bir buçuk ay sonra ben de salıverildim. Yargıç, soracak soru bulamamıştı… El konulan kitaplarımı geri aldım. . 

Ama asıl amaç belliydi. Özgürlük savaşçısı olarak iktidara gelen Demokrat Parti özgürlükleri daha da kısmak, 141. 142. maddeleri daha da ağırlaştırmak için, atmosfer hazırlamak üzere tutuklamıştı bizi… 

Yaşamımda rastlantıların büyük yeri vardır. O tutuklama olmasaydı Anadolu’nun bir köşesinde ya muhasebeci, ya personel müdürü olacaktım; oysa o tutuklamadan sonra beni işten attılar, bir daha da aramadılar. 

Ben de iktisatçı olamadım, eleştirmen oldum!” 

Fethi Naci şanslı bir insanmış! Bir rastlantıyla yaşamı değişmiş, muhasebeci olmak yerine Türkiye’nın en ünlü eleştirmeni olmuş! Hangimizin yaşamı bir rastlantıyla değişmedi ki!. Ama herkes onun gibi şanslı değil. Rastlantılar her zaman olumlu sonuçlar doğurmuyor. 

Ben de 1970 yılında TİP’in Sosyalist Gençlik Örgütü’ne üye olmasaydım kimbilir şimdi nerelerdeydim… Ama ne yazık ki bu ‘rastlantı’ beni çok sevdiğim edebiyattan uzaklaştırdı, bir türlü ısınamadığım politikanın acımasız çarklarının arasına atıverdi. Yine de verilmiş bir lokma ekmeğim varmış ki oralarda un-ufak olmama razı olmadı tuttu tarih çalışmasının bir yerine koyuverdi. Böylelikle bir rastlantının doğurduğu sonuç geç de olsa bir başka rastlantıyla ‘tashih edilmiş’ oldu. 

Hayat rastlantılarla doludur. Kimine olumlu yansır, kimine de olumsuz. Ama herkes en sonunda kilometresini doldurur ve hayata veda eder. Bu evrenin değişmez bir yasasıdır. İşte bu noktada rastlantı sözkonusu değildir. Rastlantının olmadığı tek konu yaşamın geçiciliği, eski deyimle hepimizin birer fânı oluşudur. 

Sırası gelen gidiyor. Fethi Naci de sırasını savdı ve bu dünyadan ayrıldı. Ama geride büyük bir boşluk bırakarak. Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük eleştirmenlerinden birisi olarak görevini yerine getirip sonsuzluğa yürüdü. 

Toprağı bol olsun ve ışıklar içerisinde uyusun. 

Güle güle Fethi Naci.